• İstanbul 18 °C
  • Ankara 10 °C

"Dilimizle varız, dilimiz kadar varız"

"Dilimizle varız, dilimiz kadar varız"
Enver Çapar'ın Bir Nokta dergisi eylül sayısında D. Mehmet Doğan'la yaptığı söyleşi:
  1. İlk baskısı 1981 de yapılan Doğan Büyük Türkçe sözlüğü yeniden yayınladınız.  Hacim ve muhtevası genişlemiş ve iki cilt haline gelmiş. Yeni sözlüğün hikâyesinden bahseder misiniz? Ne gibi yenilikler ve ilaveler var yeni sözlükte?

Sözlük, ilk basılıştan itibaren sürekli yenilendi ve geliştirildi. Dil kültürel devamlığın esas zeminidir. Maalesef, dil devrimi ile türkçe kültürel devamlığı belirsizleştirmenin aracı hâline sokulmuştur. Sözlüğümüzü kültürel devamlılığın gerektirdiği şekilde geliştirmeyi esas tavır olarak benimsedik. Bu son baskı ile hem köklü hem yeni bir eser, Osmanlıca Yazılışlı Büyük Türkçe Sözlük ortaya çıktı.

Osmanlıca öğrenme ihtiyacı veya merakı olanların ihtiyacına cevap vermek için kelimelerin osmanlıca yazılışları olan bir sözlük gerekiyordu. Ayrıca, Türk dünyasında alfabe birliği yok. Hâlâ bizim “eski yazı” dediğimiz harfleri kullanan Türk toplulukları var. Komşumuz Irak’da, Suriye’de, İran’da milyonlarca türkçe konuşan Türkler, Türkmenler, Afganistan’daki Türk toplulukları ve nihayet Çin istilasına maruz kalmış Uygur bölgesinin Türk toplulukları. Sözlüğün bu haliyle Türkiye dışındaki Türkler için de bir müracaat kitabı hüviyeti kazandığı söylenebilir.

Latin harfli “osmanlıca” sözlüklerde arapça ve farsça kelimelerin Osmanlı elifbası ile yazılışları var. Arapça ve farsça kelimelerde imlâ meselesi yok, asıl türkçe veya türkçeye batı dillerinden geçen kelimelerin yazılışları sıkıntılı. Bu baskıda sadece arapça ve farsça kelimelerin değil; türkçe, yabancı dillerden türkçeye geçen kelimeler ve yeni türetilen veya uydurulan kelimelerin de osmanlıca yazılışları var.

Bu baskıda sözlüğün kelime haznesinde dikkate değer genişleme oldu. Sözvarlığı 130 bine ulaştı. Bu baskı seçilmiş örnek cümleler bakımından da zenginleştirildi. Kelimelerin anlamlandırmasında şahit tutulan şair ve yazarların sayısı bin yüz otuz beşe (1135) ulaştı. Edebiyat tarihimize mal olmuş şair ve yazarlardan seçilen mısralar, beyitler, cümleler, türkü veya şarkı gibi anonim metinlerden alınan örneklerle benzersiz bir güldeste ortaya çıktı. Yusuf Has Hacib’den, Hoca Ahmed Yesevî’den günümüze kadar edebiyat ve fikir silsilemiz Sözlük’te görünürleşiyor. Yûnus Emre’den günümüze Anadolu türkçesinin temsilcilerinden daha fazla örnek yer alıyor, tabiatıyla. Büyük edebiyatçı ve yazarların yanında, ilim ve fikir adamlarından seçilmiş örnekler de büyük yekûn tutuyor. Fikir adamlarının, hukukçuların, mimarların, gazete yazarlarının cümleleri anlamlarımızın şahidi olarak sözlüğü zenginleştiriyor.

  1. Sözlükler kitap gibi baştan sona mı okunur? Bir sözlük okuma kılavuzu var mıdır? Sözlükler canlı mıdır cansız mıdır? Sözlük ilmi diye bir şey var mıdır? Sözlük kullanımı konusunda bizi aydınlatır mısınız?

Sözlük, roman gibi, hikâye gibi bir çırpıda okunacak cinsten bir kitap değil. En önce hacmi, çok geniş. Sözlüklerde edebî eserlerin olay örgüsüne dayanan sürükleyiciliği veya herhangi bir fikir eserinin cazibesi yok. Bir sözlüğü bir iki sayfa okuyamak bile kolay değildir…Bazı ahvalde zor olan seçmek gerekebilir. Eski kültürümüzde manzum sözlükler vardı ve bunlar ezberlenirdi. Bu bir öğrenciye 2-2.500 kelime öğretmeyi garanti eden bir yoldu.

Sözlük okumak görünüşte zor bir yolu seçmektir, fakat kalıcı bir iş yapmaktır. Amerikalı siyahî Müslüman Malcolm X’in hayatı ilgi çekicidir. Bu ilgi çekiciliği artıran hususlardan biri de onun sözlük okuyuculuğudur. Mahpushanede iken eline geçirdiği bir sözlüğü A’dan Z’ye okur. Gece gündüz demeden sürdürülen bu uzun ve yorucu okuma ona çok şey kazandırır. Kelime haznesi genişler, kelimelerin farklı anlamlarını öğrenir, konuşurken kelimelerle oynama gücü kazanır. Bu arada Müslümanlığı seçer ve Malik el-Şahbaz adını alır. “Malkolm iks” onun mücadelesi için seçtiği isimdir. Bir mahkûmdan etkili bir lider böylece ortaya çıkar.

Bizim sözlük okuma geleneğimiz yok mu? Ezberleme geleneğimiz dahi var! Fakat 1930’lardan 1960’larda, 1970’lerde ne okunacak sözlüğümüz vardı ne de sözlüklerin itibarı. Osmanlı aydınının elinden sözlük düşmezdi. Sözlükler itibarlıydı, değerliydi. Ya isimlerinin ilk kelimesi ya da yazarlarının isimleri ile anılırdı. Kamus, Lehçe, Naci, Salahî, Remzi, Şemseddin Sami…vs.

Bir örnek: Mehmed Âkif’in babadan miras kalmış bir Kamus Tercümesi varmış, onu daima yanında taşırmış. “Lügat ilminde pehlivanlık kimseye müyesser değildir. Hiç kimse bir dilin bütün lügatini zihninde tutamaz” dermiş. Arapçadan Türkçeye üç lügat kitabından (Ahterî, Vankulu ve Kamus Tercümesi) üçüncüsünü tercih edermiş. Buna rağmen arapçadan türkçeye yeni bir sözlüğe ihtiyaç olduğunu söylermiş. Fransızcadan türkçeye Vizental ve Larus’u kullanırmış. Şemseddin Sami’nin Kamus-ı Türkî’si ve H. Kâzım Kadri’nin Türk Lügati de Âkif’in başvurduğu sözlükler arasındaymış.

“Otodidakt” (sistemli tahsil görmeden kendi kendini yetiştiren) olan Said Nursi, Tillo’daki Kubbe-i Hâsiye’de 5 ay inzivaya çekilmiş ve Kamus’u sin harfine kadar ezberlemiş, ki bu sözlüğün neredeyse yarısıdır. Bu ağır mesainin sebebini şöyle açıklarmış: “Kamûs, her kelimenin kaç mânaya geldiğini yazıyor. Her mânaya kaç kelime kullanıldığını gösterir bir Kamûs vücuda getirmek merakına düştüm. Çalışmam bunun içindi.”

Başka Sözlük okuyanlar yok mudur? Vardır ve hatta çoktur. Yakın zamanda vefat eden değerli şairimiz Bahaeddin Karakoç’un sözlük okurluğunu Maraşlı yazarlar naklederler ve hatta “bize sözlük okumayı miras bıraktı” derler.

  1. Yaklaşık elli yıllık yazı hayatınız boyunca sürekli dil ve kültüre vurgu yapıyorsunuz. Dil diye diye dilinizde kelimeler bitti, çok geniş bir konu ama bir milletin hayatında dil ve kültürün önemi nedir?

Dilimizle varız, dilimiz kadar varız! Harf inkılabı kütüphaneleri, Dil devrimi sözlükleri devre dışı bıraktı. Bin yıldır anamızın ak sütü gibi helâlimiz olan kelimeleri bir kenara atmaya başladık. Eski harfli sözlükler yasaktı, yeni harfi sözlük henüz hazırlanmamıştı. Ancak 11 yıl sonra, 1945’te Dil Kurumu’nun Türkçe Sözlüğü yayınlandı. En azından 30 bin kelimelik lügatlere alışmış aydınlarımız bunun yarısından biraz fazla kelime ihtiva eden ve etnik temizliği uğratılmış bu sözlüğü ciddiye almadılar. Sözlük’te yer verilen kelimelerin yarısının uydurma olduğu da hatırlanırsa, ciddiye alınmamasının haklılığı anlaşılabilir. İşte bu Sözlük, her yeni baskısında dayatmalara rağmen kullanılmayan kelimeleri ayıklayıp yerine yeni uydurmalar ekleyerek 1970’lere kadar otuz binlik sözvarlığına ancak ulaşabildi.

Sözlük okumak bir yana, sözlüğü bakmak bile gereksiz hâle getirilmişti. Ekseriya aranan bulunamıyor veya bulunmuşsa çarpıtılmış tariflerle karşılaşılıyordu. Kelimelerle ve sözlükle okuryazarlığın bağı kesilmişti. “Sözlüksüz aydınlar çağı” denilebilecek bir dönemdeydik. Bu herkesin kafasına göre kelime uydurmasının yolunu açtı. Herkes kendi kısır sözlüğünü oluşturur oldu. Sözlük kullanmamakla öğünen nice “bilgin” ve “yazıncı” yetişti!

Bir şey devrimcilikle, milliyetçilikle cilâlanınca meseleler çözülüyor zannedildi. Aksine, bu kavramlar meseleyi örtmek için kullanıldı. Türkiye dil devrimine maruz kalmasa idi, daha güçlü bir edebiyatımız, daha etkili bir fikir hayatımız olacaktı. Daha akıcı yazacaktık, daha selis konuşacaktık. Dil devrimi ilk hızıyla devam etse ve tam başarıya ulaşsa idi, bugünkünden daha kötü durumda olacaktık. Yabancı bir türkologun, Geofferey Lewis’in deyimiyle, “trajik bir başarı”ya, felakete yol açan bir sonuca daha fazla yaklaşacaktık. Neyse ki, sınırlı kaldı. Bu sınırlı tahribat bile, domino etkisi denilen bir tesir uyandırarak bütün kültür ve düşünce hayatımızı hasara uğrattı.

  1. “Yüzyılın Soykırımı” kitabınızdan hareketle soralım soykırım tabirini ilk defa dil için siz kullandınız galiba bu kadar ciddi mi bu iş?

 “Katliam”, “soykırım”, “jenosid” veya “etnik temizlik” kavramları ile kültür, dil kavramlarını bir arada kullanmak şaşırtıcı görünebilir. Bedenlerin yok edilmesiyle, biyolojik varlığı insan yapan, insan olarak farklılaştıran, kişilik kazandıran ve böylece imha edilmeyi gerektiren düşmanlıkların konusu hâline getiren dilin, kültürün, inancın tasfiyesi arasında doğrudan bir ilişki olduğu ortada.   

Katliam, soykırım, jenosid, etnik temizlik…Bu kelimelere ve bu kelimelerin delalet ettiği mânalara yabancı değiliz. Millet olarak son iki asırlık tarihimizde bu kelimelerin ifade ettiği çerçevede çok sayıda dehşet verici hadise ile karşı karşıya kaldık. Belki de yalnız biz bu kadar geniş bir coğrafyada ve bu kadar çok sayıda vahşiyane hadise ile sınandık ve belki de iş sayıya vurulursa en büyük kırımlara, kıyımlara uğradık. Son iki asrın özeti: Bir millet diliyle, kültürüyle, değerleriyle ve medeniyet unsurlarıyla tamamen yok edilmenin nesnesi hâline getirilmiştir.

Dili, kültürü, değerleri, medeniyet unsurları yok edilen bir milletin gerekli tepkiyi gösterememesinin birçok sebebi var elbette. En önemlisi, yıkıcılığın milliyetçi ve hayırhah bir söyleme dayandırılması olmalıdır. 19. yüzyılda, esas olarak “müslüman” olarak addedilen halk, Balkan ve Kafkasya coğrafyalarından büyük nisbette temizlendi. Onlar bu topraklar üzerindeki insanî varlıklarıyla; yani kültür, inanç, düşünce ve hayat tarzlarıyla böyle bir sonu hakketmiş sayıldılar. Müslüman unsurların bu topraklardan temizlenmesi, sırf “nüfus”la sınırlı kalmadı. Müslümanları ve müslümanlığı (Osmanlılığı, Türklüğü de denilebilir) hatırlatan bütün unsurların temizlenmesine itina edildi. Bu son, intikamcı milliyetçi duyguların şiddete dönüşerek dışa vurmasıydı. Onlara zamanında aynı dilden ve misliyle cevap veremedik, intikamımızı hakkıyla alamadık. Maruz kaldığımız bu sert milliyetçi darbe şuur altımızda çok derin izler bıraktı. Onların dilinden konuşarak, onlar gibi hareket ederek onlara karşı gösteremediğimiz “milliyetçi tepki” daha sonra içe doğru işleyen, kendini tahrip eden bir toplum mühendisliğine dönüştü.

  1. “Neden Klasiklerimiz Yok” yine bir kitabınızın adı. Klasiklerimiz yok mu gerçekten, yoksa var da mı yok? Madem çağdaş ve batılı olmak istiyoruz. Batı klasiklerini alalım bizim de klasiğimiz olsun desek ne dersiniz?

Zaten öyle denilmiştir! Klasiklerimiz olmadığı için değil, klasiklerimizle problemimiz olduğu için. Orhun kitabelerinden bu yana yazılı metinlerimiz var. Anadolu’da Yûnus Emre gibi büyük bir isimle başlayan zengin bir edebiyatımız var. Ama Cumhuriyet Osmanlı karşıtlığı üzerinden kendini meşrulaştırmak yolunu seçtiğinden bütün bu zengin edebiyatı reddettik. Harf inkılâbı ile ulaşılmasını engeldiğimiz yetmedi, dil devrimi ile imkânsızlaştırdık. Üçüncü safha batı klasikleri tercümesi oldu. Zihnimiz boşaltılmıştı, bu boş zihne batı edebiyatının bazıları “klasik” kavramı ile alâkasız eserleri ile doldurmak istendi. Bu toprakların masallarını yasaklamakla işe başladılar, batı klasikleri ile devam ettiler.

Böyle çağdaş olunabilir miydi?

Önce kendimiz olmadan hiçbir şey olamayız! Çağdaş olmak için de önce kendimiz olmak zorundayız. Batılı olabilir miydik? Batının bütün değerler dünyasını benimsemeden batılı da olunamaz. Biz ancak “batıcı” olabildik!

  1. Bütün milletler dillerine mal olmuş kelimeleri kendilerinin sayar ve kelime hazinesinin zenginliğiyle övünür. Bizde durum tam tersi yapılmış. Bizden başka Dil Devrimi yapan başka bir ülke var mı acaba? Bu durumun edebiyata yansıması nasıl olmuş?

Dil Devrimi sadece Türkiye’ye mahsus bir kavramdır. Türkçe üzerine çalışan batılı türkiyatçılar kendi dillerinde böyle bir kavram olmadığından ve akıl ve mantıkları da almadığından “dil reformu” demek zorunda kalıyorlar!

Edebiyatımızın güçlü hamlelerinden birini yirminci yüzyılın başında yaptığından şüphe yok. Mehmed Âkif, Yahya Kemal, Ahmet Haşim gibi üç büyük şair, Halit Ziya, Refik Halit, Ömer Seyfeddin gibi üç büyük nâsir ve bunları takip eden nesilden Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Peyami Safa, Ahmet Hamdi Tanpınar, Kemal Tahir, Abdülhak Şinasi Hisar gibi isimler zamandaştırlar. Bu isimlere başka isimler de ilave edilebilir. Dil Devrimi’nin ruhunu temsil eden büyük bir şair, büyük bir yazar yoktur ve olamazdı da! Büyük edebî birikimimizi ve onu var eden dilimizi inkâr edenlerin güçlü bir edebiyat oluşturması imkânsızdı. 

  1. Cumhuriyetin ilk yıllarında Türk müziğinin yasaklandığını biliyoruz. Harf inkılabıyla bütün milletin cahil durumuna düşürüldüğünü ve bin küsur yıllık kültürümüzle bağımızın koparılmak istendiğini görüyoruz. Bütün bunlar çağdaş ve medeni olmak için mi yapıldı?

İddia oydu. Büyük edebiyatımızın önü kesildi, büyük ses kültürümüz durduruldu. Sıfırdan başlıyarak sırf taklitle bir yerlere varılabileceği sanıldı. Sonuç elbette hüsran!

  1. Mehmet Akif Ersoy denince akla gelen ilk isimlerdensiniz . Vatan ve millet sevdalısı ve İslam şairi Mehmet Akif, M. Kemal tarafından Ankara’ya davet ediliyor. Milli Mücadelenin cephe gerisinde önemli faaliyetler yapıyor. İstiklal Marşını kaleme alıyor. Buna karşılık 1925’ten vefatına kadar kendisine hatta cenazesine reva görülen muamele içimizi yakıyor. Akif’ in suçu neydi acaba?

Mehmed Âkif Millî Mücadele’de sonradan görmezden gelinen mühim bir rol oynamıştır. İslâm şairi olarak Ankara’ya davet edilmiş, büyük bir sorumluluk hissiyle üzerine düşenleri yapmış, mücadelenin zafere ulaşmasında güçlü bir tesir uyandırmıştır. Sırf İstiklâl Marşı dahi onun ehemmiyetini anlatmak için yeter. Mesele şudur: Millî Mücadele güçlü bir dinî arkaplanla sürdürülmüş ve başarıya ulaştırılmıştır. Zafere ulaştıktan sonra masaya oturulunca bütün bunlardan vazgeçilmiştir. Yeni devlet tasavvuru mağlubiyet halinde maruz kalabileceğimiz bir muhtevada millete dayatılmıştır. Mağlubiyet ideolojileştirilmiştir. Bunlar inkılap tarihinde “devrimler” olarak okutuluyor! Böyle bir zamanda Âkif’e ihtiyaç kalmamış ve hatta varlığı tehlikeli bulunmuştur.

  1. Eğitim, kültür ve dil bağlamında yapıcı ve haklı eleştirileriniz var. Bunlardan muradınız nedir? Ne gibi tepkiler alıyorsunuz? Bu konularda karar merciinde olanlar eleştiri olmadan ilerleme olmayacağı bilincinde hareket ediyorlar mı?

Doğru bildiğimizi söylemekle mükellefiz. Söylediklerimizin nasıl bir tesir hasıl edeceği başka bir bahistir.

  1. Salgın dönemi, her şeyde olduğu gibi kültür ve edebiyatı da derinden etkiledi. Bunun yansımaları nasıl olacak? Basılı yayın dijital devrime ne kadar mukavemet gösterebilecek sizce?

Salgının tesiri kültürel alanda kalıcı olacak mı? galiba soru bu. Bütün salgınlar gelir geçer. Daha önce de büyük salgınlar oldu. Bundan sonra da olacak. Elbette büyük salgınlar ciddi sarsıntılar meydana getirir. Buna rağmen esas değişmez, öz olduğu gibi kalır. Salgınla birlikte yaşamaya alışacağımız gibi, dijital hayata da uyum sağlayarak devam edeceğiz.

Bu haber toplam 689 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim