• İstanbul 23 °C
  • Ankara 17 °C

Dünden Bugüne Deyimlerimiz Atasözlerimiz

Önder SAATÇİ

Irak Türkmenlerinin de yazı dili olan Türkiye Türkçesinde bazı deyimlerin ve atasözlerinin çok eski zamanlardan bu yana dilimizde geliştiğini ve ağızdan ağıza geçerek, sonraları da yazılı metinlerde kullanılıp ayrıca sözlüklere kaydedilerek bize kadar ula

Ancak bu ata yadigrı sözler bugüne nasıl gelmiştir? Herhangi bir değişikliğe uğramış mıdır? Bizden sonraki nesillere de aynen bu şekilde mi aktarılacaktır? Bu, meçhuldür. Ama insanoğlu da meçhullerin peşinden koşarak bugünkü birikimlerine ulaşmıştır, öyle değil mi...

Mesela, şu atasözüne bir bakmalı. Bugün anne ile ilgili bir atasözü söyle derlerse hepimizin aklına hemen şu atasözü gelir: Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz. Hlbuki bu atasözünün aslı “Ane gibi yar, Bağdat gibi diyar olmaz.” şeklindedir. Buradaki “Ane” Irak’taki bir yerleşim merkezi, “yar” da “uçurum” demektir. Oysa ses benzerliklerinden dolayı zamanla kelimeler birbiriyle karışmış ve bu atasözüne bambaşka bir anlam yüklenmiştir. Bunda biraz da kültür yabancılaşmasının da rolü var elbette. Eskiden Bağdat Anadolu Türkü için ne ise bugün de aynı mı acaba…

Şimdi Bağdat’tan İstanbul’a geçiyoruz. İstanbul Türkçesinden Türkiye Türkçesi yazı diline geçmiş bir deyim var: Altı kaval, üstü şişhane. Bu deyim uyumsuz giyinen kişiler için kullanılır. Fakat buradaki Şişhane İstanbul’daki semt değildir. Çünkü deyimin aslı şöyledir: Altı kaval, üstü şeş hane. “Şeş” Farsçada altı sayısını ifade eder. Hane de ateşli silahların içindeki yivlerin girintili bölgeleri için kullanılan bir terim. Gelgelelim, eskiler şeş-şiş derken bu deyimi bambaşka bir şekle koymuşlar.

Komşu ülkelerde dolaşmaya devam ediyoruz. Çünkü bir deyimimiz de şöyledir: Halep ordaysa arşın burda. Bu deyim kendine aşırı güvenen ve atıp tutan palavracılara karşı söylenir. Madem ki öyle söylüyorsun, o hlde söylediğini yap bakalım, anlamına gelir. Ortaya çıkışında da şöyle bir hikye var: Adamın biri “Ben Halep’teyken bir yarışmada 10 halep atladım.” der durur övünürmüş. Bu mesafeyi bir kişinin atlamasının mümkün olmadığını bilenlerden biri bir gün dayanamamış ve ona, atla da görelim, dedikten sonra “Halep ordaysa arşın burda.” diyerek karşılık vermiş. Peki bu hikyedeki “halep” ne ola?.. Efendim eski zamanlarda şimdiki gibi uzunluk ve ağırlık ölçüleri bütün dünyada standart değildi. Her bölgenin insanlarınca kabul edilmiş ölçüler vardı. İşte halep ki aslı “halebi”dir. Böyle bir ölçü birimidir. Yani bir bakıma Halep arşını demektir… Merhum Şakir Sabir Zabit de ünlü eseri “Kerkük’te İçtimai Hayat”ta Kerkük batmanı, İstanbul batmanı gibi ağırlık ölçülerinden bahseder…

Türkiye Türkçesinde, eski ağırlık ölçülerinin geçtiği diğer bir deyim de şudur: İki dirhem bir çekirdek. Irak Türkmenleri “dirhem”i iyi bilir. Eskiden Irak Türkmen ağızlarında Irak dinarının yirmide birine “elliğ” (50 filis) denirdi ki bunun Arapçası “dirhem” sözüyle karşılanırdı. Hlbuki İstanbul kuyumcuları eskiden “dirhem” ve “çekirdek” gibi terimleri birer hassas ağırlık ölçü birimi terimi olarak kullanmışlar, halk da Osmanlı lirasının “iki dirhem bir çekirdek” ağırlığında olduğunu bildiğinden; şık, gösterişli giyinen kişilere mecazlı bir ifadeylebu deyimi yakıştırmıştır. Bir bakıma, böyle kıyafetler altın değerindedir, demek istemişler. Sonraları ağırlık ölçüleri değişince bu deyimdeki terimler de unutulup gitmiş.

Bir de imknsız işleri anlatmak için Türkiye Türkçesinde kullanılan bir deyim var: Balık kavağa çıkınca. Mesela bir genç babasına, bana ne zaman araba alacaksın, diye sorar. Babası da araba kullanmak senin için çok erken, demek yerine bu deyimi söyler. Yani, asla olmaz demek ister. Yalnız, deyimde geçen “kavak” kelimesini bir ağaç türü olarak anlarsak yanılırız. Çünkü bu deyimdeki “kavak” İstanbul’daki Kavak semtleridir. Bu semtler İstanbul merkezine çok uzaktır. Balığın buralardaki iskelelere çıkması, yani oralarda da satılması ancak bereketli bir av mevsiminde olur. Fiyatlar da o zaman düşer. İşte balığın fiyatının ne zaman ucuzlayacağını soran müşterisine balıkçının biri “Balık kavağa çıkınca” diyerek cevap verince bu söz halk arasında zamanla bir deyime dönüşmüş.

Bazı meslekler helal kazançları getirirken bazıları ise haramdır. Bu haram “meslek”lerden biri de hırsızlıktır. Hırsızlığın insanlık tarihi kadar eski olduğunu bilenler bu işin türlü yolları olduğunu da bilirler. Nitekim, Irak Türkmenleri arasında da bilinen bir deyim vardır ki hırsızlığın “hüner”lisini anlatır: Gözden sürmeyi çalmak. Her şeyden önce bilmeliyiz ki bu deyimin sonundaki “çalmak” yerine eskiler “çekmek” derlermiş. Çünkü geçmişte, bazı hırsızlar “göz” adı verilen barakaların arka duvarlarına bir delik açıp o gözlerden “sürme” adı verilen keresteleri çalarlarmış. Demek ki deyimin gerçek anlamı bambaşkaymış. Hlbuki bugün unutulmuş olan bu tersanecilik terimleri, kelimelerin temel anlamlarıyla anlaşılırsa bambaşka bir deyim ortaya çıkmış oluyor.

Bizi ilk duyduğumuzda yanıltan bir başka deyim de şudur: Eski çamlar bardak oldu. Şimdilerde bu deyimi “Eski camlar bardak oldu.” şeklinde söyleyenler de var. Öyle ya yeni nesiller bardakların ancak camdan olanlarını bilirler. Oysa eskiden bardaklar çam ağacından yapılırmış ve bu deyimdeki “bardak” da bugünkü “testi”, yani biz Irak Türkmenlerinin bildiği “küze“ veya “şerbe” demekmiş. Hikyesi de şöyle: Askerden dönen genç, evlerinin etrafındaki çam ağaçlarının kesilmiş olduğunu görür ve babasına sebebini sormuş. Babası da ona “Oğlum, eski çamlar bardak oldu. Onları kesip bardak yaptık. Sana da o bardakların parasını harçlık olarak gönderdik.” demiş.

Türkiye Türkçesinde ölümü anlatan pek çok sözle beraber birçok deyim de var. Ancak bunlar da zamanla bazı değişmelere uğramış. Bu sözlerden biri bir dua aslında: Toprağı bol olsun. Bu sözün, Türklerin İslamla müşerref olmalarından önce atalarımız tarafından ölenlerin ardından söylendiği anlatılır. Sebebi de eski Türklerde mezarların üstüne bolca toprak dökülüp bir yığın hline getirilmesidir. Bu yığın mezardaki cesede hırsızların ulaşıp onunla birlikte gömülmüş kıymetli eşyaları çalmalarını önlemek içinmiş. Fakat Türkler Müslüman olunca bu sefer “Kefenin cebi yok.” atasözüne uyarak ölülerini toprağa sade bir kefen beziyle verdiklerinden eski detler de unutulmuş; fakat gel zaman git zaman bu dua çevrelerinde yaşayan Hristiyanlar için kullanılır olmuş. Nitekim, Osmanlı döneminde Müslüman ölülerin ardından “Allah rahmet eylesin.”. Hristiyan ve diğer din azınlıklar için ölülerin ardından da Toprağı bol olsun veya Dinince dinlensin, denirmiş. Bu arada, Türkiye Türkçesinde ölümle ilgili bir diğer deyim de şudur: Temize havale etmek. Bu deyimin anlamı “ bir kişiyi öldürmek” tir. Bugünkü gençler bu deyimdeki “temiz” kelimesini “kirli olmayan” şeklinde anlayabilirler; ancak bilinmelidir ki burada kastedilen üst mahkeme anlamındaki “temyiz”dir. Yani Allah’ın kıyamet günüde hak ve batılı temyiz etmesi, ayırması anlatılmaktadır. Kıyamet gününde de en yüce mahkeme olan temyiz makamı kurulmayacak mıdır?

Gördüğünüz gibi deyimler, atasözleri, vb. kalıp ifadeler dünden bugüne gelirken ya anlam ya da şekil değiştiriyor. Bunda elbette kültürdeki değişmelerin önemli etkisi var. Dilimizdeki bu değişmeler bize dünden bugüne nasıl geldiğimizi de anlatır.

KAYNAKLAR:

Ömer CELEP, Dillerden Düşmeyen Deyimler ve Öyküleri, Akis Kitap yayınları, İstanbul 2012.

A. Turan Sinan, Deyimlerin Kısa Hikyeleri, Kesit yayınları, İstanbul 2016.

İskender Pala, İki Dirhem Bir Çekirdek, Kapı yayınları, İstanbul 208.

 

TÜRKMENELİ, 146/28-30

Bu yazı toplam 460 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim