• İstanbul 32 °C
  • Ankara 35 °C

Ankara’nın Yaşayan Değeri: D. Mehmet Doğan

Ankara’nın Yaşayan Değeri: D. Mehmet Doğan
D. Mehmet Doğan'la Saadetdin Bayram'ın "Ankara" söyleşisi. "Ankara resmen ideolojik olarak yüceltilirken, gerçekte önemsiz bir şehir olarak gösterilmiştir."

Konuşan: Saadetdin Bayram

Sevgili okurlarım: Bu hafta Ankara’mızın yaşayan değerlerinden olan edebiyatımıza, dilimiz Türkçeye, Ankara’ya büyük hizmetler yapan ve bizlerin faaliyetlerine önemli ölçüde katkıda bulunan, Çatı–Der de “Bilinmeyen yönleriyle Ankara” başlığı ile konferans veren, eski Ankara’yı Akmedrese gençlerine rehberlik ederek gezdiren ve tanıtan, üşenmeden her sorumuz cevap veren mütevazı insan muhterem D. Mehmet Doğan’dan bahsetmek istiyorum.  Temenni ediyorum ki ülkemizde nice D.Mehmet Doğanlar yetişsin. Yine temenni ediyorum ki, kendisini gerçek Ankara’lı kabul edip hemşehricilik, hüdaydacılık dışında Ankara ile ilgilenenler çoğalsın.

D. MEHMET DOĞAN’I KISACA TANIYALIM

Ankara’mıza, edebiyatımızı, Türkçemize, Türkçe sözlüğümüze büyük emekleri geçmiş olan mütevazı şahsiyet D. Mehmet Doğan üstadımız 4 Eylül 1947 yılında Kalecikte hayata gözlerini açtı.

İlkokula Kalecik cumhuriyet ilkokulunda başladı. Ankara Ulus ilkokulunda bitirdi. Cebeci Ortaokulu, Gazi lisesinden sonra şimdiki adıyla Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesine girdi, bu okulun radyo – televizyon uzmanlık bölümünden mezun oldu. 1972 yılında Türk Tarih Kurumu Yeni Türkiye Araştırma merkezinde çalıştı. Askerlikten sonra Derğah Yayınlarında Yayın yönetmeni, TRT de Genel Müdür Danışmanı olarak çalıştı. 1978 de Derğâh yayınlarına döndü.  Yazı ve Kültürel hayatımız aktif ve dinamik bir şahsiyet kazanmış oldu.

Yayıncılığa ara vererek Ankara’ya döndü. Sözlük çalışmalarına başladı. Türkiye Yazarlar Birliği kuruluş çalışmalarına başladı. Birlik Yayınların kurdu (1978). 1980 de Kültür Bakanlığı Sinama ve Telif Hakları dairesinde denetleme kurul üyeliği yaptı. Tunuslu yazar ve arkadaşlarının ağır cezalara çarptırılmasını protesto etmek için Tunus elçiliğinin önüne siyah çelenk koyduğu iki arkadaşı ile birlikte tutuklandı DGM de yargılandı ve berat etti. Yörünge dergisinde haftalık yazılar yazdı. 1991-92 de Gazi Üniversitesinde yazarlık dersleri verdi. 1991- 92 yıllatında Akit-Vakit gazetesinde günlük yazılar yazdı.  1994- 96 Birlik Medya A.Ş. genel müdürlük yaptı. 1996 da RTÜK üyeliğine seçildi. 2005 yılında bu görevi sona erdi. Halen Karar gazetesinde yazılar yazmakta ve Türkiye Yazarlar Birliği Başkanı olarak çalışmalarını sürdürmektedir. Evli ve üç çocuk babasıdır. Ankara’mızın yaşayan değerine bundan sonraki hayatında; sağlık, mutluluk, huzur ve başarılar diliyorum.

YAZI HAYATI VE KÜLTÜREL HİZMETLERİ

D.Mehmet Doğan’ın ilk yazıları üniversite öğrencisiyken Fikir ve Sanatta Hareket dergisinde yayımlandı. Bunun dışında Türk edebiyatı, Mavera, İslâm, İlim ve Sanat, İzlenim ve Nehir dergilerinde yazdı. Zaman, Yörünge, Vahdet, Vakit, Akit, Vahdet gazete ve dergilerde yazıları yayımlandı.

Safahat ve İstiklâl Marşı  şairi M.Akif Ersoy’un sürekli anılmasını sağladı. Tacettin Dergâhının korunmasını sağladı. Dergahın etrafındaki kanunsuz yapıları yıktırarak İstiklâl Marşı Bahçesi – Parkı haline getirilmesi sağladı. 1998 Safahat Derslerini başlattı. Ülke içinde şiir şölenleri düzenledi. Milli Eğitim Bakanlığı’nın kelime yasakçılığına ve uyduruk çaya karşı mücadele verdi. 11 ülkede şölenler yanında Türk Dünyasının yazar kuruluşları başkanları arasında zirve toplantılarının yapılması için çaba sarf etti.

FİKİR KİTAPLARI

Bir çok ödüle layık görülen D.Mehmet Doğan’ın Batılılaşma İhaneti benim ilk okuduğum kitabıdır(1975) Tarih ve Toplum- Topum yapımızın oluşumu, Dil Kültür Yabancılaşma, Halka karşı Demokrasi, Cami’deki Şair – Mehmet Akif, Türkiye’de Darbeler Müdahaleler ve Sistem, Kemalizm, Kültürel Savaş ve Savaş Kültürü, İletişim veya Dehşet Çağı, Kitaplık Kılavuzu, Türkiye – Türkistan Gergefinde İran, Türkendülüsiye – Hilâl Operasyonu, Bir Lügat Bulamadım, Yüzyılın Soykırımı, Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu, Devlet Sözlük Yazar mı, İslâm Şâiri İstiklâl Şairi Mehmet Akif, Türkistan Türkiye – Türk Kimliğinin Coğrafyaları, Son Drbe Ergenekon, Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş,  Ömrüm Ankara – Ankara Şehrengizi, Kelimelerin Seyir Defteri, İki Yol Açıcı: Nurettin Topçu ve Necip Fazıl, Neden Klasiklerimiz yok ve Orta Doğu’nun Türkçesi başlıca eserleridir. Bunun dışında sözlük çalışmalarının yanı sıra film senaryosu çalışmaları vardır.

BİLİNMEYEN ANKARA HAKKINDA NE DİYECEKSİNİZ?

Ankara, maalesef Ankaralıların dahi bilmediği bir şehirdir. Bunun sadece sonradan olma Ankaralılara mahsus bir hâl olmadığını belirtelim. Neredeyse bütün şehirlerimizin sahiplenici isimleri, kesimleri vardır. Bu yüzden hemşehriciliği besleyen bir şehir edebiyatları da teşekkül etmiştir. Ankara bunlardan neredeyse tamamen yoksundur. Bununun muhtelif sebepleri var. Birincisi Ankara’nın başkent yapılmasından sonra şehrin büyük nisbette göç alması ve kozmopolitleşmesidir. Buna karşılık Ankara’nın kalburüstü tabakası, tüccarları, sanayicileri de İstanbul’a göçmüştür. Ankara’nın ağır bürokrasisi şehrin geçmişini yok sayarak kendi kafalarına, ideolojilerine göre yeni bir şehir kurmaya yönelmiştir. Bu “yeni” şehrin neredeyse gerçek Ankara ile taban tabana zıt olduğunu söyleyebiliriz. Bu şehrin mabedsiz şehir olmasına dikkat edilmiştir. Bu bile hafif kalır, bununla öğünülmüştür. Ankara resmen ideolojik olarak yüceltilirken, gerçekte önemsiz bir şehir olarak gösterilmiştir. Ankara toz toprak içinde bir Anadolu kasabası idi, biz tuttuk onu başkent yaptık, işte o zaman mühim bir şehir oldu. İşin doğrusu Ankara kendi öneminden ötürü Millî Mücadele’nin merkezi oldu. Bu aynı zamanda başkentliğe giden süreçtir.

Tarihî Ankara, naif yapı malzemeleri ile (kerpiç, tuğla, ahşap) zamanın tahribatına direnme gücünden yoksundur. Yeni Ankara eski Ankara’yı boşaltmış, yabancı unsurların, köylülerin bu eski şehirli mekânlarını istilasına yol açmıştır. Kadim Ankara, Ankara kültürünün devam ettiği bir yer olmaktan çıkmıştır. Belki Ankara’nın tarihi çarşılarını bundan istisna olarak görebiliriz.

 

ANKARA NASIL GEZİLMELİDİR?

Bu soruyu “Ankara’yı gezmeye nereden başlamalı?” sualinden sonra cevaplamak daha doğru olur. Ankara’ya gezmek için bir merkez, bir başlangıç noktası seçilmeli. Bu manevî bir merkez olmalı. Ankara’nın manevî merkezi Hacıbayram Veli Camii’dir. Camiin yanında adı Ankara ile anılan şehrin ulusu Hacı Bayram-ı Veli’nin türbesi vardır. Cami sonradan çeşitli defalar elden geçirilmiş olmakla beraber 15. Yüzyıl başlarına kadar giden bir tarihe sahiptir. Bu tuğla ve ahşap esaslı yapı, Ankara’nın antik dönemden bugüne ulaşmış en mühim tarihi eseri olan, Anadolu’da benzeri bulunmayan Ogüst mabedinin yanındadır. Bu mabed mermerden bir kibir anıtıdır, adeta. İlk Roma imparatoru Avgustos’un vasiyeti yapının duvarlarına kazınmıştır. Hacıbayram Veli Camii ise, kerpiç, tuğla ve ahşaptan mütevazı bir yapıdır.

İki tarihi yapının yanyana bugüne gelmesi bir medeniyet farkı tablosu ortaya koyar. Cedlerimiz hiçbir komplekse kapılmadan bu muhteşem mermer yapının bitişiğine mütevazı mabedlerini yapmışlardır. Denilir ki, caminin inşasında bizzat Hacı Bayram-ı Veli de çalışmıştır.

Ankara gezisi Hacıbayram’dan kaleye doğru bir seyir takip eder, İç Hisar’da Akkale’den veya yakınından Ankara kuşbakışı seyredilir, Ankara’nın Selçuklu’dan bugüne gelen sultani yapısı Alaadin Cami görülür, hanlar bölgesindeki Bedesten, Taşhan, Çukur Han, Safran Hanı Gibi büyük hanlar eski Ankara’nın ticari hayati hakkında bizi aydınlatır. Bunların ekserisi müze olmuştur. Anadolu Medeniyetleri müzesi, Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han’da kurulmuştur. Dünyanın sayılı müzelerindendir. Yine Ankara’nın iktisadî, sosyal ve dinî hayatını anlama kolaylığı sağlayan iki cami, Ahî Şerafeddin ve Ahi Elvan camileri görülür. Ahi Şerafeddin-Aslanhane Camii kadim Ankara’nın en büyük camiidir. Ankara tarihinin ahiler devrini bize hatırlatan bu yapı Anadolu’nun ahşap direkli camilerinin en önemlilerindendir. Bu bölgede Ankara’nın gelenekle bağı kopmamış çarşıları vardır. Ulucanlar’da Mimar Sinan yapısı Yeni Cami görüldükten sonra Ankara’nın güneyindeki manevî merkez Taceddin Camii ve Dergâhı, nihayet 2. Murat devri yapısı Karacabey Camii görülür. Elbette arada görülecek birçok eser vardır, biz nirengi noktalarına işaret etmekle yetindik.

HACI BAYRAM-I VELİ İLE İSTANBULUN FETHİNİN BAĞLANTISI NEDİR?

Zamanında "Şeyhirrum" (Anadolu'nun şeyhi, ulusu) olarak anılan Hacı Bayram'ı İsmail Hami Danişmend, "Anadolu türklüğünün mânevî ve ruhanî bekcisi" olarak zikretmektedir. Ankaralı Hacı Bayram, 1352'de (Orhan Bey'in Ankara'yı zaptından birkaç yıl önce), doğmuş 1429-30'da vefat etmiştir. Aynı yıl ünlü mutasavvıflardan Emir Sultan da 63 yaşında vefat etmiştir. Bu sene, İstanbul fatihi olacak şehzade Mehmed'in de doğduğu yıldır.

Hacı Bayram'ın asıl adı Numan, babası Koyunlucaoğlu Ahmed. Medresede okumuş, müderrris olmuş, Ankara'da Kara Medrese'de ve Bursa’da müderrislik yapmıştır. Müderrisken tasavvufa intisab ettiği için etrafında Akşemseddin ve Eşrefoğlu Rumî gibi ilim adamları toplanmıştır. Müderris Numan, 1392'de veya daha sonra Kayseri'de Hamid-i Veli'ye intisab etmiş olmalıdır. Hacı Bayram'ın fıtrî eğilimleri ve devrin bozukluklarına tepki olarak tasavvufa meylettiği tahmin edilebilir.

Hacı Bayram halvetî ve nakşî tasavvuf mekteplerini meczeder. Kalenin dışında, Roma Ankarasının en ihtişamlı abidevî yapısı olan Ogüst mabedinin bitişiğinde zaviyesini kurar (1416). Ogüst mabedi o tarihten sonra "Ak Medrese" olarak faaliyet gösterir. Hacı Bayram'ın Ankara'da faaliyetlerini güçlendirmesi, Batı'da çok tahripkâr sonuçlar doğuran Şeyh Bedreddin isyanı ile aynı yıla rastlar. Nizam bir uçtan çökertilmek istenirken, başka bir uçtan yeni bir ruhla imar edilmektedir.

Bayramilik, 1418'den itibaren büyük bir yaygınlık kazanmıştır. Hacı Bayram'ın etrafında kalabalık bir mürit kitlesi oluşur. 2. Murat tahta çıktıktan bir süre sonra Hacı Bayramı soruşturma yapmak üzere Edirne'ye davet eder. Devir, karışık, sıkıntılı bir devirdir. 1416-20 de Börklüce, Torlak Kemal ve Bedreddin gailesi güçlükle bertaraf edilmiştir. Ünlü şair ve hurufî Nesimî'nin de 1418'de Haleb'de idam edildiği bilinmektedir. Bu yüzden genç padişah 2. Murad, dinî bir hareketin önderi durumundaki Hacı Bayramla ilgili söylentileri ciddiye alır. Muhtemelen 1421 yazında Hacı Bayram Edirne'ye gider/götürülür. Hacı Bayram, 2. Murad'ı etkiler. 2. Murad Düzmece Mustafa gailesi ile uğraşırken Hacı Bayram'a vezirlik teklif eder. O kabul etmez.

Hacı Bayram Uzun Köprünün temel atma törenine katılmak üzere 2. defa Edirne’ye gider (1426). Emir Sultan da buradadır. Üçüncü gidişi, vefatından az öncedir. 2. Mehmed 1430 martında doğar. "Ravza-i Muradda Gül-i Muhammedî açılır". Bu sırada padişah İstanbul'u fethetmesi için Hacı Bayram'dan himmet ister. Hacı Bayram duymazdan gelir. Padişahın ısrarlı talebine üçüncüsünde cevap verir.

"Padişahım İstanbul sizlerin vaktinde bizim duamız ile husul-pezir olmayub, işbu şehzade-i cihan-bahtın vakit ve zamanında, şu kösenin duasıyla feth olup ve bunların yüzünden husul pezir olur." 

2. Murad bu tarihten sonra İstanbul'u muhasaradan vaz geçer. Halbuki 21 yıl saltanatta kalmıştır. Hatta oğlunun İstanbul’u fethedeceğine inandığı için, onu genç yaşında tahta çıkarır. (1444'de, 14 yaşında).

Hacı Bayram'ın Osmanoğulları tarafından sonraki asırlarda da “Anadolu'nun hâmisi, devletin koruyucusu” sayılması ilgi çekicidir. Sultan 2. Abdülhamid, "Osmanlı hanedanına göre, ordunun koruyucusu Hacı Bektaş, Anadolu'nun, Devlet ve Osmanoğullarının koruyucusu Hacı Bayram olduğuna inanırız" demiş.  (F. Bayramoğlu, C.I, sf. 40)

Bayramilik, Anadolu topraklarında doğup büyümüş bir mutasavvıf tarafından kurulmuş ilk tarikat olarak nitelenmektedir (TDVİA, Bayramiyye). Bu yüzden Bayramilikle ile ilgili bilgiler sadece Türk kaynaklarında bulunmaktadır.

Menakıpnameler ve menakıpnamelere çok şey borçlu olan Osmanlı tarihleri, Hacı Bayram’ın İstanbul'un fethini müjdeleyen ulu kişi olduğunu kaydederler. Aslında, Ankaralı Hacı Bayram'ın ve onun fikir ve uygulamalarıyla teşekkül eden Ankara merkezli bir tasavvufi akım olan Bayramiliğin İstanbul'un fethinde müjdelemeden öte aktif bir rolü vardır. Bilahire “İstanbul’un mânevî fatihi” unvanıyla anılacak Akşemseddin, Hacı Bayram’ın halifesi olarak onun vefatından sonra yolunu devam ettirmiş, aynı zamanda İstanbul’un fethi konusunda Fatih’e hocalık etmiştir.

Hacı Bayram'ın sosyal ve iktisadî hayatı tanzim edici görüş ve faaliyetleri devri için bilhassa önem taşımaktadır. Hacı Bayram, “Fetret devri”nden sonra Osmanlı devletinin sosyal ve kültürel bünyesininin oturması için ciddi faaliyetler yürütmüştür, adeta imparatorluk öncesinde sağlam bir zemin meydana getirmeye çalışmıştır. Bütün müritlerinin üretici olmasını, bir meslek sahibi olmasını şart koşmuştur. Göçebeleri yerleşmeye teşvik etmiştir. Türkçenin telif ve tercümelerle güçlenmesine ortam hazırlaması onunun zamanı için önemini daha da artırmaktadır. Zamanın en ünlü şair ve yazarları Hacı Bayram’ın ya mürididir, ya da onunla münasebetleri olan kimselerdir. Eşrefoğlu Rûmî, Yazıcızade Mehmed (Muhammediye müellifi), Yazıcızade Ahmed Bican (Envarulaşıkin yazarı), Germiyanlı Şeyhî (zamanında Şeyhüşşuara, şairlerin şeyhi olarak anılmıştır), Mahmud Paşa (sadrazam, şair Adnî), Elvan-ı Şirazî, Kemal Ümmî gibi devrinin önemli şahsiyetleri bu meyanda sayılabilir.

Ankara gibi o zaman Osmanlı devletinin doğu ucunda bulunan stratejik bir şehrin Karamanoğullarına karşı Osmanlı safında yer almasını sağlamıştır. Hacı Bayram Veli, tarikatını emanet ettiği halifesine, İstanbul’un fethi için gerekli manevî vasatın hazırlanması işini, bu hususta genç şehzadenin yetiştirilmesi vazifesini de tevdi etmiştir.

Bu büyük âlim ve mutasavvıfın adı tarihimizde iki büyük şahsiyetle birlikte anılıyor: Fatih Sultan Mehmed ve Hacı Bayram Velî. Akşemseddin bu iki şahsiyetin arasında köprü rolü oynamaktadır. Hacı Bayram, Şehzade Mehmed’i ya görmemiş ya da doğumundan hemen sonra, beşikteyken görmüştür. Bu itibarla, ona doğrudan bir mesaj iletmesi mümkün değildir. Oysa Akşemseddin Hacı Bayram’ın halifesi, şehzade Mehmed’in hocasıdır. Bu hocalık farklı bir hocalık. "Fetih hocalığı-öğretmenliği". Fetih öğretilebilir/ öğrenilebilir bir şey midir? Misalimizde hem öğrenici açısından hem de öğretici açısından olumlu cevap verilebilecek bir sorudur bu.

Akşemseddin 1389 Şam doğumlu. Babası Rum’a (Anadolu’ya) göçmüş, Amasya’nın Kavak kazasına yerleşmiş. Şemseddin Mehmed, sağlam bir medrese tahsili görüyor. Bu arada tababet de öğreniyor. Osmancık medresesine müderris olarak tayin ediliyor. 26-27 yaşında tasavvufa meylediyor. Rivayete göre, Fars’ı, Maveraünnehr’i /Horasan’ı dolaşıyor. Mürşidini bulamıyor. Anadolu’ya dönüyor. Ona Ankara’da kendisi gibi eski bir müderris olan Hacı Bayram tavsiye ediliyor. Hacı Bayram’ın müridlerini çalışmaya mecbur etmesini ve fakirler için çarşı pazar dolaşıp zekât toplatmasını hoş karşılamadığı için onun yoluna girmek aklına yatmıyor.

Menkıbelere göre, zamanın büyük şeyhlerinden Zeynüddin Hafi’ye intisab için Halep yoluna düşüyor. Halep’te bir rüya görüyor, boynuna bir zincir takılmıştır ve Ankara’da Hacı Bayram Veli’nin eşiğine bırakılmıştır. Zincirin ucundan Hacı Bayram tutmaktadır. Şemseddin Mehmed bunun üzerine Ankara’ya dönüyor. Hacı Bayram dervişleriyle Çubuk’ta burçak imecesindedir. Akşemseddin Hacı Bayram'dan ilgi görmüyor. O da dâvet beklemeden çalışmaya koyuluyor. Öğle öğününde yemeğe çağrılmadığı için köpeklerle birlikte yemeğe hazırlanıyor. Tam yemek üzereyken, Hacı Bayram, "Hay Köse beni yaktın" diyerek sofrasına davet ediyor ve "zencirle, zorla gelen misafirin ağırlanması böyle olur" diyor.

Mehmed Şemseddin şeyhinden kısa zamanda hilafet alır. "Akşemseddin" adını ona Hacı Bayram koyar. Şeyhürrum 1422’de Edirne Sarayına giderken yanında Akşemseddin de vardır. Hacı Bayram Akşemseddin’i Beypazarı’na gönderir. Orada mescid ve değirmen inşa eder. Etrafına çok kalabalık toplanınca, burayı terk eder ve İskilip Evlek’e geçer. Burada da şöhreti çabuk yayılır, oradan da Göynük’e gider. Yine cami ve değirmen yapar.

Aslında Beypazarı ve Göynük kadim Ankara İstanbul yolunda önemli duraklardır. Bütün güzergâhın, bu dönemde bayramiler tarafından bir fetih yolu olarak değerlendirildiğini tahmin edebiliriz.

1429/30’da Hacı Bayram’la Emir Sultan’ın cenazesinde bulunduktan sonra Edirne’ye geçerler. 1430 Mart ayında şehzade Mehmed doğar. 2. Murad’la sohbetteyken, hükümdar Hacı Bayram’a bazı sorular sorar. "Esna-yı sohbettte Aziz’den İstanbul fethine himmet taleb buyurduklarında, Şeyh sohbeti başka mevkie sarf buyurup, güya padişahın kelamını fehmetmediler sûretini tuttuklarında, padişahın tekrar ibram buyurduklarında, âhir nâçar kalub Şehzade Sultan 2. Mehmed henüz taze idiler. Padişah yanlarında cülûs bulunmuşlardı. Hazret-i Aziz keşf-i raz buyurup ‘Padişahım, İstanbul sizlerin vaktinde, bizim duamız ile husul-pezir olmayub, işbu şehzade-i cihanbahtın vakit ve zamanında, şu kösenin duasıyla feth olup ve bunların yüzünden husul-pezir olur’ buyurdular. Köseden muradları Akşemseddin hazretleri ol vakitte yanlarında olup ve şeyhin karşısında ayak üzeri dururlar idi." (Risale-i Beşir’den Bayramoğlu ve Cebecioğlu)

Akşemseddin’in Hacı Bayram’ın vefatından sonra da sarayla ilgisini kesmediği anlaşılmaktadır. Onun en azından iki defa Edirne’ye gittiği bilinmektedir. Birincisinde, Kazasker Çandarlıoğlu Süleyman Çelebi’yi, ikincisinde Sultan Mehmed’in kızını tedavi eder.

İstanbul’un fethi ile ilgili olarak, biri ölmüş diğeri yaşayan iki şeyhin adının zikredilmesi sonuca varılması için kâfi bulunmayabilir. Elbette Hacı Bayram’ın müjdesi ve halifesi Akşemseddin’in gayretleri çok önemlidir. Hacı Bayram’ın ahir ömründe 2. Murad’a söyledikleri kendi gücünün ve zamanının ötesinde gayret ve çaba gerektiren bir iştir. Yoğun bir zihnî hazırlık ile yaygın bir yayım-benimsetme faaliyetine ihtiyaç vardır. Halifesi Akşeyh, üstadından sonra 30 küsur yıl bu “kızılelma” ülküsünü, fetih idealini yaygınlaştıran bir faaliyet içinde olmalıdır. Bu sebeple, Hacı Bayram’ın ve Akşemseddin’in fetihteki rolleri şahısları ile sınırlı değildir.

Genç Sultan Mehmed, İstanbul‘un fethi için harekete geçtiğinde Anadolu’da çeşitli güçlü tarikatlar bulunmasına rağmen, sadece bayramileri sefere dâvet etmiştir. Mânevî güç vesilesi olarak iki Hacı Bayram talebesini, Akşemseddin ve Akbıyık Meczub’u yanında bulundurmak istemiştir. Bu tutumu, Hacı Bayram’ın bir zamanlar babasına verdiği fetih müjdesi ile ilgili keşfe olan itimadını doğrulamaktadır. Aynı zamanda, genç Sultan’ın Akşeyh’in ve bayramilerin bir nesil süren hazırlıklarından haberdar olduğuna delalet eder.

İstanbul’un muhasarası ve fethi konusunda, Sultan Mehmed’in kararlılığı yanında, üst kademe Osmanlı bürokrasisinin mütereddit tavır takınması ilgi çekici bir zıtlık oluşturur. Sultan Mehmed Han, Divan’a muhasara kararı aldırmıştır, gerekli hazırlıklar yapılmıştır ama, veziriâzam başta olmak üzere, yüksek seviyeli yöneticiler muhasara sırasında dahi tereddütten kurtulamazlar ve muhalefletten vaz geçmezler.  27 Mayıs günü, yani Fetih’ten iki gün önce toplanan harb meclisinde dahi muhasaranın kaldırılması yönünde kuvvetli bir eğilim vardır. Muhasara uzamıştır, Macarlardan Bizans’a yardım kuvvetleri gelecektir, İstanbul alınsa bile Hıristiyan Avrupa tepki göstererek yeni bir Haçlı seferi başlatacaktır...Bilhassa Sadrazam Candarlı Halil Paşa'nın sözcüsü olduğu bu görüşe karşılık Genç Sultan direnir. Bu kritik anda O’nu destekleyenlerin başında Akşemseddin gelmektedir. Akşemsedin’le birlikte Molla Gürani ve Molla Hüsrev Fatih'i desteklemektedir. İ. H. Danişmend, çeşitli sebeplerle ortaya çıkan tereddüt ortamında "Akşemseddin'in mânevî nüfuzuyla oynadığı büyük rol, bu mubarek şahsiyeti İstanbul fethinin en nuranî siması hâline getirmektedir" demektedir.

Ertesi gece, yani pazartesiyi salıya bağlayan gece meşhur "Mum Donanması" yapılmıştır. İstanbul’u kuşatan birlikler surların etrafına öbek öbek ateşler yakmış, hatta donanmaya mensup gemilerde de kandiller, fenerler yakılmış ve İstanbul’un etrafı bir aydınlık kuşağı ile sarılmıştır. Bir taraftan da tehlil ve tekbirler getirilmektedir. Gece yarısında bütün ateşler ve ışıklar söndürülmüş, böylece zifirî bir karanlık meydana gelmiştir. "Biraz evvelki aydınlık kadar biraz sonraki karanlık da mahsurların gözlerini kamaştırmıştır: Türk ordusunun büründüğü bu koyu karanlık içinde bir Türkmen atına binen genç Fatih hücum hattını boydan boya teftiş ederken, tepeden tırnağa beyazlar giydiği için ‘Akşemseddin’ denilen ak sakallı veliyullah da nuranî bir hayalet gibi saf saf dolaşarak Hakkın askerlerine şehadet lezzetini telkin etmiştir." "Harbin en şiddetli zamanında bir aralık Akşemseddin’le Molla Gürani ateş hattına atılıp Hak yolunda askere önayak olmuş.." 

Akşemseddin’in Ebu Eyyüb el Ensarî’nin kabrini keşfetmesi, muhasaranın en önemli ve kayda değer hadiselerindendir. Kaynaklara göre, Akşemseddin Sultan Mehmed’in arzusu üzerine, Eyüp Sultan’ın kabrini keşfetmiş, bu da askerin maneviyatı üzerinde çok müsbet tesir uyandırmıştır. Bu sonucu tabiî görüyoruz. Toprakda gömülü olduğu bilinen fetih mesajı Ebu Eyyüb’ün kabrinin bulunmasıyla âdeta somutlaşmıştır. Yine rivayete göre, Genç Sultan, muhasaranın uzaması, fethin gecikmesi karşısında Akşemsedddin’e gelerek, tebşirini açıklığa kavuşturmasını ister. Hatta gün ve saat olarak fethin oluş vaktini bildirmesini taleb eder. Akşemseddin gün ve saat verir. Heyecanlı padişah, o gün ve saatte bulunduğu yerde sonuca ulaşılmadığı için Akşemseddin’i bulur. Akşeyh çadırında vecd içinde namaz kılmaktadır. Genç Sultan Akşemseddin’e fetih vakti ile ilgili soruyu sormadan askerler, surların aşıldığını, bir kısım kuvvetlerin İstanbul’a girdiklerini haber verir.

Akşemseddin, fetih mesajını okumak üzere yetiştirilmiş ve fetih mesajını her yerde okumuştur. En başta Kur’an’da. “Beldetün tayyibetün” âyetinin ebced hesabıyla İstanbul’un fethine tarih olduğunu işaret eder. (H. 857)

Artık bütün unvanlarının üstünde bir unvanla “Fâtih” olarak anılacak olan genç sultan, İstanbul’a  Akşemseddin’le birlikte girer. Onu “benim hocamdır” diye takdim etmekten kaçınmaz.  Akşemsedin Fatih’in hocasıdır. Evet, fetih hocası! Fatih, İlk cuma hutbesini Ayasofya’nın geçici minberinden onun okumasını ister. Fatih’in şöyle söylediği belirtilir: "Bu ferah ki bende görürsüz; yalnız bu kal’a fethine değildir. Akşemseddin gibi aziz, benim zamanımda olduğuna sevinirim." 

"Kostantiniye elbet feth olunacaktır. Onu fethedecek emir ne güzel emirdir ve o ordu ne güzel ordudur". Bu hadis metninde ni’me’l-emir ve ni’me’l-ceyş kavramları dikkati çekmektedir. Süheyl Ünver, "ni’me’l-emir’"i, "mutlu emir-kumandan" ve "ni’me’l-ceyş’"i, "mutlu asker" olarak çevirmektedir. İstanbul’un Fethinde bulunup “ni’me’l-ceyş” (mutlu asker) arasında yer alan isimlerle ilgili bir kitap yayınlayan Süheyl Ünver’in bu ilginç eserinde dikkati çeken önemli bir husus, Hacı Bayram Veli’ye ve Bayramiliğe nisbet edilen şeyh ve derviş isimleridir. Elbette başta Akşemseddin ve Akbıyık isimleri bu listede yer almaktadır. Fakat, fethin ünlü Bayramî şahsiyetleri bu ikisinden ibaret değildir. Baba Yusuf Bayramî (Hacı Bayram’ın halifelerinden ve Eyüb Ensarî’nin türbedarı, kapısının yanında gömülü),  Durmuş Dede (Hacı bayram halifelerinden, Rumeli Hisarında medfun), Edhem Baba (yine Hacı Bayram halifelerinden), Ferruh Dede (Edhem Baba’nın kardeşi, o da Bayramî hulefasından). Listede Kavas Başı, Keskin Dede, Kızılca Bedreddin, Mecdüddin İsa, Şey İlahi, Yusuf Baba gibi hakkında fazla bilgi olmayan isimler yanında Molla Zeyrek gibi meşhur simalar da bulunuyor. Ünver, Molla zeyrek için “İstanbul sarılması ve alınmasında Hacı Bayram Veli namına bulunan ve zamanının değerli âlimlerinden ve ni’me’l-ceyş’tendir” ifadesini kullanıyor.

Kaynaklarda ifade edildiğine göre, Sultan Mehmed, İstanbulun fethine sadece Bayramileri davet etmiş, bayramiler de 20 bin kişilik bir derviş ordusuyla kuşatmaya katılmıştır. Bunların ne kadarının muharip olduğunu, fiilen silahla savaştığını bilmemiz mümkün değil. Fakat, Bayramî dervişlerinin fetih fikriyatını asker arasında yaydıklarını, Akşemseddin’in müjdesini coşkunlukla askere ilettiklerini, bir nevi “fetih medyası” vazifesi gördüklerini söyleyebiliriz.

ANKARA’YA NASIL SAHİP ÇIKILIR?

Ankara’yı bilmek, tanımak işin başı. İnsan bilmediği şeye gerçek manada sahip çıkamaz. Bilmek ve tanımak bizi şehrin yüzlerce yıllık varlık sırrını keşfe götürür. Şehre muhabbetimiz artar. İşte sahiplik hissi o zaman gelişir.

YAZARLIK KONUSUNDA GENÇLERİMİZE TAVSİYELERİNİZİ ALABİLİRMİYİZ.

Yazarlık bahsi uzun. Yazarlığın esası, gerçek manada okurluktur. Gençlerimiz temel eserlerimizi dikkatle okumalıdır. Dil, üslup teoriyle olmaz, ustalardan öğrenilir. Bu temel metinleri aynı zamanda kelime haznelerini genişletmek için de okumaları gerekir. Gençler, kalem tecrübesi yaparken, hatta bu tecrübeleri ileri safhaya vardırdıktan sonra da okumaktan vazgeçmemelidir.

YENİ UFUK OKULARINA VE ANKARALIYA MESAJINIZ VAR MI?

Yaşadığımız şehri tanımak bir bakıma kendimizi tanımak gibidir. Bir kimlik tesbiti işidir. Şehrin üzerimizde hakkı vardır. Ankara’nın kenarında yaşıyor olsak da asıl Ankara’yı bilmeden bir Ankaralılık şuuru ortaya çıkamaz. Ankara kültürünün sadece şehrin tarihi yapılarını tanımakla sınırlı kalmaması gerekir. Bu şehrin geçmiş büyüklerini, onların eserlerini, fikirlerini bilmek, folklorunu, musikisini keşfetmek de gerekir.

 

Yeni Ufuk Gazetesi

88d34369-3cc6-4fca-b55b-b10c36abb605.jpg

Bu haber toplam 727 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim