• İstanbul 24 °C
  • Ankara 30 °C

Dostluk sualini veremeyenlerden olmayın

Ahmet Doğan İLBEY

Dostluk nazdır biraz. Vefadır, hâl hatırdır, arayıp sormaktır.  Bir tenhada, bir çayhâne duldasında hasretle çay içmektir, bir gece yarısı bir elektrik direğinin altında buluşup halleşmektir.

Dildaşlıktır bunun adı. Birbiriyle dost olanlar dilini konuşanları arar ve özlerler. İnsan aylar geçer de dilini bildiği, dildaşı olduğu dostunu aramaz mı?

Aylardır gönül dostlarını arıyor Refik Hüzünkâr. “Korona var, hele bir geçsin…” diyerek hüzünkâr dostlarını gecenin hüzünlü vakitlerinde aylardır yalnız bırakanlar, aramayanlar rûz-ı mahşerde kurulacak dostluk mahkemesinde sual edileceklerdir. Gönül dostlarını sürekli bir bahaneyle savuşturmanın vebali ağırdır.                                                                                    

Gönle şifa bir dost Yâ Rabbi!                                                                

Günler geçmek bilmez. Hele de gece sardı mı etrafı, dostlarını arayan Refik Hüzünkâr’ı düşünün…  Telefonla dostlarını bir bir arıyor. Yok, yok, kimse yok….  Gönlüne şifa olacak bir dost Yâ Rabbi diye inliyor sessizce.  Caddenin karanlık, sâkin yerlerinde adım adım kıvranarak yürüyor… “Bu mu benim yaşadığım şehir? diye bir “ah” çekiyor ve arıyor… arıyor…  Dermân arayan yaralı gönlüne bir dost sesi arıyor…. Yok… Yok…  Kimseler çıkmıyor… Dilleri bağlanmış, telefonları kilitlenmiş sanki….    

O gün o gece bir dost dilinden şifa bulsa ölmekten kurtulacak. Fakat heyhat! Bir dostu Karadeniz turuna çıkmış, habersiz ve rızâsız… Allah’ım, insanlar bir tuhaf olmuşlar. Yaralı gönlüne şifa olacak ve kaç zamandır bahanelerle görünmeyen “hatip” bir dost, Refik Hüzünkâr’ı ve çoluğunu çocuğunu bırakıp “gezmeye” gitmiş. Vay yalan dünya!                                                              

Gecenin koynunda sokaklarda dost dilini arayan Refik Hüzünkâr’ın yüreğini bir dost türküsü yaktı geçti: “Ah o dostun firakına / kalmışam hasret çağına / dost elin hüsnü bağına / bir ömür verdiğim yeter…”                                        

Az gitti uz gitti, caddenin karanlık ve tenha taraflarında “Böyle mi olacaktım âhir ömrümde” dedi.  Bir dost aradı nasibine kim düşerse.  Hayret! Dedi. Uzaya mı gitti dostlar? Kiminin işleri var, kiminin sokağa çıkmaya cesareti yok…  Kiminin telefonu kapalı… Kimi de yatsıyı kılıp üstüne bol tatlı yiyip yatmış…  Vay dünya yalan dünya! Böyle mi olacaktı dostluk imtihanı…. Kimi bu tarafa, kimi şu tarafa çekmiş… dar dünyalarına hapsolmuşlar herhalde…                                                                             

Ah, dostlar! Nerdesiniz, buharlaştınız mı?                        

Kalbi sıkıştı… Ah, dostlar! Nerdesiniz? Öldünüz mü, gaflet uykusuna mı daldınız? Aylar geçti, korona morona, dediniz… hepsi mazeret… Birinci kuşak, ikinci kuşak dostlar! Evlerinizde çürüdünüz mü? Diliniz şişmedi mi? Gönlünüz yanmadı mı?  Türkiye’nin meseleleri ve çözüm yollarını unuttunuz mu? Türk fikir hayatının durumu ne olacak? Mes’uliyet ve dâva şuurunuzu koronavirüs mi vurdu?                                                                                        

Gece ilerledi,  “dost dost” diye inleyen hüzünkâr bir köşeye çöktü, bir sarma tütün yaktı ve mâzi bir film şeridi gibi gözünün önünde akmaya başladı. “Hocamgil” dedi, bir “ah! çekti. İki hocası vardı. İlkini gurbet çekti götürdü. İkincisinden râzıyım dedi, fakat o da köyüne gitti, cumaları gelir oldu. Bir de kendisi gibi gecelerin garibi tercümanı Ferhat’tan râzıydı. “Eski Dükkâncı dostlar” dedi bir “ah!” çekti. “Buharlaştınız mı? Öldünüz mü?”                                     

İlk göz ağrısı vardı, tam dört buçuk aydır görmedi. “Hastaya kar lâzım, nerdesiniz?” dedi. Utanmasa nârâ atıp içini boşaltacaktı. Bir ân topladı kendini, “muhit ve gelenek…”  dedi. Hocaları aklına düştü. “İtidal… İtidal…”  diyorlardı.                                                                                                                     

Ah, bir dost bir çay olsaydı!                                                                             

Caddenin bir yanı ışıklı, bir yanı karanlıktı. Karanlık leylî idi, hüzündü. Severdi geceyi, karanlığı hüzünden dolayı…  “Ah, bir çay ve bir dost olsaydı! Dilimi bilen, Türkçe konuşan, Dükkân dili, yâni hâl dili bilen biri olsaydı…” dedi, başı döndü, gözleri çakmak çakmak oldu…  Başına bir iş gelmeden binanın önündeki kanepeye zar zor oturdu.                                                                         

Fethi Gemuhluoğlu’nun dostluk akidesince yargılananlardan, gönül üstüne kavilleşmiş olduğu dostlarını ihmal edenlerden olmayın. Dostlarını ihmal edenler âhirette dostluk üstüne sual vereceklerdir. Dost ve dostluk sualini veremeyenlerden olmak ne hazin!                                                                                  

Bezm-i elest’te tanış olup dünyada da dostluğunu devam ettirenlerden olmak bahtiyarlıktır. Yunus Emre Hazretlerinin sözüyle “Dost yüzünü göremezsem, bu gözlerim nemdir benim” diyen gönül olmalı. Dosttan gayrı gönle şifa var mıdır? (ilbeyali@hotmail.com)

Bu yazı toplam 51 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim