• İstanbul 29 °C
  • Ankara 29 °C

Cennetin kapısını aç iken çalın

Ahmet Doğan İLBEY

Kim çok yemek muhabbeti eder, o midesinin esiridir.

Kim dost meclislerinde yemek çeşitlerinden bahis açar, o kişinin tefekkür ve gönle dair cehdinde azalma vardır.                                                                                                           

Kim az yemekle yetinir, lafını etmek aklına düşmezse, o kişinin fikir ve gönül tâlimi tamamdır.

“Bütün hâllerin efendisi ve büyüğü az yemektir” buyuran Peygamber Efendimiz’e uyan Sahabe-i Kiram az yerdi.

“Müslüman olduktan sonra âhir ömrüme kadar tıka basa karnımı doyurmadım” diyen Hazret-i Ebu Bekir az yerdi.

Hacı Bayram-ı Velî Hazretlerinin, Peygamber Efendimiz gibi açlığını bastırmak için siyah bir taşı vardı, onu karnına bağlardı.

Yunus Emre Hazretleri açlığın faziletini “Açlık sonu tokluktur / Tokluk sonu yokluktur / Bu yollar korkuluktur /Allah görelim neyler?” diyerek kanaat ederdi.

Hz. Mevlânâ, açlığın Allah’ın has kullarının gıdası olduğunu söylüyordu. (Mesnevî, cilt:5)

Hâsılı, insan-ı kâmiller sofradan az yiyerek kalkarlardı.

Ulu kişilerin hâllerinden ve sözlerinden anlıyoruz ki cennete tok karınla girilmez. Biz, cennetin kapısına Ebu Zer Gıfâri Hazretleri gibi aç olarak, yâni nefsimizden arınmış şekilde varmaya tâlibiz.

Bunun için de evvelâ, “Cennetin kapısını ne ile çalalım?” diye soran Hz. Aişe (r.a.)’ye “Aç ve susuz kalmakla. Az yemek mârifetin kapısı, mârifet de cennetin yoludur” buyuran Efendimiz aleyhissalâüvesselâma uyacağız. (İmam Gazâli, Kimyâ-yı Saâdet, cilt:2, s. 490)                                                                                                              

Hazret-i insan olmaklığımızın baş vecibesi olan bu kudsî sözden anlıyoruz ki cennetin kapısını aç iken çalmalıyız.                                                                                      

Sonra boş durmayıp, şeytanın ve modern kapitalizmin midelere hitap eden tüketim ideolojisine karşı mücadele edeceğiz.

*****

“Sahur inlemeleri”

Sahura nasıl hazırlanırsınız? Yatsıyı kılıp üstüne de bolca tatlı yiyip uyuduktan sonra mı kalkarsanız? Şahsen fakîr-i hâkir böyle yapmaz. Üstadların oruç yazılarını ve şiirlerini kıraat ederim. Yolunu gözlerim. Hüzün üstüne tasavvufî türküler dinlerim.  Ulvî gurbetlerden, mâveradan çıkıp gelecek bir gönül dostunu bekler gibi beklerim sahuru. Gönlüme öyle tâlim yaptırırım ki, sahur efendimizle hemhâl olmayı haketmeye çalışırım. Bu gece sahur tâlimimi, Türkiye Yazarlar Birliği Kahramanmaraş Şube Başkanı, bağlama ustası, türküdar ve şair Fazlı Bayram’ın “Sahur inlemeleri” şiiriyle yaptım. Aşk ile okuyalım:

“…Nerede yaşadığın değil nasıl yaşadığın önemli / kim olduğun değil / nasıl olduğun önemli / mesele biraz da hissettiklerin / his yaşamın ertesi / yaptıkların iyiyse iyi / kötüyse kötü hissedersin / gördün mü önemli olan kişiler değil / sen ben o hiç önemi yok /

Bütün güzellikler yaşamın bir parçası…  Bir şeyin yolunda olmak kendisinden güzel. Sen hep muhabbet muhabbet dersin ya. Ben de huzurunda söylenebilecek bir söze sahipsem ya da bir söz söyleme hakkım varsa ki var olduğuna şüphem yok, Sen nice patavatsızları merhamet sinende tâlim ettirip terbiye ettin gözümüzün önünde. Kimler karşında haddini bilmeyerek sana söz söylemeye cüret etmedi ki. Beni mi hoş görmeyeceksin ki ben eksik tâlimli iken bir çok söz söylemeye cüretkar olmuş idim eskiden. Gerek mektupla gerek lisan ile gerekse hâl ile. Maksadım seni dünyalık bir makama konumlandırmak değil haşa burayı sen anlarsın fakat ehil olmayanlar için açıklanmalıydı.

Henüz söz söylemeye / söyleyebilmeye erken benim için / sen muhabbet dersin ben susarım… / susarken bu bildiğin oruç susaması / muhabbet suyun ta kendisi / sen ki kehkeşanlar avutursun / sen ki kaf dağını ayağımıza serersin / sen ki Zümrüdü Ankalar beslersin gönüllerimizde / söz söylemek idi muradım / lakin sana ancak selam söylenir / sana selam söylüyorum… / davullar vururken Merhaba / çünkü Merhaba / bak ben senin her güzelliğine bakacağım / emin ol benden buna kefilim kendim / bak ben eminim senin bende olan çirkinlikleri

Görmeyeceğine / incitmeyeceğine beni / merhaba demek bu demek değil mi / kalemim yetmez merhabaya fakat / yeter yüreğim senin kor ateşlerinle yangınlar serptiğin yüreğim yeter Merhabaya / Merhaba… / hah işte buldum söyleyecek /  Sana söyleyecek ve senin çok sevdiğin bir söz daha: yüreğim yanımda…”

*****                                                                                                                          

Bir açıklama daha

Bir önceki “açıklama” mızda “Tarihten bugüne babalar ve oğulların hikâyesi” adlı yazımızda sehven “Kabil” yerine “Habil” yazdığımızı ve düzelttiğimizi açıklarken, bu kez de “açıklama” da bir hâtâ yaptığımızı bir dost ikazıyla fark ettik. “Âdem Aleyhissselâm…” yerine, hiç olacak iş değil, “İbrahim Aleyhisselâm” yazmışım. Düzelttiğimi beyan ederim. Ah, 65 yaş üstü ve korona yasakları! Neler etti fakîre! Dost hasreti, fikir ve gönül dükkânı sohbetlerinden mahrumiyet böyle etti işte! Lütfen kınamayınız.

Bu yazı toplam 71 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim