• İstanbul 23 °C
  • Ankara 22 °C

D.Mehmet Doğan ile dili, şiiri, toplumsal hafızanın ne’liğini konuştuk

D.Mehmet Doğan ile dili, şiiri, toplumsal hafızanın ne’liğini konuştuk
MorTaka Dergisi 22. Sayı

Y.BEDRİ : Dil nedir? Bir milletin var olma, varlığını sürdürme çabası içindeki yeri neresidir?

D.M.DOĞAN: İnsan diliyle kaimdir; diliyle vardır ve ancak o şekilde insandır. İnsan dili hazır bulur, öğrenmeye kabiliyetli olarak yaratılmıştır. Güler gibi, ağlar gibi, elini kolunu hareket ettirir gibi, yürür gibi tabiî olarak konuşmayı öğrenir. İnsan kimliğini dille, kültürle kazanır, böylece insan olur. Dil ve kültür sözkonusu edilmeden bir insanın kimliğinden bahsedilemez. Dil ve kültür tarihin, yüzyıllar boyunca yaşananların verimidir.

Dilin tarihle bağı koparılırsa, bu ciddi bir kimlik buhranına yol açar. Bugün biz böyle bir buhranı farkında olarak veya olmayarak yaşıyoruz.

Y.BEDRİ : Özellikle sosyal paylaşımlar günlük hayatımızın vazgeçil(e)mezi olduğundan beridir; Türkçemizde savurganlık, yozlaşma, özensizlik çok vahim bir durumda. Türkçenin yaşatılması, zenginleşmesi, örnek olması adına Türk Dil Kurumu’nu, edebiyatçıları, medyada konuşan/yazan güruhu nasıl eğitiriz?

D.M.DOĞAN : Bunlar eğitim çağlarını geçirmişlerdir! Çoktan eğitilemezler, terbiye edilemezler sınıfına dâhil olmuşlardır! Dil Kurumu, bir “avara kasnak”tır, çark yıllardır dönüp duruyor, fakat konuyla ilgili sonuç alıcı, eme yarar bir şey yapmıyor. Devlet kurumu olarak dahi devletin dil siyasetinde rolü olabilecekken orta kıratta bir edebiyat dergisi çıkararak, bazı kitaplar yayınlıyarak yasak savıyor. Dilimizin meselelerine dair bir görüş, düşünce Dil Kurumu’ndan bugüne kadar sâdır olmamıştır.

Edebiyatçılar dilin hakkını teslim etmiyor, böylece farkında olmadan bindikleri dalı kesiyorlar. Dil üzerinde düşünen edebiyatçı nâdiren görülüyor, dil hassasiyeti edebiyatçıların konusu olmaktan çıktı.

Medya dediğimiz basın yayın kesimi sığ bir dil anlayışı ile ve üç beş yüz kelime kullanarak işini görmeye çalışıyor. Sosyal medya ayrı bir felaket. Eskiden herkes konuşurdu, telaffuz yanlışları yapardı. Şimdi herkes “sosyal medya yazarı” oldu, yanlışlar yazılı alanda çoğalıp duruyor, hatta yanlışlar doğru muamelesine tâbi tutuluyor.

Y.BEDRİ : Konuşulan dil'in hatta kullanılan aksanın bile insanların algıları ve anlamlandırmaları konusunda son derece önemli bir role sahip olduğunu iddia eden Martin Heidegger dil için; sonlu, varoluşları aşan ve bir özü barındıran; “varlığın evi” olduğu tanımını nasıl açarız?

D.M.DOĞAN : Kelimelerle örülmüş bir dünyada yaşıyoruz. Konuşuyoruz, yazıyoruz; dinliyoruz, okuyoruz. İnsanız; düşünüyoruz, düşündüklerimizi dışa vuruyoruz. Dünle yarın arasında yaşayan insanoğlu sürekli olarak varlığını zamanın üstüne çıkarma endişesi taşır. Zamanın üstüne çıkmak, geçmişi bilmek ve böylece geleceğe uzanmak arzu ve iradesi şeklinde belirir. Bugünkü insanî varlığımızı içinde yaşadığımız topluluğun medenî-kültürel mirası tayin eder. İnsanın fizikî varlığı tek başına onu insan yapmaya yetmez, asıl manevî-kültürel varlığı bunu yapar, böylece ona kimlik ve kişilik kazandırır.

Bugün endişesini aşmak, devamlılık, süreklilik kavramını öne çıkarır. Devamlılık, isterseniz “bekâ” deyin, insanî varlığımız demek olan manevî-kültürel mirası yorumlayarak ve geliştirerek gelecek nesillere devretmekle sağlanabilir.

Y.BEDRİ : Neden Türkçenin cenazesi. Bu cenazeyi kimler, nasıl, neden kaldırmaya çalışıyor?

D.M.DOĞAN : Türkçenin cenaze töreni 26 Eylül-5 Ekim 1932 günlerinde icra edilmiştir. “On günlük bir cenaze töreni olur mu?” denilebilir. Hani Midhat Cemâl diyor ya,

Ölmez bu vatan farz-ı muhal ölse de hatta

Çekmez kürenin sırtı o tabut u cesîmi.

Dil manevî vatanımızdır, dilimize karşı seri cinayetler işlenmiş, bin yıllık birikimimiz yok sayılmış ve “dil bayramı” ilan edilerek cesedin üzerinde tepinilmiştir. 1. Türk Dil Kurultayı tam mânasıyla Türkçenin cenaze törenidir. Tabutun içinde Yûnus Emre’den Mehmed Âkif’e bütün büyük edebiyatçılarımız vardır. Mehmed Âkif, Yahya Kemal, Ahmet Haşim gibi yaşayan büyük edebiyatçılar da diri diri gömülmek istenmiştir.

Bu tören resmî olarak Osmanlı’nın en mutantan yapısı olan Dolmabahçe sarayının en büyük ve muhteşem salonunda, Muayede salonunda gerçekleştirilmiştir. Zamanın cumhurbaşkanı da bu cenaze töreninde hazır bulunmuştur. Tabiî altı sene sonra kendi cenazesinin de katafalka konularak buraya getirileceğini bilmeden!

mortaka1.jpg

Y.BEDRİ : Bir yazınızda 4-6 yaş grubu çocuklarımızın çok güzel Türkçe konuştuklarını, okullarda dillerinin bozulduğunu okumuştum. Bu trajik gerçeği kızımda yaşadım. Mükemmel diksiyonun nasıl sokak ağzına evirildiğine tanık oldum. Tespitinize göre: “Halkımızı aptal yerine koyma projesi sistemli bir alışkanlık haline getirildi. Öğretim sistemi, çocukları bilhassa tarih konusunda aptallaştırmak için her şeyi yapıyor. Orta okulda, lisede, hatta yüksek okulda doz gittikçe artıyor. Yani tahsil artıkça cahillik artıyor.” Diyorsunuz. Akademisyen öğretmen bazı arkadaşlarım bile maalesef -yam’lı, -yom’lu konuşması çok rahatsız edici boyutta. Elektronik posta gönderir gibi kestirmeden cevaplıyor, söze giriş yapıyorlar. Bu dil talanına nasıl engel olunacak? Müsebbip olan aymazlar ordusunu toptan zehirleyemeyiz! J Gittikçe vasıfsızlaşan, cahilliği tescil edercesine müfredat üreten okulları toptan imha mı edelim?

 

D.M.DOĞAN : Öğretim sistemi 80 yıldır bizi bir dil çıkmazına sürüklüyor. Bu çıkmaz, eğer PISA denilen Milletlerarası Öğrenci Değerlendirme Programı olmasa, kolay kolay fark edilemeyecekti. Bu ölçme sistemi gösterdi ki, çocuklarımızın büyük çoğunluğu okuduğunu anlayamıyor.

OECD tarafından yürütülen PISA araştırmaları, sondan eklemeli dillerin kolay öğrenildiğini ortaya koyuyor. Dilimiz beynin çalışma sistemine uygun ve öğrenme sürecini kolaylaştırıyor. Çocuklarımız türkçeyi 2 yılda öğreniyor, 2-3 yaşına kadar hatasız kullanıyorlarmış. Bu batı dillerinde 4-5 yaşında ancak oluyormuş. Arapçada ise daha fazla zaman gerekiyormuş…

PISA’da ilk üç dereceyi Fince, Korece, Japonca alıyor. Bu diller de türkçe gibi sondan eklemeli. Peki bizim çocuklar niye sıralamada en gerilerde yer alıyor? Mantıken türkçenin de en azından ilk üç, bilemediniz ilk beş içinde olması gerekmez mi? Çocuklarımız 2-3, hadi 4-5 yaşında düzgün türkçe konuşabiliyorsa, sonra ne oluyor da okuduklarını anlayamaz hâle geliyorlar? Bu konuları araştırırken bir kitaba rastladım: Eğitim Aptallaştırır. John Taylor Gatto Amerikalı bir eğitimci, böyle bir kitap yazmış. Konumuzu kitabın başlığı açıklıyor.

Türkçeyi evde öğrenen çocuklar okula gidiyorlar ve dilleri bozuluyor, okuduklarını anlayamaz oluyorlar! Neden acaba? Çünkü okulda gerçek türkçe değil, sentetik türkçe dayatılıyor. Çocuklar yeni bir dil öğrenir gibi yokuşa sürülüyor.

İlk sıralardaki üç dilin durumuna gelince: Fince (Suoumi) Finlandiya’da ancak 1863’de resmî dil olarak kabul edilmiş. Halen isveççe ile birlikte iki resmî dilden biridir. Bu ikilik bile onların başarısının önüne geçemiyor! Koreliler tarih boyunca hanja adı verilen Çin yazı karakterlerini kullanmışlar. Günümüzde çince karakterlerlerden hareketle yapılan hangul kullanılmakta imiş. Güney Kore'de çocuklara hâlen 1800 adet çince karakter öğretiliyormuş. Kore’nin başarısını da çince karakterler önleyemiyor demek ki!

Japonca üç farklı yazı sistemi ile yazılmaktaymış, kanji denilen çince karakterler, çince karakterlerden uyarlanan iki hece yazısı hiragana ve katakana…

Bu diller arasında, en eski yazılı metinlere sahip olan türkçe. Japonca ve korece 10. Yüzyılda yazılır olmuş. Fince ise 15. asırda. Bunların başarısı bize şunu söylüyor: 20. Yüzyılda alfabe değiştirmek hiç de akıllıca bir şey değilmiş! Hele dilde devrim yapmak tam manasıyla yıkımmış!

Y.BEDRİ : Karamanoğlu Mehmet Bey’in “Türkçeden başka dilin kullanılmasını” yasaklayan bildirisinden bir asır sonra Âşık Paşa’nın, “Türk diline kimse bakmaz idi/ Türklere hergiz gönül akmaz idi/Türk dahi bilmez idi bu dilleri/ İnce yolu ol ulu menzilleri.” Hassasiyeti gösteriyor ki; Anadolu’da dil hassasiyeti çağlar boyu gündemde olmuştur.

Dil birliği ülkeyi ayakta tutabilmenin ön koşulu, yeterli meziyettir. Dildeki tahrif farklı coğrafyalardaki aynı ırka mensup devletlerle tek bağını da kopartma anlamına gelmiyor mu? Çağlar içinde Türk’ün dil kavgalarını özetleyebilir miyiz?

D.M.DOĞAN : Karamanoğlu efsanesinin dilimizin Osmanlı dönemini yok saymak için icad edildiği kanaatindeyim. Karamanoğlu Mehmet Bey dil şuuruyla bir şey yapmış değildir, o bir darbeci idi. Selçuklu tahtına kendi desteklediği şehzadeyi çıkarmak için darbe yaptı. 3. Gıyaseddin İlhanlı hanı Abaka Han’ın yanına gitmişti. Saltanat naibi Eminüddin Mikail darbeyi önlemeye çalıştı. Darbeciler şehrin iki kapısını yıkarak Konya’ya girdiler. Konya ahalisi bu darbeden huzursuzdu. Konya merkezinde bürokrasi farsça bilirdi, ilim dili arapça idi, ahali içinde azımsanmayacak miktarda rumca ve başka dilleri konuşanlar vardı. Ebette türkçe müşterek dil olarak herkes tarafından bilinirdi. Mehmet Bey, Türkçeden başka dil bilenlerin kendi aleyhinde bir kumpas kurmaması için, toplu olarak bulunulan yerlerde diğer dillerin konuşulmasını yasaklamak istedi. Çünkü askerleri Türkçeden başka bir dil bilmiyordu. Yoksa “devlet dili” diye bir derdi yoktu, öyle olsa idi, Karamanoğlu Beyliği’nin resmî dili türkçe olurdu, kendi dilini türkçe yapmayan nasıl oluyor da Selçuklu’nun dilini Türkçeleştiriyor? Karamanoğullarının resmî dili, yazışma dili başlangıçtan sonuna kadar farsça olmuştur.

Karamanoğlu efsanesi, tarih içinde 37 günlük kısa bir süreye inhisar eder. Bir ay sonra tahtın gerçek sahibi döner, onu ve tahta çıkardığı şehzadeyi harp meydanında yok eder. Sorunun bütününü cevaplamaya kalkarsak, iş uzayacak. Sadece şunu söyleyerek kısa kesmek istiyorum: Türkçeyi gerçek anlamda devlet dili yapan Osmanlılardır. Türkçenin en büyük şaheserleri Osmanlı döneminde meydana getirilmiştir. En büyük şair ve yazarları Osmanlı döneminde yetişmiştir. Osmanlılar Türkçeyi 20. Yüzyıla zengin ve güçlü bir dil olarak getirmişlerdir.

Y.BEDRİ : Çok önemli bir “Türkçe Sözlük” müellifisiniz Kâşgarlı Mahmud’un Türkçenin zenginliğini ispatlamak için hazırladığı lügatinde (Dîvânu Lugâti’t-Türk) bazı kaynaklar altı, bazıları ise sekiz bin civarında Türkçe kelimenin olduğunu söylüyor. Elbette derdimiz nicelik değildir. Dilin zenginliği, işlevselliği, yani pratikteki niteliğidir. Sizin lügatte sayısal bir envanter tuttunuz mu? Dil zenginliğinin kullanım alanındaki karşılığı nelerdir? Neler söylemek istersiniz?

mortaka2.jpg

D.M.DOĞAN : Dîvânu Lugâti’t-Türk sözlükçülüğümüzün büyük önsözüdür. Bir başlangıç eseri olarak bilhassa önemlidir. Araplara türkçe öğretmek için yazılmış ve Abbasî halifesine takdim edilmiştir. Sözlükten öte, dilimiz, edebiyatımız ve kültürümüzle ilgili çok zengin bir kaynaktır. DLT’deki türkçe söz varlığı 8 bin kadarı madde başı olmak üzere 10 bin civarındadır.

Türkçenin söz varlığı, etimolojiyi hastalık haline getirmediğimiz takdirde yüz binlercedir, fakat bugün ne durumdayız derseniz, günlük hayatta, medyada, bir-iki bin, akademide, üç-beş bin kelime ile idare ediliyor. Biz sözlükçülüğe başladığımızda TDK sözlüğünün kelime kadrosu 30 bin civarında idi. Biz kırk binin üzerinde bir rakamla ilk baskıyı yaptık, son baskımızda söz varlığımız 130 bini geçti.

Sözlüklerde kelime kadrosunun fazlalığı eğer onu kullananlar dar bir alana sıkışmışsa, çok da fazla önem taşımıyor. Zihinlerimiz geniş bir kelime kadrosu ile işleme hassasını tedricen kaybediyor. Bunu edebiyat eserlerinde de görebiliyoruz, fikir ve ilim eserlerinde de. Hatta günlük dilde de kolaylıkla müşahede edilebiliyor. 

Y.BEDRİ : Balkanlarda, Asya’da Türkçe konuşulan bir çok ülke ile kültürel paylaşımlarınız oldu. Türkçenin bozulmadan (ya da çok az tesir altında kalan) dilini konuşan devletler (veya topluluklar) hakkında neler söyleyeceksiniz. Dillerini korumak için özel çabaları oldu mu?

D.M.DOĞAN : Herkes kendi Türkçesini koruyor! Hatta yeni adlar vererek. Özbekçe, Kazakça, Kırgızca, Türkmence, Tatarca, Azerbaycan dili…En korumasız olan Türkiye Türkçesi. Hatta koruma iddiasıyla tahrib edileni. Türkiye Türkçesinin Türkiye dışında Kıbrıs ve balkanlarda konuşulduğunu biliyoruz. Bakanlarda bazı şehirlerde hâlâ türkçe yaygın bir anlaşma dili. Bunu da oralarda Osmanlının tesis ettiği eski şehir hayatına ve tekkelere borçluyuz.

Y.BEDRİ : Gerçek fikrin iktidar olmak gibi bir düşüncesi neden yoktur? Fransa’da süren Müslüman düşmanlığı, karikatür üzerinden sürdürülüyor ve bu tavrı devlet fütursuzca destekliyor. Karikatür bu çağda çok güçlü bir propaganda aracı. Dilin eksik bıraktıklarını çizgiler; acıtarak, kanatarak tamamlıyor. Gene Fransa’da vahşice katledilen Filistin mazlumlarının haklarını ‘Hanzala’ ile arayan karikatürist Naci El Ali’nin çizgilerindeki güç bu sanatın açık belirtisi değil miydi?

D.M.DOĞAN : İktidara gelmek bir düşünme biçimi olabilir, iktidarı elde tutmak da. Gerçek fikir iktidar konusuyla alâkalı olduğunda bile iktidar olmak düşüncesi taşımaz. Fikirler söylenir, yazılır, yayılır…Bu fikirler üzerinden siyasetçiler kendi yollarını açabilirler. Düşünmek, düşüncede kalmaya razı olmaktır. Hatta fikri harekete dönüştürenler, hareket adamları da iktidara gelmek değil, kitleleri belli bir ideal zeminine yükseltmeyi, böylece gayelerine erişmeyi esas alırlar. Siyaset bu hareketlerin sonuçlarından da faydalanır. Tabiî ki fikirsiz hareket, siyaset olmaz. Fakat siyasette fikri yüksek seviyede temsil etmek güç bir iştir. Siyaset adamları düşüncenin, tefekkürün hakkını teslim etmezse, siyaset fikirsiz kalır, kuru iktidar- dünya kavgasına dönüşür.

Elbette, fikir, sanat, edebiyat dünyayı öyle veya böyle etkiler. Bu siyasete de bir zemin oluşturabilir.

Y.BEDRİ : Dışardan bir örnekle Derrida’nın bizim yazımız, dilimiz için hissettiği derin kaygı dilcilerimizi neden ilgilendirmiyor? Derrida konuyu bellek/hafıza kaybı ekseninde ele alıyor. “Modern kültüre ge­çiş bahanesiyle insanlar, yüzyılların hafızasını okuyamaz, hâle ge(tiri)ldiler, câhil kılındılar.” Demektedir. Derrida, harf inkılabını “travmatik” bir uygulama olarak niteliyor, “harf darbesi” hatta “katliamı” olarak anıyor. Bu eleştirel metni nasıl okuyorsunuz?

D.M.DOĞAN : Derridanan “mektub”u ile ilgili Türkçenin Cenaze Töreni kitabımızda uzun bir bahis var. O yazının son kısmını, müsaadenizle aktarmak istiyorum: “Onun bizim adımıza hissettiklerini ve dışa vurduklarını görmezden gelmemiz nasıl açıklanabilir? Eğer hallüsünasyon görmemişse ve görüşlerini bu halde iken kaleme almamışsa, rahatsızlık hissetmemek mümkün değildir. Eğer böyle değerlendiriliyorsa, bu tepkilerin asılsızlığı öne sürülerek bazı cevaplar ortaya konulabilir, tepki gösterilebilirdi. Neden görülmedi ve cevaplanmadı?

Bunu Derrida’nın söylediklerinden çıkarabiliriz: Tarih mutlak yalana dönüşmüştür…Yalanın bu mutlaklığı, olguların modern kitlesel propaganda teknikleriyle tahrif edilmesinden kaynaklanır"."Modern politikada yalan, tarihi yaşamış olanların gözünün içine bakarak tarihi yeniden yazmaktır. Kurgu artık gerçeklikle ilişki kurmuyor, gerçekliğin yerini alıyor. Yeni çareler bulmak, yeni tepkiler geliştirmek zorundayız."

Türkiye’de aydın geçinenler, akademide bu işlerle meşgul olanlar tarihimizin yıkıcı gerçeklerini merak edip tavır geliştirmek yerine, devletin/devlet ideolojisinin ürettiği “mutlak yalan”a ittiba etmektedir. Bu çerçevede yalana karşı tepki geliştirmek yerine, mutlaklaştırılmış yalana teslim olmayı seçmektedirler.”

Y.BEDRİ: Cumhuriyet hükümetlerinin dil politikalarının seyrini irdelemenizi isterim. Bugün gelinen noktada: meclis literatüründeki üslûp, diksiyon, zarafet çok eleştiriliyor. Daha köşeli bir soruyla siyasilerin ilmi ve sanat müktesebatı hiç mümkün olmayacak mı? Biz buraya nasıl geldik?

D.M.DOĞAN : Cumhuriyet’ten sonra dile müdahale, çözümsüz problemlere yol açmıştır. Türkçe nehri tabiî yatağından çıkarılmak istenmiştir. 1932-36 arası türkçe büyük bir tasfiye sürecine sokulmuş. 1936’dan sonra normalleşmeye doğru bir gidiş vardır. Atatürk’ün ölümünden sonra normalleşmeden vaz geçilmiş, 1941’den itibaren Milli Şef İnönü’nün talimatıyla tekrar tasfiyeciliğe dönülmüştür. Bugün bu safha devam etmektedir. Sağcı iktidarlar nasıl kültür ve eğitim alanlarında başarısız olmuşlarsa, dil konusunda da başarılı olamamışlardır. Türkiye’nin derin resmi bürokrasisi onların iktidarları döneminde de dilimizi devirmeye devam etmişlerdir.

Y.BEDRİ: Kâğıt tüketimi eskiden kültürel bir ölçü idi. Kâğıt kutsaldı. Mor Taka dijital olarak çıkarken daha fazla okura ulaşmanın yanı sıra kâğıt tüketimine kendi payına düşen tasarrufu yapmaktı. Su kültürünün zaafa uğramasıyla tüketim mecra değiştirdi. Türkiye’de her zamankinden daha fazla kitap yayınlanıyor. Yakın bir zaman sonra herkesin bir telefonu olduğu gibi herkesin bir kitabı olacak. Bu israf nasıl önlenebilir?

D.M.DOĞAN : Türkiye’de çok kitap yayınlanıyor, lüzumlusu var lüzumsuzu var.

Kâğıdı eskiden temizlik maksadıyla kullanmazdık. Kâğıt tüketimi bizim için kültürel bir ölçü idi. Artık değil. Çünkü Türkiye tuvalet kâğıdı tüketiminde hızla ilerliyor! Henüz birinci sırada yer alan ABD’nin kişi başına 12.7 kiloluk rakamının hayli gerisindeyiz, fakat 10. sıradaki Brezilya’ya (3.4 kilo) yaklaşıyoruz. Türkiye’de fert başına yılda 2 kilo tuvalet kâğıdı kullanılıyormuş. Kişi başı toplam kâğıt tüketimi 80 kilo olduğuna göre, yine de iyimser olabiliriz. Fakat kâğıt tüketiminde ilk sırayı karton ve ambalaj kâğıdı alıyormuş. Yüzde 20’si ise baskı işlerinde kullanılıyormuş, tabii bunun çoğu gazete basılarak tüketiliyor. Şunu hatırlayalım ki, tuvalet kâğıdı tüketiminde ilk sıralarda olanlar “taharet” nedir bilmiyorlar! Yani susuz temizleniyorlar ve dolayısıyla tuvalet kâğıdı tüketimi de yüksek oluyor! Yani bu sahada ilk derecelere girmemizin beklenmesi abes!

Peki, kitap basımındaki adeta “patlama” nasıl yorumlanmalı? Eskiden kitap yayınlamak ciddi bir işti. Kâr getirmek bir yana, masraflarını karşılamak için bile belli bir sayıda basmak ve satmak gerekirdi. Şimdi buna ihtiyaç duyulmuyor. Birçok yazan çizen kendi parası ile kitap bastırıyor, çünkü yüksek bir maliyeti yok, üç beş yüz adet basılması yetiyor. Müptediler, meraklılar isimlerini bir kitabın kapağında görüyorlar. Asıl önemlisi, akademik ünvan için basılan kitaplar. Akademi dünyası yine aynı yolla, kitap yayınlıyor. Bu kitaplar kimse tarafından okunmuyor demek yetmez, kimse tarafından görülmüyor diyelim. Bu sayı kabarıklığının bir ölçü olmayacağını bir daha kayda geçirelim.

Y.BEDRİ : Değişimin şiiri, şiirin değişimi nasıl mümkün kılınır? Şiirimizin güncel sorunları neler olmalıydı. Bizim kuşağın dili genç kuşağa çok yabancı geliyor. Basit sığ kelime dağarcığı var. Şairin sezgi gücüne bu sığdaki okur nasıl ulaşacak?

D.M.DOĞAN : Gerçek şiirin sırrına nüfuz etmek hiç de kolay değildir. Şiir sözü kanatlandırır, hissi derinleştirir, düşünceyi zenginleştirir. Şairlerin insan olma keyfiyetimizi yükselten hikmetler hâlinde zihinlerimize yerleşen sözleri ümitlerimizi besler. Fakat şiir artık hayatımızda eskisi kadar yer tutmuyor. Son yıllarda içinde yuvarlandığımız sığlığın, basitliğin, bayağılığın, eski tabirle iptizalin sebeplerinden biri bu. Artık şiirden konuşmuyoruz, şiiri konuşmuyoruz, şiir okumuyoruz, şiirin dünyasının dışında kaldığımız için ufkumuz daralıyor, hissimiz köreliyor, insanlığımız eksiliyor.  

Elbette okuyucunun kelime haznesi daraldı, kavrama gücü zaafa uğradı. Bunun şairler içinde sözkonusu olduğunu söylemek zorundayız. Dili mesele etmeyen şair, şiiri mesele haline getirir.

Y.BEDRİ : Bir şairimiz “Şiir Dili Aşmaktır, diyor. Katılıyor musun? Şiir de dil aşılabilir mi?

D.M.DOĞAN : “Şiir dilin özünü bulmaktır” ifadesinin daha doğru olduğu fikrindeyim. Dili aşmak çok iddialı, dili aşan yeni bir dil icad etmek zorundadır. İcad ettiği dille baş başa kalmayı da kabul etmek mecburiyeti ile karşı karşıya kalır.

Halis dili bulmak, onunla şiir söylemek şiirin belli başla hedeflerinden biridir.

Y.BEDRİ :Yakup Kadri, “Şairin bize anlatacağı şey kaldı mı?” diye soruyor. Kaldı mı? Sizce bu geri çekilmenin arka planı ne olabilir?

D.M.DOĞAN : Yakup Kadri’nin bu söze hangi bağlamda söylediğini bilmiyorum. Fakat kendisi nesrini şiire yaklaştırmayı denemiştir. Şiir az sözle çok şey anlatmanın yolunu bulmaktır.

Y.BEDRİ : Bir görüşe göre: Şiirimizin Derinliğinin kaybolduğu görüşüne nasıl bakıyorsunuz?

D.M.DOĞAN: Şirimiz dilin derinliği kayboldukça sığlaşıyor. Kelime haznesi geniş olan, bu geniş kelime haznesinden seçerek yazanlar, hele de arıdile saplanmayanlar şiirlerini derinleştirmenin yolunu bulabilirler.

Y.BEDRİ: Günümüz şiiri hakkında açılımınız, eleştiriniz var mı? Günümüz dünya Türk halklarının çok güçlü şairlerinin/yazarlarının varlığından söz edebilir miyiz?

D.M.DOĞAN : Zamanımızda şiirin alanını daralttığını hatırlamamız gerekiyor. Vezni, kafiyeyi, âhengi, mûsıkîyi bir kenara bıraktı. Bunlar gerekli miydi? Anlam tek kişinin şifresine çevrilmeli miydi? Şiirin bu kadar kişileşmesi icab eder miydi? Bu sorulara cevap vermek mevkiinde değilim. Sadece gözlemlerimi paylaşıyorum. Şairler, artık eskisi kadar topluma mal olamıyorlar; kusur onlarda mı, halkda mı?

Y.BEDRİ : Geleneğin toplumsal hafıza üzerinde kurduğu ve taşıdığı üst dil, metinlerarası ilişki, moderne evirilme süreci için neler söylemek istersiniz?

D.M.DOĞAN :

Y.BEDRİ :Türkiye Yazarlar Birliği, sizinle var oldu ağırlığını ve kimliğini sizinle sürdürdü. Teşkilatı Kurarken neyi hedefinize koymuştunuz, neleri yapabildiniz, gelinen yer neresidir?

D.M.DOĞAN :

Yazarlar Birliği o zaman hissedilen bir ihtiyaçtan doğmuştu. Kalem erbabının bir araya gelmek, tanışmak bilişmek, halleşmek ihtiyacından. Bir çatımız oldu. Dünyaya, insanlara söyleyecek sözümüz vardı, bunu kendi çatımız altında söylemek istedik. Macera böyle başladı. 1978 şartlarında Yazarlar Birliği bir hayaldi, çoğu yazar gerçekleşebileceğini düşünemiyordu. Şairleri, yazarları bir arada bulundurmak zor işti. Bunun başarılması birçok güçlüğün aşılmasını kolaylaştırdı. Yazarlar Birliği “Türkiye Yazarlar Birliği” oldu, adına yakışır işler yaptı. Dost-düşman, muvafık-muhalif bunu kabullenmek zorunda kaldı. Yazarlık alanını tanziminde TYB’nin rolü inkâr edilemez. Sürekliliği esas aldık, faaliyetlerimizi, işlerimizi, yayınlarımızı süreklilik üzerine kurduk. Kırk küsur yıl geride kaldı. Emeği geçenlere, omuz verenlere ve “Türkiye Yazarlar Birliği iyi ki var” diyenlere selâm olsun!

Bu haber toplam 893 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim