D. Mehmet Doğan: Ahmed Yesevî’nin dönüşü, Ahmed Yeseviye dönüş!

D. Mehmet Doğan: Ahmed Yesevî’nin dönüşü, Ahmed Yeseviye dönüş!
Türkçenin on ikinci şölenindeyiz, Türkistan’dayız, Pîr-i Türkistan’ın huzurundayız; bizi bugünlere ulaştıran yüce Rabbibimize sonsuz hamdederiz.

Türkistan, şimdi elbette bu şehirdir, fakat sadece bu şehir değil, ondan çok fazlasıdır. Türkistan Asya’nın merkezinde engin bir coğrafyadır. Asya’nın batı ucundaki Türkiye de Türkistan’dır ve elbette Türkistan da Türkiye’dir! Türkistan’ın çeşitli lehçeler, şiveler, üsluplar, tarzlarda yazan şairleri burada toplaştılar. Şairlere selâm olsun, onlar ki söz sultanlarımızdır, ses bayraklarımızdır.

1992’de Bursa’dan ve Konya’dan başlayan yolculuğumuz Almatı, Aşgabad, Girne, Strazburg, Üsküp, Bakü, Akmescid, Pirizren, Bişkek ve Kazan duraklarından sonra, Allaha hamdolsun Türkistan’a ulaştı. Türkçenin farklı ülkelerden, geniş coğrafyalardan gelen şairleri burada; bugün Türkistan şiirimizin başkenti!

İnsan zihnindekidir; geçmiş asırlardan, atalardan devralınmış olanlar ve hafızasında yer edenlerdir. İnsanı kimlik sahibi yapan, insan haline getiren işte bu birikimdir, bu tarihî mirastır. Dilsiz, kültürsüz insan insan değildir, her hangi bir canlı türüdür. İnsan ancak kültürü ile şahsiyet bulur ve tanımlanır.

Son yüzyılda geçmişte kalmış, kaybolmuş, unutulmuş bazı metinler zihin dünyamıza döndü. Hafızamızda yeniden yerini alan bu metinler ortak kimliğimizin yapıcıları olarak büyük değer taşıyor.

Orhun Yazıtları, 19. yüzyılın sonunda keşfedildi, ilk çözümlemeleri yapıldı ve 20. yüzyılın başında zihin dünyamıza dönmeye başladı. Türkiye’de ilk neşir Necip Asım (Yazıksız)’a ait (1924). 8. asra, yani İslâm öncesi döneme ait Orhun metinleri tarihimize ışık tuttuğu kadar insan anlayışımız, devlet anlayışımızı ve yönetim tarzımızı aydınlatan temel bir metindir.

Orhun Yazıtları 19. yüzyılın sonunda türkçe metinler olarak keşfedildi, bunu batılı türkiyatçılar yaptı. Çok mühim bir temel metin ise İstanbul’da, türkçenin en önemli bir merkezinde keşfedildi. Keşfin mekânı ve keşfi yapan şahıs da, onu ilk yayınlayan da konuya yakınlık ilişkisi bakımından dikkate değer. Divan’ı İstanbul’da, sahaflarda bir kitapçıda, gerçek bir kitap meraklısı ve kültür adamı keşfetti: Ali Emiri Efendi. Yıl 1910. İlk yayınlayan da Kilisli Muallim Rifat oldu (1915). Latin harfli yayınını Besim Atalay yaptı (1939-43).

Temel bir metnimiz olan ve 16. asırda yazıya geçirilen Dedem Korkudun Kitabı yine Kilisli Rifat tarafından 1916’da yayınlandı. İlk Latin harfli baskı Orhan Şaik’in (1938).

12. asırda dinimize dilimizle hizmet eden, doğumuzdan batımıza büyük dönüşümümüzün mimarlarından Ahmed Yesevî’nin, batıda zihin dünyamıza dönüşü Fuad Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar kitabı ile olur (1919). Doğumuz Yesevi’yi unutmamıştı zaten. Hikmetleri sürekli okunuyor, kabri ve dergâhı ziyaret ediliyordu. Yesevî’den bir asır sonra Anadolu’da türkçe edebiyatın ilk büyük şairi olan Yunus Emre de sözü geçen kitapla entelektüel hayatımıza avdet eder. Yunus Emre’nin o tarihten sonra batıdan doğuya bir seferi oldu, öyle sanıyorum ki, Anadolu’dan ses vermiş Yesevî ruhlu bir şair olarak buralarda da bilinir hale geldi.

Gelmiştik bir zaman Sarı Saltuk'la Asya'dan

Bir bir Diyâr-ı Rûm'a dağıldık Sakarya'dan... 

20. yüzyılımızın büyük şairi, kimlik meselelerimiz üzerinde kafa yormuş mütefekkiri Yahya Kemal, muhtemelen 1910’lu yıllarda Kutadgu Bilig’den haberdar değildi. Onun Yusuf Has Hacib değil de Ahmed Yesevî üzerinde durması belki de bu sebepledir. Yahya Kemal’in Fuat Köprülü’ye “Şu Ahmet Yesevi kim, bir araştırın göreceksiniz,  Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız” dediği ve Köprülü’nün eserini bunun üzerine yazdığı rivayet edilir. Tabiî Ahmed Yesevî eseriyle olduğu kadar, belki de daha fazla, şahsiyeti ve açtığı yolla, tarikle zihin dünyamıza hizmet etmiştir.

Divan-ı Hikmet, İslâmî edebiyatımızın ilk eseri değildir, ondan yüz yıl önce Kutadgu Bilig yazılmıştır. Fakat edebî zihnimiz bu eserden hayli geç haberdar olmuştur. Kutadgu Bilig’in 1942’de tıpkı basımı, 1947’de Latin harfli metni Reşat Rahmeti Arat tarafından yayınlanmıştır.

Bin yıllık edebiyatımız Yusuf Has Hacib’in çapanından mı, Ahmed Yesevî’nin hırkasından mı çıktı?

Her ikisi de güçlü bir temel için gerekli olan nitelikleri taşıyor. Biz hem Yusuf Has Hacib’in torunlarıyız, hem Ahmed Yesevî’nin.

Sağken sözü geçenler, buyruklarına uyulanlar, otoritelerini şöyle veya böyle kabul ettirenler çoktur, bunların ölümle hayatları son bulur; tesirleri yok olur. Bunlar âdeta hiç yaşamamış gibidirler!

Bazıları ise öldükleri halde yaşamaya devam ederler. Sözleri geçer, tesirleri sürer, hükümleri yürür. Hayırla yâd edilirler. Örnek ve önder olarak tanınırlar.

Hoca Ahmed Yesevî’nin, Pir-i Türkistan’ın vefatının üzerinden 850 yıl geçmiş...

Dünyamızı türkçe aydınlatan bir merkez onun şehri. Hoca Ahmed doğuya, batıya, kuzeye, güneye müridler, alplar, erenler... sevkeden bir koca mürşid. Anadolu ahileri gibi kaşık ve kepçe yontarak, bir meslek icra ederek hayatını idame ettiren bir şeyh!

Yakın coğrafyaları değil sade, Anadolu’yu, Balkanları mayalayan gönül erleri Yesevî’nin işaretleriyle ve hikmetleriyle yaptılar bunu. Elbette bu efsanevî, menkıbevî bir anlatım. Bu topraklardan binlerce kilometre ötedeki ülkelerin, coğrafyaların fethi gerçeği bu anlatımdan daha mı az efsanevî?

17. asrın cihan seyyahı Evliya Çelebi’nin Yesevî soyundan olduğunu söylemesi bu yüzden bize hiç tuhaf gelmez. Balkanlarda, Yahya Kemal’in doğduğu şehir olan Üsküp’te 16. asırda yaşayan Şair Ata da aynı iddiadadır.

Edebiyat yönünden, Ahmed Yesevî’yi bir erken Yunus Emre olarak görebiliriz. Türkistan şehrine yakın Sayram’da 11. yüzyılın sonunda doğan, 12. yüzyılın ikinci yarısında Türkistan’da vefat eden (1166/7) bu ahîmeşrep pir, “hikmet” denilen şiirlerini nasıl söylediğini şöyle ifade eder:

Ya ilahım hamdin birle hikmet ayttım

(Ey ilahım, hamdin ile hikmet söyledim).

Buradan bakarak Yunus Emre’yi, Yesevî mektebinin bir asır sonra Anadolu’daki coşkun, lirik ve olgun talebesi olarak görmek mümkündür. Şu iki beyitten birincisi Hoca Ahmet Yesevî’nin diğeri Yunus Emre’nin

Işkın kıldı şeyda mini cümle âlem bildi mini

Kaygum sinsin tüni küni menge sin ok kireksin

……

Işkın aldı benden beni bana seni gerek seni

Ben yanaram düni güni bana seni gerek seni...

Konuya vâkıf olmayan bir kimse, bu ve benzeri şiirlere bakarak Türkistan’ın Yesevisi ile Türkiye’nin Yunus’unu aynı kişi zannedebilir.

Ahmed Yesevî, arapça ve farsçadan sonra türkçeyi irşad maksadıyla kullanarak güçlü bir yol açıcı olmuştur. Onun şiirlerinin, hikmetlerinin Türkistan bozkırlarının göçebe obalarında yaygın şekilde huşu ve heyecanla okunduğu bilinmektedir. 19. asrın sonunda Türkistan’a gelen “sahte derviş” Armin Vamberi, her obada âriflerin sultanı Hoca Ahmet Yesevî’nin şiirlerini vecd ile okuyan kadın ve erkeklere rastladığını kaydeder.

Hoca Ahmed’in sade Türkistan’da değil, Türkiye’de ve Balkanlarda da etkili bir yol açıcısı mürşid olduğundan şüphe yoktur. Türkistan’ın bu büyük efsanevî şahsiyeti ile ilgili, onun önem ve değerini vurgulayan bir hayli menkıbe vardır. Fuat Köprülü’nün 20. asrın başlarında yayınladığı Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar adlı eserinde yazılı kaynaklardan naklettiği Ahmed Yesevî ile ilgili rivayet, işaret ettiği husus itibarıyla dikkat çekicidir:

"Hazret-i Peygamber’in gazalarının birinde, Ashab-ı kiram her nasılsa aç kalarak onun huzuruna geldiler; biraz yiyecek istirham ettiler. Hz. Peygamber’in duası üzerine Cibril-i Emin, Cennetten bir tabak hurma getirdi; fakat o hurmalardan bir danesi yere düştü. Hz. Cibril dedi ki: ‘Bu hurma sizin ümmetinizden Ahmed Yesevî adlı birinin kısmetidir’. Her emanetin sahibine verilmesi tabiî olduğu için, Hz. Peygamber, ashabına, içlerinden birinin bu vazifeyi üzerine almasını teklif etti. Ashabdan hiç biri cevap vermedi; yalnız Baba Arslan inayet-i resaletepenahi ile bu vazifeyi üzerine alabileceğini söyledi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, o hurma danesini eliyle Arslan Babanın ağzına attı ve mübarek tükrüklerinden de ihsan etti. Hemen hurma üzerinde bir perde zahir oldu ve Hz. Peygamber, Arslan Baba’ya Sultan Ahmed Yesevî’yi nasıl bulacağını tarif ve talim ederek, onun terbiyesi ile meşgul olmasını emretti...Nihayet dört yüzyıl sonra Türkistan’a geldi, âdeti üzere her tarafa haberler yolladı ve nihayet onu Yesi’de mektebe giderken buldu. Arslan Baba çocuğa selâm verdi, çocuk selâmı iade ettikten sonra ‘ey baba emanetiniz hani’ diye sordu. Arslan Baba bu beklemediği sualden şaşırdı ‘Ey veli, sen bunu nereden biliyorsun?’ dedi. Çocuk ‘Allah bana bildirdi!’ cevabını verdi. Sonra adını sordu, Ahmed olduğunu anladı ve emaneti sahibine teslim etti." (M.F.Köprülü: Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar. 3.bs. Ankara 1976, sf.28-29)[2]

Evliya kerametleri, peygamber mucizeleri menkıbelerin konusudur. Bunların hikâye kısmı ayıklanırsa, asıl anlatmak istedikleri, kerametler, mucizeler açığa çıkar.

Yüzlerce yıl yaşayan bir şahsiyet, bu şahsiyetin Hz. Peygamber’den aldığı emanet "hurma danesi", "tükrük", bu korunmuş hurma danesinin yüzyıllar sonra Türkistan coğrafyasında sahibi tarafından talep edilmesi ve emanetin sahibine tevdi edilmesi…İlk başta masal veya efsane diye geçiştirilebilir, hafife alınabilir. Fakat, dikkatli düşünülürse, Hz. Peygamberin emanetinin onun "tebliği" yani "müslümanlık" olduğu, bu tebliğin hiç bir bozulmaya uğramadan, aslî haliyle asırlarca korunduğu, nihayet, onu bütün saflığı ile benimseyip tebliğ etmeğe devam eden güçlü bir şahsiyetin ortaya çıktığı, emaneti üstlenmeye ehil olan bu zatın ilmî ve manevî gücüyle devraldığı…

Menkıbe ile şiir arasında bir bağ kurulabilir mi? Bütün köklü edebiyatlarda şair başlangıçta kâhin, münecim, büyücü veya şamandır. Şiir de sihirdir, büyüdür; asla sıradan bir söz değildir. Şiir tulû eder, doğar... Bu ona aşkın, hatta ilahî bir kaynak atfetmeye yol açar. Fuzulî, şairin ilahî bir yardıma mazhar olmadan kusursuz şiir söyleyemeyeceğini beyan eder. Yine de şiir ilahî mesajı yayan peygamberlere değil, insanlara mahsus bir san’attir.

Şiir kelimesinin köküne, iştikakına inersek, buraya kadar söylediklerimizi yalanlamış gibi oluruz. Şiir “bilmek”, dahası “sezişle bilmek” demek; bu durumda şair de “bilgili”, “sezişli” demek oluyor. Şiirin bu anlamda şuurla, bilinçle bağlantısını kolaylıkla kurabiliriz.

Fuzulî bununla birlikte, ilimsiz şiirin temelsiz duvara benzeyeceğini belirtir. Şairin gerçek şiire ulaşması için akıl ve nakil ilimlerine vâkıf olması gerekir. Bilgiyle, ilimle yüklenen şair yine de ilahî ilhama muhtaçtır. Fuzulî’nin de çoğu büyük şairler gibi ilimle başı hoş değildir aslında:

Aşk imiş her ne var âlemde
İlm bir kıyl ü kaal imiş ancak

(Aşk imiş her ne var âlemde, ilim bir dedikodu imiş ancak!)

Bazı şairler yaptıkları işi tarif etmek ihtiyacını hissetmişlerdir. İşte bunlardan biri, sağlığında şairliği önde görünen, fakat vefatından sonra edebiyat teorisyenliği ile, romancılığı ile daha fazla tanınan Ahmet Hamdi Tanpınar. Onun tarifi şu: “Bu belki âni bir cehtle kendini bulan ruhun, insandaki ezelî hakikatle temasından doğan bir konuşmadır; belki güzellik dediğimiz idealle bir lâhza başbaşa kalmanın verdiği mestîdir. Bu mânada denilebilir ki, şiir ve alelumum sanat, ferdin en mutlak ve hür sûrette kendini idrak ettiği zirvedir.”

Tanpınar’ın üstadı Yahya Kemal şöyle söylüyor: “Şair doğmuş olanlar bile nazmetmek kabiliyetini yavaş yavaş edinirler. Şairin şair olarak doğduğuna dair eski bir itikad vardır ki doğrudur; hiçbir edebî terbiyeye muhtac olmaksızın yetişebileceğini iddia edenlerin sözleri ise efsanedir.” “Her san’atta olduğu gibi şiir sanatına da vukuf doğuşta olmaz. Ya bir aşk veya bir ideal, bir şairin inkişaf etmesine, hissini ifade etmek için dilinde bir kudret aramasına vesile olabilir.”

Her sanat eseri gibi şiir de bize tesir eder. Hissiyat uyandırır, düşünce doğurur, haz verir. Dil zevki en yüksek şiirden alınır. Peki şiirin tesiri anlamıyla, açıklığı ile mi olur?

Buna en açık şekilde itirazı 20. yüzyılımızın en büyük şairlerinden Ahmet Haşim yapmıştır. “Şiirde mâna ve vuzuh”, onun Piyale isimli şiir kitabının mukaddemesidir, önsözüdür. Bu önsöz, “Bir günün sonunda arzu” şiirine yapılan itirazlar üzerine yazılmıştır. Şair bu akşam vakti şiirini, “Göllerde bu dem bir kamış olsam” mısraı ile bitirir ki, en çok bu mısra tartışılmıştır.

San’atı kendisiyle açıklayan bu görüşler şüphesiz kendi gerçekliği üzerinden konuşuyor. Fakat gayesi kendi olan bir sanat nereye kadar bizi kucaklar? Tamamen faydasız san’attan söz etmek ne kadar doğrudur? Şüphesiz sanat da faydasız değildir, gayeden yoksun olamaz. Sanatın, güzelin; insan ruhu, hissiyatı ve aklı üzerindeki tesirini yüksek fikirler için harekete geçirmek tamamen vazgeçilebilecek bir şey değildir. Tebliğ, daha hafifi telkin, tamamen sadet dışında bırakılabilir mi? (Bu arada şiirin telkini, tebliği aşacak şekilde, propaganda maksatlı kullanıldığını da hatırdan çıkarmayalım.)

Nitekim, bildiğimiz önem verdiğimiz nice şair var ki, sanatla ülkü, ideal arasında güçlü bir bağ kurmuşlardır. Mehmed Âkif, Yahya Kemal, Necip Fâzıl, Nazım Hikmet...Bu isimler Haşimle, Tanpınarla aynı devirde yaşamış ve herbiri düşüncelerini, ideallerini şiir diliyle ifade etmeyi tercih etmişlerdir. Şiirini imanı, ideali, vatanı, milleti için bilmiş olan Âkif, büyük şiir kudretini bu uğurda harekete geçirmiştir. Günlük olaylardan, tarihe mal olacak mühim vak’alara kadar birçok konuyu nazım şeklinde ifade etmek yolunu seçmiştir.

Ahmet Yesevî de bir tebliğci, bir mürebbî olarak şiire başvurmuştur. Kısa mısralarla hikmetli sözler söyleyerek tesir hasıl etmek istemiş ve bunda da başarılı olmuştur. Onun yolunu devam ettiren şairler de her zaman bulunmuştur.

Sözün özü: Gerçek şiirin sırrına nüfuz etmek hiç de kolay değil. Şiir sözü kanatlandırır, hissi derinleştirir, düşünceyi zenginleştirir. Şairlerin insan olma keyfiyetimizi yükselten hikmetler hâlinde zihinlerimize yerleşen sözleri ümitlerimizi besler.

Şiirin hayatımızda artık fazla yer tutmadığını söylemek zorundayız. Son yıllarda içinde yuvarlandığımız sığlığın, basitliğin, bayağılığın, eski tabirle “iptizal”in sebeplerinden biri bu. Artık şiirden konuşmuyoruz, şiiri konuşmuyoruz, şiir okumuyoruz, şiirin dünyasının dışında kaldığımız için ufkumuz daralıyor, hissimiz köreliyor, insanlığımız eksiliyor.   

Burada şiirin de alanını daralttığını hatırlamamız gerekiyor. Vezni, kafiyeyi, âhengi, mûsıkîyi bir kenara bıraktı. Bunlar gerekli miydi? Anlam tek kişinin şifresine çevrilmeli miydi? Şiirin bu kadar kişileşmesi icab eder miydi? Bu sorulara cevap vermek mevkiinde değilim. Sadece gözlemlerimi paylaşıyorum. Şairler, artık eskisi kadar topluma mal olamıyorlar; kusur onlarda mı, halkda mı?

Halk zevkinin de şiirden uzaklaştığı görülebiliyor. Hiç bir devirde, halkın paylaştığı müzik, edebiyat, şiir, sanat zamanımızdaki kadar basitleşmedi, sığlaşmadı. Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, seçkinler de kitle kültürüne kapıldı, yüksek sanatı idrakten, ince zevkleri tefrikten uzaklaştı. Kısacası: Cevherin kadrini bilen sarraf kalmadı. “Kitle kültürü” dediğimiz deniz ise, en büyük okyanustan bile büyük, fakat derinliği birkaç santimden ibaret!

Hazret-i Türkistan’ın huzurunda toplaşan dünyanın dört bucağından gelen şairlerimiz dilimizin imkânlarını şiir kabiliyetleri ile birleştirerek bizi yeni ufuklara götürebilir. Türkçenin 12 şiir şöleni bu yolda atılan adımları çoğaltmayı hedefliyor. Türkçe şölenlerimizin 12.sini idrak ediyoruz. İnşaallah 13.sünde başka bir coğrafyada yine beraber olur, her lehçeden, şiveden şiirler dinler ve ümitlerimizi tazeleriz.

On bir Şölenin herbirini başka bir ülkede yaptık, 12. şölende ikinci defa Kazakistan’dayız. 

İkinci şölenimizin açılışında, bundan 24 yıl önce Almatı’da şöyle söylemiştik:

“Doğumuzla batımız, kuzeyimizle güneyimiz ilk defa yüzyıllar sonra kültürel olarak bir araya geliyordu. Kaç yüz yıllık hasret bitiyor, yeni bir dönem başlıyordu. Biz Bursa'nın Uludağ'ında güneşin doğuşunu gördük. Şimdi aynı güneşin Almatı'nın Alatav'ında parladığını hissediyoruz. Önümüzde kardeş ulusların zengin dil, edebiyat ve şiir varlığının göz kamaştırıcı bir hazine gibi açıldığını görüyoruz.”

Almatı şölenimizin ev sahibi, Kazakistan Yazıcılar Otağı başkanı, aziz dostum Kaldarbek Naymanbay artık aramızda yok. Fakat hatırası yaşıyor ki bugün burada yeni bir şölende bir araya geliyoruz. Binlerce rahmet ona! Almatı’da şölen yaptığımız yıl, İstanbul’da, Ankara’da “alıstaki bavrımız” Mağcan Cumabayulı’yı 100. yılında anmıştık. Millî Mücadele günlerimizde, o zor zamanlarımızda bizler için üzülen, kaygıdan kan yutan bavrımızın hatırasını kucaklamıştık. Onun şiirini Anadolu türkçesiyle şöyle söylüyoruz:

Uzakta ağır azap çeken kardeş!

Çiçek gibi solup kuruyan kardeş!

Etrafı düşmanla sarılmış halde

Gözden göl gibi yaş döken kardeş!

Dünyayı alt üst edip hürriyete koşan Türk

Gerçekten güçten düştü, hastalandı mı?

Yüreğindeki ateş sönüp, kurudu mu

Damarında kaynayan ata kanı?

Ey kardeş! Sen orada, ben burada

Kaygıdan kan yutarız. İkimiz de

Mağcan bu şiiri yazarken onun akın bavrı Mehmed Akif Ersoy, Türkiye'nin en sıkıntılı günlerinde düşmana karşı milletine ümit aşılayan Millî Marşı (İstiklâl Marşı'nı yazıyordu.

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım

Hangi çılgın, bana zincir vuracakmış, şaşarım!

Bizim Abay gibi, Mağcan gibi, Âkif gibi şairlerimiz, Hoca Ahmed gibi, Yunus Emre gibi, Fuzulî gibi, Nevaî gibi asırları aşarak hikmet saçmaya devam eden ülken akınlarımız oldukça gelecek ümidimiz bitmez.

Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni’ne bu defa Sultan Hüseyin Baykara’yı da davet ettik! Onun 5 asır önce kurduğu muhteşem şiir meclisleri bugün bize ilham veriyor. 

İlge bakıp her zaman yüz naz ile külmek nidür

Özgelerni tirgüzüp veh mini öltürmek nidür

İle bakıp her zaman yüz naz ile gülmek nedir

Başkalarını diriltip ya beni öldürmek nedir

 

Bu sultan şair yanında Osmanlı’nın sultanüşşuarası Bâkî de bu şölende adına ödül verdiğimiz büyük bir şahsiyet. Onun şiirde Sinan’ın mimaride yaptığını yaptığı söylenir, ki doğrudur.

Pir-i Türkistan’ın huzurunda son sözümüz şu: Ahmed Yesevî zor zamanımızda zihnimize döndü, biz de Ahmed Yesevi’ye döndük, o yüzden buradayız. Selâm ve alkış şairlerimize!

*

Rahmet faslı: İlk şölenden bu güne, yüzlerce şairimiz bu şölenlere katıldı. Bunların bazıları rahmete vardı. Onlardan hemen hatırıma gelenler: Tomanbay Moldagali, Rauf Parfi, M.Âkif İnan, Erkin Vahid, Erdem Bayazıt, Rıfkı Kaymaz, Vahap Akbaş…Hepsine binlerce rahmet…

Teşekkür faslı: 12. Şölenimizin yapılması tehlikeye girmişken böyle bir kültürel faaliyetin aksatılmaması gerektiği düşüncesiyle ilgilerini esirgemeyen Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanı Müsteşarı Ömer Arısoy’a ve bakanımız Numan Kurtulmuş’a, Türkistan’da yapılacak bir şölenin olmazsa olmazı Ahmed Yesevî Üniversitesi’nin desteğini sağlayan Mütevelli Heyet Başkanı Prof. Dr. Musa Yıldız’a, sahada ilgilerini fiilen gösteren Rektör Vekili Prof. Dr. Mehmet Kutalmış’a ve Rektör Yardımcısı Dr. Mustafa Eren’e, her zaman faydalı işbirliği içinde bulunduğumuz Kazakistan Yazarlar Birliği yönetimine, bu toplantıyı teşrif eden Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Nihat Gül’e ve emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum.

 

[1] Türkçenin Uluslararası Şiir Şöleni Daimi Heyet Başkanı D. Mehmet Doğan’ın Türkistan Şöleni’ni açış konuşması. 20.12.2017


[2] Köprülü, bu menkıbeyi Ali Şir Nevaî’den sonraki Orta-Asya şairlerinden bahseden mühim bir tezkire olan Hoca Hasan’ın Müzekkir-i ahbab isimli yazma eserinden aldığını kaydediyor. 

Bu haber toplam 871 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim