• İstanbul 18 °C
  • Ankara 10 °C

“İstanbul Sözleşmesine Reddiye” (3)

Ahmet Doğan İLBEY

Madde 4-Temel haklar, eşitlik ve ayrım gözetmeme

3-İşbu sözleşme hükümlerinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel tercih, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın Taraflarca uygulanması güvence altına alınmıştır.

 

Böylece sözleşmeye göre “cinsel kimlik” ifadesi, herhangi bir sapıklıkta istikrar kazanmak anlamına gelmekte, “cinsel tercih” ifadesi ise günlük hayatta her türlü sapkın eğilimi deneme, istenilen her şeyi yapma imkanı oluşturmaktadır. Örneğin bir sapık şahıs, annesiyle veya kızıyla cinsel ilişki kurmak istediğini söylediğinde, “cinsel tercih” ifadesi ona koruma sağlayacaktır. Sapkınlığın boyutu artıp annesi yahut kızı da aynı eğilimi gösterirse, sözleşme bu sapkın ilişkiyi her iki tarafı da koruyacak şekilde teminat altına almaktadır. Burada ihtimalleri tek tek saymak kabil olmadığı gibi lüzumlu da değildir. Kaldı ki sadece ihtimalleri saymak bile insanın ruh dünyasını tahrip edecek kadar iğrençtir. Sözleşmenin 3. Maddesinin (f) fıkrası, tüm bu sapıklıkların 18 yaşından küçük kız çocukları için de geçerli olduğunu, yine dolaylı ve sinsi bir dille “kadın” kelimesi, 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar” şeklinde ifade etmektedir. Reşit olmamış kız çocuklarının da “kadın” kelimesine dahil olduğunu ifade eden hüküm, küçük yaşlardaki çocukların istedikleri gibi “cinsel tercih”te bulunabilmesini veya “cinsel kimlik” sahibi olmasını koruma altına almaktadır. Kız çocuklarının reşit olmadan önceki yaşlarında koruma altına alındığını iddia eden sözleşme, aynı zamanda küçük yaşlardaki çocukların her türlü sapıklığa meyletmesinin yolunu da açmış olmaktadır. Koruma altına aldığı nokta ise şiddet ve zorlama unsurunun men edilmesidir. Yani yaşları ne olursa olsun şiddet uygulanmamak kaydıyla, çocuklar da tüm sapkın eğilimler konusunda serbesttir. Öte yandan suni cinsiyet inşası ve sapık cinsel tercihlerin her yaşta serbest bırakılması ve koruma altına alınması, “psikolojik şiddet yasağı” ile bunlara karşı ebeveynin tedip etmesinin, hatta öfke emaresi bile göstermesinin yasaklanması, açık şekilde insan tabiatına karşı açılmış bir savaştır. Batı'da pedofiliyi meşru gören ve meşrulaştırmak isteyen kişi ve kurumların var olduğu âşikârken böyle bir sinsi dil örgüsüyle kamufle edilen sözleşmenin mazur görülebilecek ve savunulacak hiçbir tarafı bulunmmaktadır. İstanbul sözleşmesinde, öz itibariyle bir hak ve mükellefiyet listesi yapılmamıştır. Zira bu sözleşme, “İnsan Hakları Sözleşmesi” nevinden bir metin değildir. Bu durumda neden haklar ve mükellefiyetler listesinden (haritasından) bahsetmediğini sormak ve bu zaviyeden tenkit etmek doğru değildir. Ancak bununla birlikte sözleşmenin muhtevası, bir kısım haklara atıf yapmakta, buna mukabil tüm mükellefiyet listesini imha etmektedir. İşte meselenin hassas noktası, tüm mükellefiyet haritasınının imha edilmek istenmesidir. Sözleşmenin

 

4. Maddesinin 3. Fıkrası, erkek ve kadınların her türlü “cinsel tercih” ve “cinsel kimlik” sahibi olacağını söylemekle hiçbir hukuki ve ahlaki mükellefiyetin bulunmadığını ilan etmektedir. Erkek ve kadın bahsi ile bunlardan teşekkül eden aile meselesini mükellefiyetlerden tecrit etmek, hayatın tamamına derece derece tesir etme istidadına sahiptir. Bu ihtimalde mükellefiyetleri hayatın ciddi bir kısmından çekmiş olmak, aynı zamanda insan ve şahsiyet tarifinde de mükellefiyetleri ortadan kaldırmak demektir. Hayatta sınır yoksa, “insani sınır” da yok demektir.

 

Madde 4-Temel haklar, eşitlik ve ayrım gözetmeme

3-İşbu sözleşme hükümlerinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel tercih, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın Taraflarca uygulanması güvence altına alınmıştır.

 

Sözleşmenin 42. Madde 1. Fıkrası, içtimai hayatta “kültür, gelenek, din, görenek veya sözde “namus”un şiddet eylemlerinin gerekçesi olamayacağını ifade ediyor. Sözleşmenin 3. Maddesindeki “psikolojik şiddet” tabiri de hatırlanırsa, milletin hiçbir asli kıymetini ihlal, kızmanın (öfkelenmenin) bile mazereti olamayacaktır. Hatta sözleşmenin 42. Madde 1. Fıkrasındaki ifadeye göre millet, kendini oluşturan tüm asli ölçülerinin ihlal edilmesine karşı herhangi bir tavır alamayacak, kişi bu minvaldeki gerekçelerle eşine ve çocuğuna kızamayacak ve onların ıslahı için sözlü yahut fiili bir tedbir uygulayamayacaktır. Mezkûr fıkra şu şekildedir:

Madde 42-Sözde “namus” adına işlenen suçlar dahil olmak üzere kabul edilemez gerekçeler

1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde “namus”un bu eylemlerin gerekçesi olarak kabul edilmemesini sağlamak üzere gereken hukuki ve diğer tedbirleri alır. Bu özellikle, mağdurun kültürel, dini, sosyal veya geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını veya törelerini ihlal ettiği iddiasını da içerecektir.

 

Anlaşılacağı üzere sözleşme, tüm mükellefiyetleri kaldırmakta, mükellefiyetlerin kaynaklarını tahkir etmekte ve onları yok saymaktadır. Sözleşmede, açıkça kadınların her türlü ahlaksızlığı yapabileceği, milletin kabul ettiği tüm kıymet ölçülerini ihlal edebileceği; buna karşın söz konusu ihlali yapan kadınların hiçbir müeyyide ile karşılaşmayacağı dikte edilmektedir. Metinde, namus mefhumundan “sözde namus” diye bahsedilmesi, namus mevzuunu tamamen imha edici niteliktedir. “Sözde” tabirinin anlamı, aslında olmayan ama muhayyel olarak kabul edilen şey demektir. “Sözde namus” ifadesini kullanmak, namusu yok saymaktır. Elbetteki namus mefhumunu, haksız yere şiddet göstermenin ve hatta cinayet işlenmenin gerekçesi olarak kabul etmek mümkün değildir ancak münferit şiddet olayları bahane edilerek kutsal mefhumlarımıza savaş açılmasına da asla razı olunamaz. Sözleşmenin dil ve üslubundaki bu tür sinsi manevralar, okuyucular tarafından onun net bir şekilde anlaşılmasına, amaç ve kapsamının tam olarak idrâk edilmesine mani olmaktadır. Unutulmamalıdır ki mükellefiyetsiz hak sadece hayvanlara mahsustur. Hayvanların da mesela yaşama hakkı vardır ama o hakkın karşılığında hiçbir mükellefiyeti bulunmamaktadır.

9-Mükellefiyetten bahsetmeyen hak iddiası, mütemadi çatışma (şiddet) sebebidir.

 

(…) İstanbul sözleşmesi, zımnen kadınların tüm mükellefiyetlerini ortadan kaldırmakta, buna mukabil onları her türlü ahlaksızlığı yapabilme hakkıyla teçhiz etmektedir. Hak ve mükellefiyet kaynağı olan dini (İslam'ı), kültürü, örfü, adeti, geleneği, namusu herhangi bir davranışının sebebi olmaktan çıkarmakta, onları ihlal etme hürriyeti tanımaktadır. Sözleşmeye göre, örneğin bir kadın, evine yabancı bir erkeği alıp onunla zina edebilecek; fakat karısını bu ahlaksız fiili gerçekleştirirken yakalayan koca, “psikolojik şiddet” yasaklandığı için öfkelenemeyecek ve ses çıkaramayacaktır. Yani bu örnekteki erkek eşine, “Ne yapıyorsun? Bu ne namussuzluk?” diyemeyecektir. Dahası kadın, cinsel tercihinin kocası dışındaki erkeklerle de istediği zaman ilişki yaşama şeklinde olduğunu beyan ederse, İstanbul sözleşmesine göre yapılan fiil çirkin de suç da değildir. Böyle bir durumla karşılaşan bir erkek, bu sözleşmesi ile bağlanır ve tepkisizliğe mahkum edilirse; kuşkusuz tabiatı bozulacak ve bir müddet sonra etrafa her türlü tehlikeyi saçması mümkün bir bomba haline gelecektir. Yine bir kadının, örneğin lezbiyen ilişki şeklindeki sapıklığına, başta kocası olmak üzere bütün toplum -İstanbul sözleşmesine göre- gülümsemek zorundadır. Kezâ on sekiz yaşından küçük kız çocuğu, eve bir erkek alsa ve onunla zina yapsa, hatta sapık cinsel ilişkilere girse, -şayet rızası ile yapıyorsa- annesi ve babası buna müsaade etmek zorundadır. Bu çerçevede İstanbul sözleşmesi şiddeti önlemeye değil; aile ve cemiyeti kesintisiz bir şiddetin içine düşürerek çatıştırmaya sebep olacak bir muhtevaya sahiptir. Hatta çatışmayı sadece teşvik eden değil, çatışmaya icbar eden bir sözleşme hüviyetindedir. Halihazırda, çok şükür ki milletimiz İstanbul sözleşmesiyle alan açılan ahlaksızlıklara meyletmediği için yukarıdaki misaller gerçekleşmemekte veya istisna kabilinden çok az gerçekleşmektedir. Fakat diğer yandan, hukuk ve polis yoluyla uygulanan İstanbul sözleşmesi ahlaksızlığın yolunu açmakta ve fuhşiyatı yaygınlaştırmakta; fuhşiyatın türlü çeşidine meyledecek olanları da teminat altına almaktadır. Milletimizin ahlaki yapısının halen ayakta durmasından dolayı ağır zararları şimdilik ortaya çıkmayan bu sözleşme bir an önce iptal edilmelidir. Aksi takdirde sözleşmenin uygulanması yaygınlaştıkça milletin yok oluş süreci hızlanacaktır. Sözleşmenin birçok maddesi yukarıda bahsi edilen misallerin gerçekleşmesini mümkün kılmaktadır. Burada iki tanesini tekrar hatırlatalım;

Madde 4-Temel haklar, eşitlik ve ayrım gözetmeme

3-İşbu sözleşme hükümlerinin cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka görüşe sahip olma, ulusal veya sosyal menşe, bir ulusal azınlıkla bağ, mülkiyet, doğum, cinsel tercih, cinsel kimlik, yaş, sağlık durumu, engellilik, medeni hal, göçmen ya da mülteci olma durumu veya başka statüler temelinde herhangi bir ayrımcılık olmaksızın Taraflarca uygulanması güvence altına alınmıştır.

Madde 42-Sözde “namus” adına işlenen suçlar dahil olmak üzere kabul edilemez gerekçeler

1-Taraflar, işbu Sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eyleminin gerçekleşmesini müteakiben başlatılan cezai işlemlerde kültür, gelenek, din, görenek veya sözde “namus”un bu eylemlerin gerekçesi olarak kabul edilmemesini sağlamak üzere gereken hukuki ve diğer tedbirleri alır. Bu özellikle, mağdurun kültürel, dini, sosyal veya geleneksel olarak kabul gören uygun davranış normlarını veya törelerini ihlal ettiği iddiasını da içerecektir.

10-İnsanın varoluş süreci “şahsiyet” inşasıdır; şahsiyet, kültürün, insan ferdinde vücut bulmuş halidir.

 

(…) Namus, ahlakın özet ifadesi, ahlak ise namusun tafsilatlı izahıdır. Sözleşmede, -yukarıda bahsi geçen- “Sözde namus” tabiriyle namus mefhumunu ve mükellefiyeti safdışı bırakılmakta, insanın şahsiyet inşası engellenmektedir. Dolayısıyla İstanbul sözleşmesi, milletimizin tüm ölçülerini, ölçü haznelerini iptal eden, imha eden, yok sayan, tesirini ortadan kaldırmaya çalışan bir muhtevaya sahiptir. Esasen “şahsiyet”, zaten kavgayı, çatışmayı, şiddeti reddeden bir insani varoluş seviyesidir. İnsanları şahsiyetten mahrum bırakmak, şahsiyet inşa yollarını ve kaynaklarını kesmek, onları menfi hisleri ile baş başa bırakmaktır. Hissi terbiyeyi bilmeyen Batı kültürü; milletleri sahip oldukları ölçüler manzumesinden uzaklaştırdığında, onları vahşi duygularının esiri haline getirecektir. Bu noktadan sonra şiddeti önlemek kabil değildir. Tam aksine insanı bu noktaya getirmek, şiddeti teşvik ve tahrik etmektir.

11-Erkek şahsiyeti ve kadın şahsiyeti tariflerimiz kendi medeniyet esaslarımıza tabidir; yabancıların tarif ettiği insan olmayı reddediyoruz.

 

İnsan iki cins olarak yaratılmıştır, insanın tarifi, iki cinsin birbirini ikmal edici tarifiyle mümkündür. İki cinsi (erkek ve kadını) ayrı ayrı tarif etmek, birbirinden müstakil hale getirmeyi gerektirmez, iki cinsin birbirinden müstakil hale getirilmesi, insan bütünlüğüne ve toplam insan tarifine ulaşmaya mani olacaktır. İki cins birbirinden bağımsız olarak tarif edilirse varoluşları da bağımsız olacaktır. Birbirinden müstakil olarak gerçekleştirilmesi teşvik edilen varoluş ise, insanın toplamına ulaşmayı imkansız kılacaktır. İki cinsin olması, iki şahsiyet tarifini ihtiyaç haline getirir. Bununla beraber erkek ve kadın şahsiyetlerinin tarifleri, aynı iki cinsin tarifinde olduğu gibi birbirini ikmal etme şartına bağlıdır. Zira erkek ve kadın şahsiyetlerinin birbirini ikmal edici şekildeki tarifleriyle birlikte aile ve cemiyet meydana gelmekte, yani hayatın altyapısı oluşmaktadır. Birbirini ikmal edici tariflerden uzaklaşılır ve müstakil tariflere ulaşılırsa, birbirine olan ihtiyaçları insani çerçeveden çıkar ve ticari sahaya intikal eder. Batının bugün geldiği nokta da tam olarak budur. Batı kültürü, erkek ile kadın arasındaki irtibat ve münasebeti profesyonel sahaya taşımakta, birbirine olan ihtiyaçlarını ticari bir mesele haline getirmektedir. Gece kulüplerinden eskort servislerine, reklam malzemesi olarak kullanmaktan düşük ücretli iş gücü sağlamaya yönelik sömürüye kadar; Batı, erkek ile kadın arasındaki münasebeti ticari alana taşımış ve iki cins arasındaki “insani” bütünlüğü tamamen kaybetmiştir. Müslüman milletimiz böyle bir şeyi asla kabul etmeyecektir. İstanbul sözleşmesinde “şahsiyet” meselesinden bahsedilmemekte fakat erkek ve kadın tariflerine dolaylı olarak temas edilmekte; bu arada onların neleri yapıp neleri yapamayacağının listesi dikte edilmektedir. Sözleşmenin sadece kadından bahsediyor gibi görünmesi aldatıcıdır. Zira kadını tarif eden bir sözleşme, aynı zamanda erkeği de tarif etmektedir. Nitekim hayat birlikte yaşanmaktadır ve birinin ne olduğunun söylenmesi, diğerinin de ne olduğunun veya ne olması gerektiğinin söylenmesidir. Kısacası kadından bahsediyor gibi lanse edilen sözleşme, baştan sona erkeklerin neleri yapmaması gerektiğine dair emirlerle doludur. Bu itibarla İstanbul sözleşmesini imzalamak, Batı kültürünün erkek ve kadın tariflerini kabul etmektir. Zira neticede Batı kültürünün insan telakkisini kabule kadar giden illiyet silsilesi mevcuttur. Yabancı kültürün insan telakkisini ithal etmek ve onu “üstün ölçüler manzumesi” olarak kabul etmek bir millet için intihardan başka bir şey değildir. (…)

12-Aile, cemiyet ve milletin tohumudur; tohum neyse mahsul odur.

 

Aile müessesesi içtimai meselelerden birisidir ama cemiyetin temelidir. Cemiyet ve hayatın “mevzu haritası” çıkarıldığında, “aile” meselesi de başlıklardan bir başlık olarak görünür ama kıymet ve tesiri bakımından “tohum” mahiyetindedir. Bu sebeple aile meselesini, içtimai meselelerden “birisi” olarak görmek, kıymetini ve tesirini anlamamaktır. (…)İstanbul sözleşmesi hem aileden ve ailenin bir unsuru olarak kadından bahsetmekte hem de aile olmamış (evlenmemiş) kadın ile hayatın tamamından bahsetmektedir. Aileden bahsettiği yerde tabii olarak erkekten de söz etmekte; aile dışındaki tüm maddeleriyle erkeklerin kadınlara ve sair “cinsel tercih” ve “cinsel kimlik” gibi sapkınlıklara nasıl davranması gerektiğini dikte etmektedir. Özet olarak sözleşme, tüm milletten ve milletin tüm hayatından bahsetmektedir, yani içtimai meselelerin “birisinden” bahsetmemektedir. Bu sebeple sözleşmeyle, tüm millete şamil bir kültürel kapitülasyon kurmuştur. Dolayısıyla buna, sadece kadına şiddeti önlemeye yönelik bir sözleşme olarak bakmak imkan haricindedir. Sözleşme; dinin, kültürün, örf ve adetin aile müessesesi üzerindeki her türlü tasarrufunu ortadan kaldırmakta ve kendi tasarrufunu inşa ve ilan etmektedir. Böylece aile müessesesi ve ailelerden oluşan millet toplamı, kendi milli kıymet ölçülerinden uzaklaştırılmakta ve Batı kültürünün hakimiyetine emanet edilmektedir.  Sözleşmede, “Tanımlar” başlığını taşıyan 3. Maddenin (a) fıkrasında “psikolojik şiddet” tabiri teklif edilmekte, bununla aileyi oluşturan unsurların birbiri üzerindeki tüm takip, tashih, tenkit, teftiş ve teklif imkanı ortadan kaldırılmaktadır.

Madde 3-Tanımlar

a-“kadına yönelik şiddet”, bir insan hakları ihlali ve kadınlara yönelik ayrımcılığın bir biçimi olarak anlaşılmaktadır ve ister kamusal ister özel alanda meydana gelsin, kadına fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik acı veya ıstırap veren veya verebilecek olan cinsiyete dayalı her türlü eylem ve eylemlerle tehdit etme, zorlama veya keyfi olarak özgürlükten yoksun bırakma anlamına gelir.

 

(…) “Cinsiyete dayalı her türlü eylem” ne demektir? Eylem nasıl olunca cinsiyete dayanmaktadır? Bunlar müphem bırakılmıştır ve her türlü ifsada açık şekilde yorumu kabildir. Sözleşme bir bütün olarak kadını “mutlak dokunulmaz” kılmaktadır. Mutlak dokunulmazlık veya mutlak imtiyaz kimse için hak değildir. Örneğin trafikte bir serseri, diğer otomobildeki erkeği öldürse ve kadını da eliyle itse, hadisenin “kadına şiddet” kısmı ayyuka çıkarılmakta ama erkeğe matuf cinayet umursanmamaktadır. Oysa mesele kadın veya erkekle değil, o serserinin ahlak ve şahsiyet zafiyetiyle ilgilidir. Aynı maddenin (b) fıkrası, “hane” ifadesini kullanarak, aile olmadan, yani nikahlanmadan aynı evde yaşamayı meşru ve makbul kabul etmekte, böylece erkek ve kadının birlikte yaşamasının tek yolunun aile müessesesi olmadığını zihinlere yerleştirmektedir.

b-“Aile içi şiddet”, aile içerisinde veya hanede, mağdur faille aynı evi paylaşsa da paylaşmasa da eski veya şimdiki eşler veya partnerler arasında meydana gelen her türlü fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik şiddet eylemi anlamına gelir.

Aynı maddenin (c) fıkrası ise “toplumsal cinsiyet” tarifini yapmaktadır.

c-“Toplumsal cinsiyet”, kadın ve erkek için toplum tarafından uygun görülen ve sosyal olarak inşa edilen roller, davranışlar, eylemler ve nitelikler anlamına gelir.

Toplum tarafından uygun görülen rolün ne olduğu muğlaktır. Söylenmek istenen şeyin; toplumun sinsi planlarla yavaş yavaş değiştirildiği ve bu operasyon bitince, toplumun uygun gördüğü rol neyse herkesin ona bürünmeye icbar edileceği olduğunu düşünmek için pekçok sebebimiz bulunmakatdır. Operasyondan geçmiş; İslâmi bakış açısı, zihnî yapısı ve cinsel kimliği kısmen bozulmuş, kısmen tahrip edilmiş bir toplumdaki kadınlara kadın, erkeklere erkek rolü biçilmeyeceğini öngörmek zor değildir. Öte yandan “Partner” kelimesiyle gayrimeşru olan meşru ilan edilmektedir. Yine sözleşmenin ihtiva ettiği sinsi dilin bir gereği olarak; Aile müessesesi çözülmek, çökertilmek istendiği halde “aile” gibi kutsal bir kavramın kapsamına nikahsız birliktelikler de dahil edilmektedir. İlk hedef olarak aile mefhumu çiğnenmek istenildiği halde, bu kudsî kavram yine sözleşme lehine kullanılmış ve alet edilmeye yeltenilmiştir.

 

Gayet tabiidir ki, her millet, kendi kültürüne göre erkek ve kadın şahsiyet tariflerini yapacak ve bunlarla ilgili belli bir çerçeve oluşturacaktır. Fakat sözleşme bu tarifi peşinen yapmakta ve 12. maddesinde bu tarife uygun davranışları değiştirmeyi emretmektedir. Aynı maddenin (f) fıkrasında, “kadın” kelimesinin 18 yaş altı kız çocuklarını da kapsadığı “kadın” kelimesi, 18 yaşın altındaki kız çocuklarını da kapsar.” ifadesiyle kaydedilmiştir. Tanımlar başlığı taşıyan 3. Maddede, içtimai meselelere dair muhtelif tarifleri yapan sözleşme, aslında kültürel kapitülasyonu, tarifler kısmında başlatmaktadır. Sözleşme, 12. Maddesinin 1. Fıkrasında, devletin, milli kaynaklara dayalı asırlar boyunca oluşan davranış modellerinin değişimini sağlamak için gerekli tedbirleri almasını emretmektedir. Fıkra şöyledir: (ilbeyali@hotmail.com)

Bu yazı toplam 74 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim