• İstanbul 32 °C
  • Ankara 35 °C

D. Mehmet Doğan’ın Muhit dergisinin Mart 2021 sayısında yayınlanan söyleşisi:

D. Mehmet Doğan’ın Muhit dergisinin Mart 2021 sayısında yayınlanan söyleşisi:
“İstiklâl Marşı mevkiden, makamdan, paradan, şöhretten müstağni bir şair tarafından kaleme alınmıştır. Onu büyük yapan hususlardan biri budur.”

1.Mehmet Âkif, İstiklâl marşıyla özdeşleşmiş, milletimizin kalbinde yer edinmiş, devletin ve ülkenin yeniden kurulmasında öncülük etmiş bir isim, bir şair. Âkif için, manevi değerlerimizin milli temsilcisi diyebilir miyiz?

Daha ötesini söyleyebiliriz: Âkif, batılılaşma döneminde en güçlü aidiyet ifadesini ortaya koyan kimlik yapıcı en büyük şairimiz. O yalnız düşüncelerini ifade için değil, heyecanlarını ve hassasiyetlerini anlatmak etmek için de şiire başvurdu. Bu hassasiyetler ve heyecanlar kişiye ait değil, millete aitti. O bizim mukavemet mimarımızdır! Millî mukavemet ruhumuzun mimarı. Bunun içinde insanî değerler de var, İslâm’ı merkeze alan millî değerler de. Zaten insanî değerlerin teşekkülü yer/vatan, dil, din-millet seyir çizgisini takip eder. İnsanilik bunlar olmadan sözkonusu olmaz. “Vatanım yeryüzü, insan türündenim”, dediğinizde sadece fiziğiniz, bedeninizi kastetmiş olursunuz. İnsan sadece fiziği, bedeni, biyolojik varlığı değildir; aynı zamanda ruhu, maneviyatı, kültürü olan bir varlıktır. Ve insan işte asıl onlara göre kimlik sahibi olur. Zamanında ona “İslâm şairi” denilmiş. İslâm şairi olarak Millî Mücadele’ye katılması istenmiş. O da bunu vazife addedip Ankara’nın yolunu tutmuş. Şair Âkif, Millî Mücadele’nin manevî cephesini güçlendirme sorumluluğunu üstlenmiş. Bunu da vaazlarıyla camilerde, vekil olarak Meclis’te, dergisiyle yayın sahasında yerine getirmiş. Onun bu hizmetinde zirve İstiklal Marşı’nı yazmasıdır.

2. Özellikle İstiklâl harbimiz ve İstiklâl marşımız birdir, bütündür; biri olmadan diğeri olmaz, olmamıştır. Sizden, İstiklal marşının yazılış serüvenini ve bu süreçte Âkif’in ruhunu öğrenmek istiyoruz.

           

İstiklâl Marşı İstiklâl Harbi’ni ifade edecek güçlü, hatırda kalacak bir söz söylemek ihtiyacına cevap vermek maksadıyla yazılmıştır.

Milletler geçmişlerindeki zaferleriyle, büyük adamlarıyla, ortaya koydukları eserlerle kendilerini ifade ederler. Güçlü, tesirli, kalıcı ortak metinler milletin zihnini inşa eder. Bizim için İstiklâl Marşı bu metinlerin başında gelir. Yarışma açılmıştır ama böyle bir sözü en yüksek seviyede ifade edecek kişinin Mehmed Âkif olduğu hususunda fikir birliği vardır. O yarışmaya haklı gerekçelerle katılmadığı için, yarışma bir kenara bırakılarak Âkif’in peşine düşülmüştür. Onun yarışma-ödül bağlantısına tepkisini Midhat Cemal Kuntay şöyle ifade eder: “Ne yani, memleketin kurtulacağını para için mi söyleyecekti!”

Böyle büyük sözleri müstağni adamlar söyler. İstiklâl Marşı, mevkiden, makamdan, paradan, şöhretten müstağni bir şair tarafından kaleme alınmıştır. Onu büyük yapan hususlardan biri budur.

Müstağni şair, vazifeyi üstlendikten sonra da istiğnasını sürdürmüş ve hiçbir kişiyi, hesabı kitabı gözetmeden, beğenilmek kaygısı gütmeden şiirini yazmıştır.

3. Fikir, mücadele, şuur Âkif’le özdeş. Âkif olmasaydı İstiklâl harbinden ve bir istiklâlden millet olarak söz edebilir miydik? Bir şair, bir millete ve devlete ne katmıştır?

Âkif’in Millî Mücadele’deki varlığı ve işte bu mücadelenin timsali olarak yazdığı İstiklâl Marşı, resmî ideolojinin karikatürleştirilmiş “Kurtuluş Savaşı” anlatımını üfürükten sözler haline sokuyor. Âkif üzerinden Millî Mücadele’nin mahiyetini anlamak için sağlam bir giriş yapabiliyoruz.

Neden “İslâm şairi”, Millî Mücadele için Ankara’ya davet edildi?

Neden başka bir şair ve yazar değil de o?

Bize ilk okuldan üniversiteye ezberletilen “Kurtuluş Savaşı” uydurmalarını Mehmed Âkif’in bu mücadele süresince yaptığı işler, buna İstiklâl Marşı yazmak da dahildir, boşa çıkarıyor. Âkif bize bin yıllık devletimizin devamlılığını en başta İstiklâl Marşı ile anlatıyor. Tarihimizin Cumhuriyet’le, rejim değişikliği ile sınırlandırıldığı zamanlarda İstiklâl Marşımız bayrağımız gibi Cumhuriyet öncesi varlıklarıyla zihnimizi tazeliyor, ufkumuzu genişletiyor; bin yıllık sürekliliğimizi güçlü şekilde hatırlatıyor. Yeryüzünde nevzuhur, türedi bir varlık olmadığımızı apaçık gösteriyor. Bu yüzden İstiklâl Marşı yüz yıldır değişmeyen millî mutabakat metnimizi oluyor.

4. Siz, kitabınıza, “Camideki Şair: Mehmed Âkif” adını vermiştiniz. Safahat’ta da cami kürsülerinden şiirler var. Anadolu’nun pek çok camisinde Âkif, milletin yanında, önünde, rehberi ve kılavuzu olmuş.  Âkif ile camiyi böylesine bütünleştiren, buluşturan duygu, değer nedir?

Mehmed Âkif vazife ve mes’uliyet adamıdır ve cami kürsülerine vazife icabı çıkmıştır. Balkan Harbi sırasında kurulan yarı resmî Müdafaa-yı Milliye Cemiyeti milletin sarsılmış maneviyatını güçlendirmek için Âkif’e İstanbul’un selatîn camilerinde vaaz etme vazifesini tevdi ediyor. İşte o da ilk olarak Bayezid Camii kürsüsünde konuşarak işe başlıyor. Süleymaniye Kürsüsünde, Fatih Kürsüsünde şiirleri/kitapları camideki şairin nazma çekilmiş vaazları olarak okunmalıdır.

Âkif on yıl boyunca memleketin cami kürsülerinde konuşmuş, bazı vaazları tarihe geçecek bir tesir uyandırmıştır. Balıkesir Zağanos Paşa camiindeki konuşması, Kastamonu Nasrullah Camii kürsünden yaptığı konuşma gibi. Nasrullah vaazı, Sebilürreşad’da yayınlanmış, dergi tükenince yeni baskıları yapılmış, hatta küçük kitapçık (risale) olarak basılıp bütün Anadolu’ya dağıtılmıştır. Bu vaaz metni cami kürsülerinden hocalar tarafından okunmuş, toplu olarak bulunan kalabalık yerlerde bu okuma işi sürdürülmüştür.

Bu itibarla diyebiliriz ki, cami Mehmed Âkif’in aslî haberleşme mekânıdır. Cemaat camidedir, millet camidedir, camide söylenen söz mekândan, müminlerin ibadet ettiği yerden de güç alır, bereketlenir. Camiler Millî Mücadele’nin harekât merkezlerindendir. Burada yapılan konuşmaların tesiri, diğer mekânlara göre daha fazla olur.

5. “Büyük insanların ölümleri bir bakıma doğumlarıdır.” diyor, Sezai Karakoç. Âkif için, bu söz bugün geçerli midir? Yıllar içinde o anlaşılmış mıdır? Yarının Türkiyesinde daha gür bir seda ile taşınabilecek midir?

 

Mehmed Âkif, 27 aralık 1936’da vefat etmiştir. 28 Aralık 1936’da ise zihin tarihimizde yeni bir hayata başlamıştır! Bu büyük şairin bu dünyadaki ikinci hayatının başlangıcıdır.

Resmiyetin unutturmak istediği İstiklâl Marşı şairi, Ankara’dan gönderilen ve cenazesine katılmayı meneden talimatlara rağmen milletin ve bilhassa gençlerin elleri üstünde Bayezid’den Edirnekapı’ya kadar taşınmıştır. Bu yaklaşık 5 kilometrelik bir mesafedir. Gençlik, Âkif’in mezarı başında yönetimin olumsuz tavrına rağmen, kabrini yaptırmaya ve her yıl anmaya adeta and içmiştir. İşte o günden sonra bir yıl boyunca Âkif yazılmış, Âkif konuşulmuştur. Bu ilgiden rahatsız olan devrin Cumhurbaşkanı gençlere Âkif’i karalayıcı konuşmalar yapmıştır. Hatta Mehmed Âkif’e olan ilginin İstiklâl Marşı millî marşımız olmaya devam ettikçe eksilmeyeceği düşüncesiyle yeni bir marş yarışması açtırmıştır. Bütün bunlara rağmen gençlikte Âkif muhabbetinin önü alınamamıştır.

Mehmed Âkif, Cumhuriyet’in ideolojisinin dışladığı/bastırdığı görüşlere sahip olan ülkenin aslî kitlesinin önünde yürüyen sembol bir şahsiyet olmuştur. Hocalar camide, öğretmenler kürsüde sözlerini Âkif üzerinden söylemişlerdir. Ağır mahkûmiyet gerektiren fikir suçları Âkif’in dokunulamazlığı ile koruma altına alınmıştır. Mukaddesata, değerlerimize her saldırı Âkif’le savuşturulmuştur. Böyle zamanlarda Âsım’ın “Zulmü alkışlayamam/Zalimi asla sevemem” diye başlayan bölümü bir nevi mazlumiyetimizin millî marşı olmuş ve ezbere okunmuştur. Ve Âkif, resmiyetin uzak durmasına, hatta engellemelerine rağmen, vefatından sonra halkın, gençlerin, gönüllü kuruluşların anma toplantıları ile zihinlerde yaşatılmıştır.

6. Türk edebiyatında Âkif kadar hayatı şiire, şiiri hayata sokmuş başka şair yok. Bu derece samimi bir hayat ve anlamlı bir şiir, aslında onun hayatında her türlü sahtelikten uzak durduğuna işaret ediyor. Buna, sahici bir sanat ve hayat buluşması diyebilir miyiz?

Âkif sahih, sahici bir karakter. Hiçbir şeyi yapmacık değil. Bir karakter abidesi, bir ahlak adamı. Hakikatin peşinde, hakikatinden ideal çıkarmanın derdinde. Dert sahibi, davası, mücadelesi olan bir millet adamı. Sanat yapmanın değil, yaratıcının bahşettiği sanat kabiliyetini hakikat uğruna seferber etmenin derdinde olan bir gerçek karakter.

Mehmed Âkif Safahat isimli şiir külliyatının ilk kitabı olan Safahat’ın 1911’de yapılan ilk baskısına koyduğu önsöz mahiyetindeki şiirinde, okuyucusuyla konuşur gibi anlatıyor: Bana sor sevgili okuyucu, sana ben söyliyeyim!

Okuyucuya bu kitapta sunulan şiirleri, tek hüneri samimiyeti olan bir yığın sözdür. Sanat yapmayı bilmez, çünkü sanatkâr değildir. Şair tevazudan böyle der ama “güçsüzlüğümün gözyaşıdır bütün eserlerim” demekten de geri kalmaz. Yine de söylemeyi arzu ettiklerini yeterince ifade edememektedir: Ağlar, ağlatamaz, hisseder söyleyemez. Çünkü kalbinin dili yoktur ve ondan şikayetçidir. Bu kısacık şiirde Âkif sıradan bir söz söylüyormuş gibi yaparak göz kamaştırıcı şiir cümleleri kurar.

Bu kısa sunuş şu mısralarla biter:

Oku, şâyed sana bir hisli yürek lâzımsa;

Oku, zîrâ onu yazdım, iki söz yazdımsa.

Âkif’in 110 yıl önce okuyucuyla konuşan bu samimi ifadelerinde sonraki yıllarda da bir değişiklik olmamıştır. Onun son kitabının Gölgeler’in başına koyduğu, 1919’da yazılmış Hüsran şiiri ayni mahiyette bir sonsöz olarak görülebilir. Şair, bu şiirinde hayatını ve eserini özetler.

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,

İslâm'ı uyandırmak için haykıracaktım.

Gür hisli, gür imanlı beyinler coşar ancak,

Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım!

Haykır! 'Kime, lâkin? Hani sâhibleri yurdun?

Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;

Feryâdımı artık boğarak, na’şını tuttum,

Bin parça edip şi'rime gömdüm de bıraktım.

Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,

Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.

Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;

İnler 'Safahat'ımdaki hüsran bile sessiz!

Şair kabahati, kusuru kendisinde arar, yeterince başarılı olamamıştır. Fakat yurdun sahipleri de ortada yoktur. Feryadını boğarak vatanın ölüsünü bin parça edip şiirine gömmüştür. Vadiyi seller gibi inlemesi saracakken, çağlamadan gizli yaş gibi akmıştır. Yine de sağır kubbede onun üzüntüsünden bir iz yoktur, Sahafat’ındaki hüsran bile inlemektedir!

Şiir 1919’da yazıldığına göre, Osmanlı Devleti’nin en zor günlerinde söylenen mısralardır bunlar. Savaş mağlubiyetle neticelenmiş, düşmanlar ülkenin muhtelif bölgelerini işgal etmiş, bir de Yunanlılar batı Anadolu’da bize karşı sahaya sürülmüştür. Mağlubiyet hissi koyu bir ümitsizlik dalgası şeklinde memlekete yayılmıştır. Âkif’in bu ümitsizliği batı Anadolu’da başlayan direnişe destek vererek yenmeye çalıştığını görürüz. Bu yüzden Balıkesir’e gider. Sonra Ankara’dan gelen davete icabet eder. Bizzat mücadelenin içinde bulunarak sözünü söylemek ister. Onun sözü gerek camide olsun gerek yayın alanında ve İstiklâl Marşı ile Meclis’te olsun, büyük tesir uyandırır. Askerî zaferin arkaplanında hiç şüphe yok ki, Âkif’in sözünün büyük tesiri vardır. Askerlerimiz ellerinde bayraklarla, dillerinde Allah Allah nidaları ve İstiklâl Marşı ile İzmir’e girerler.

Zafer sonrasında yaşanan hüsranlardır ki, şairi tam mânasıyla bir girdaba sürükler. Son kitabını Mısır’da yayınlamak zorunda kalır ve Millî Mücadele öncesinde yazdığı Hüsran şiirini ön söz olarak bu kitabın başına koyar! Bu şiir sadece onun hayatının özeti değildir, milletin hissiyatının da açık bir ifadesidir.

evuq4dyxeacskhx-1614802582.jpg

Bu haber toplam 601 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim