Tanpınar, Beş Şehir’de Erzurum’a üç farklı kapıdan girdiğini söyler. Yanlış hatırlamıyorsam Erzurum’a Tanpınar’dan daha çok gelip gitmiş ancak onun kadar kalıp yaşamamışım. Tanpınar’ı Erzurum yazısında anmak kadar doğal bir şey olamaz; çünkü Beş Şehir anlatısında uzunca yer tutar. Ayrıca onun gibi farklı kapılardan da girmedim, çünkü onun geldiği zaman ayakta olan kapılar bugün yok. Tanpınar, Erzurum’a kışın gelişini Erzincan’dan gelen üzümün müjdelediğini söylüyor. Zira Erzincan üzümüyle meşhur bir şehir. Dolayısıyla Erzurum ile Erzincan arasında komşuluk ilişkisinden daha öte bağlar olduğunu düşünüyorum. Örneğin Nurettin Topçu’nun babasının Erzurum, annesinin Erzincanlı olması gibi… Komşuluk, akrabalık, kız alıp vermeler gibi bir sürü ilişki…

Uçaktan iner inmez doğrudan TYB Şubesine gidip yazar dostlarımızı ziyaret ediyoruz. Şubenin bulunduğu binanın bir katı MTTB, diğer katı TYB Şubesi, bir diğer katı ise D. Mehmet Doğan Kütüphanesi. Vefatından sonra Mehmet abinin yokluğunu her seyahatimde derin bir şekilde hissediyorum. Erzurum’da bunu daha bir hissettim, çünkü Mehmet Doğan’ın İstanbul’dan sonra en çok ziyaret ettiği şehirlerin başında Erzurum geliyordu. Ondan sonra Konya ve Urfa’yı sayabiliriz. Ayrıca henüz Ankara’ya yerleşmeden önce nedense ben onu hep Erzurumlu sanıyordum. Hatta bir defasında kendisine de söylemiştim: “Birçok kişi beni Erzurumlu sanıyor,” demişti. Yakın arkadaşları Erzurumluydu ve Erzurum ile ilgili çok espri yapardı. Hatta Erzurumluların milliyetçiliklerini “serhat şehri refleksi” olarak değerlendirirdi. Geçen yıl Topçu Sempozyumu dolayısıyla Erzurum’a akşam gelmiş, ertesi gün dönmüştüm. Kış ayıydı ve şehri gezecek zamanım olmamıştı. Bu defa Erzincan’daki “Topçu Felsefe Günleri” nedeniyle TYB Genel Başkanı M. Enes Kala, Mahmut Erdemir, Yunus Emre Altunbaş, Yahya.... Mustafa Ekici ve ben Erzurum’a havayoluyla gelmiştik. Karayoluyla Erzincan’a hareket edeceğiz. Şubede çay ve sohbetten sonra Erzincan’a hareket ettik.
Yanılmıyorsam Erzincan’a bu dördüncü gelişim. Bir keresinde “Kültür Kervanı” programı, bir diğerinde şubenin açılışı, bir diğeri de şiir etkinliği... Erzincan’a da Erzurum gibi hem karayolu hem havayoluyla geliş gidişlerim oldu. Bir şehre karayoluyla girmek ile havayoluyla gitmek arasında fark var. İlkinde şehri parçadan, diğerinde bütünden görüyorsunuz. Bu da size şehri daha yakından tanıma imkânı sağlıyor… Eskiden bir şehri kuşbakışı görmek için kaleden bakmak gerekiyordu. Şimdi artık uçak yolculukları yapıldığı için şehri daha yüksekten, daha küresel görmek imkânı buluyorsunuz. Bu da şehri fiziki olarak tanımlamada size ipuçları veriyor…
Arapça arz; yer, toprak, diyar demek. Erzurum, Arz-ı Rum yani Rumların yaşadığı yer, Rum şehri anlamına geliyor. Ayrıca Rum sözcüğünün eskiden “Anadolu” anlamında kullanıldığını unutmamak gerekir. Kaynaklarda Erzincan isminin Eriza ve Aziris adlarından türetilmiş olduğu yazıyor. Bana göre Erzincan, tıpkı Erzurum gibi Arz-ı Can yani canların yeri, canların diyarı anlamına geliyor. Zaten bugün şehre “Can Erzincan” diyorlar. Canlar şehri; çünkü ermişi, şairi, gönül insanı çok olan bir şehir. Dolayısıyla böyle bir şehre “can” yani dost sıfatının yakıştırılması oldukça anlamlı...
Erzincan Şube Başkanımız İbrahim Halil Özdemir'in Üzümlü'deki bağına indik. Üzümlü’deki bağa daha önce Mehmet Doğan abiyle gelmiştim. Yanılmıyotsam güze mevsimiydi. Hasattan geriye sadece üzüm kalmıştı. Bağa vardığımızda bizden önce Konya’dan Ahmet Köseoğlu, Ordu’dan Gökhan Akçiçek, Urfa’dan Mahmut Kaya, Mehmet Sarmış ve Vehbi Uzundağ gelmişlerdi. Bağ evinin önünde su dolu havuz dikkatimi çekiyor. Şörtüm olmadıpı için yüzemiyorum. Gökhan Akçiçek hepimizin yerine havuza giriyor. Ne de olsa Karadeniz uşağı. Ağaçlar yemyeşil, dallar kirazlardan dolayı kıpkırmızı.ibrahim Halil Bey'in karpuz ikramından sonra dalından kopardığımız kirazları yiyoruz. Çok güzel ve tatlı. Tabi bir de meyveyi dalında yemenin zevki bambaşka. Vişne, dut, sarı kiraz, elma ve başka meyveler... Kiraz mevsimi olduğu için hepimiz kiraza dadandık.
Erzincan Şubesi’nde yapılan toplantıdan sonra akşam şiir şöleni yapıldı. Özellikle Erzincanlı şairlerin şiirlerinde Erzincan’ın o kültürel derinliğini ve içtenliğini gördüm. Örneğin İbrahim Halil Bey’in okuduğu şiirde Erzincanlı önemli şair ve yazarların adı geçiyordu. Bir mısrasında Sedat Yenigün’ün adı, bir başka mıraında Mustafa Kutlu'nun... Şahsen Sedat Yenigün’ü biliyordum ama Erzincanlı olduğunu bilmiyormuşum. 70’li yıllarda İslamcı çevrelerde oldukça hareketli bir isim. Ben onu şehadetinden yıllar sonra ilk kez adına açılan yarışmalarda tanımıştım. 1980’de İstanbul’da şehit edilmişti. 80’li yıllarda İslami camianın iki şehidinden biri Metin Yüksel, diğeri Sedat Yenigün’dür. Erzincanlı denilince benim ilk aklıma Rıfkı Kaymaz geliyor. Rıfkı Kaymaz ile ilk defa Ankara'da tanışmışyım. 2008 yılından itibaren TYB’nin birçok faaliyetinde birlikte olmuştum. Oldukça hâlim, selim bir insandı. Bana göre 21. yüzyılda bir derviş, bir ermişti… Vefatı anısına çıkan kitabı ben hazırlamıştım. Çok geç tanışıp ancak çok erken kaybettiğim güzel insanlardan biriydi. Bir de kitaplarından tanıdığım Erzincanlılar var; Ahmet Kutsi Tecer, Mustafa Kutlu, Cihan Aktaş, Ümit Aktaş. Kutlu ile Cihan Aktaş, hikâyelerini severek okuduğum iki yazar. Ümit Aktaş’ı daha çok fikir kitaplarından tanıyordum. Daha sonra Cihan Hanım’la TYB’nin birkaç programında birlikte olduk. En son Urfa’da Gümrük Hanı’nda karşılaşmış, kendisine Yeşilçam’ın İmgeleri kitabımı hediye etmiştim. Erzincanlılar sıcakkanlı, şehirlerinden mülhem isimleriyle candan insanlar. Yazarları da öyledir. Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki içtenlik ve mistik derinlik herkesi etkiler. Onun hikâyelerini okuduğunuzda dış dünya ile bağınız kesilir adeta.

Şubeler toplantısından sonra ikindiye doğru Şeyma Özgüllerin bahçelerine gittik. Bahçe diyorum çünkü üzüm yanında her türlü meyve ve sebze var. Bağ sözcüğü burayı anlatmada aciz kalır. Çok güzel bir bahçe. Ağaçlarda kiraz pek kalmamıştı ama şeftali, dut ve kayısı dallardan sarkıypr. Şeref Başkanımız Musa Kazım Hocanın rehberliğinde dut, kayısı yedik. Salatalık topladık. Şeftaliler henüz kızarmıştı ve dalları secdeye varırcasına aşağı doğru sarkıyordu. Taze salatalıkları dalından koparıp yemenin başka bir tadı vardı. Ayrıca Şeyda Hanımlar çok zengin bir sofra hazırlamışlardı. Şahsen böyle bir bahçede bir mevsim kalıp roman yazmak ne çok isterdim. Benim çocukluğumdaki Urfa bağlarına benziyor. Suların arıklardan aktığı, meyvelerin dallardan sarktığı, cırcır seslerinin koro halinde adeta bir senfoniye dönüştüğü bahçe, bizi modern dünyanın gürültüsünden uzaklaştırıp kadim zamanların sessizliğine ve sakinliğine götürüyor. Bir anda sanki geriye doğru, modern zamanlardan klasik zamanlara yolculuk yapmış gibiydim. Ayrıca geldiğimiz günden beri serin ve rüzgârlı hava insanın ruhunu okşuyor adeta…
Erzincan ortası ova, etrafı dağlık. Dağlar öyle böyle dağlar değil. Baktığınızda ucu bulutlara değen dağlar. Yazın temmuzunda dahi erimeyen, dağların yamacında ayna gibi parlayan karlar… Sokakları yatay ve paralel bir şekilde birbirini kesiyor. Örneğin çıkmaz sokak yok bu şehirde. Şehirciliği beceremeyen son devir mimarlar yahut zorlama Doğu güzellemesi yapanlar, çıkmaz sokağı mahremiyetle açıklıyorlar. Yolun gelip bir noktada körelmesi ne zaman mahremiyet oldu? Bir şehirde çıkmaz sokak yoksa, şehircilik ve mimari anlayışı güçlü demektir. Mesela şehircilikte zirve Roma'da çıkmaz sokak yoktur. Bizimkiler kadim şehirlerin üzerine modern şehri oturttuklarından dolayı şehircililte çuvallamışlardır. Özgün bir şehircilik anlayışı ortaya koyamayanlar, özgün ve kadım şehirleri bozarlar. Tahrip ederler. Bugünkü Anadolu şehirleri mimarların ve şehir plancılarının cehaleti, siyasilerin rsnt kaygısı yüzünden tahrip edilmiştir. Yıkılmıştır. Ucubeye dönüşmüştür. Doğu veya batı anlayışına göre inşa edilmiş kadim şehirleri modern şehir anlayışıyla dönüştürmek mümkün değildir. Çünkü mantalite farkı vardır. Kadim şehirler insani bir amaca yönelik inşa edilmiştir. Modern şehirler ise maddi yani canlı olmayan kapital bir amaca yönelik inşa edilmektedir. Bu yüzden şehirler insaniliğini, özgünlüğünü kaybediyor. Çıkmaz sokağı olmayan kadim şehirlerde çıkmaz sokaklar oluşuyor. Şehircilik bağlamında örnek alınacak şehirlerden biri bence Erzincan. Yıkım ve acılardan sonra kurulmuş bir şehir. Geçmişten ders almış bir şehir. Yeni bir şehir. Türkiye’nin en genç, ama yaşadıklarıyla en acılı şehri. 1939 depreminden sonra 1992 yılında ikinci bir deprem yaşamış. Şehir modern bir şekilde yeniden inşa edilmiş. Evler üç veya dört katlı.
Erzincan; babamdan üç yaş küçük, annemden dokuz yaş büyük. Benden yirmi yedi yaş büyük. Benimle babam arasındaki kadar yaş farkı var aramızda. Tabii Erzincan’ın “yeni şehir” olması, kaderinin depremle yazılmasından dolayıdır. Birbyüz yıl içinde iki büyük deprem! Halkın deyişiyle büyük felaket! Şehir kim bilir kaç kez yer değiştirmiş.
Dağların çevrelediği geniş bir ovaya kurulmuş şehir. Dümdüz ova yemyeşil ve sulak. Sokaklarından, bahçelerinden, çeşmelerinden sular çağlıyor. Suları soğuk ve bıçak gibi keskin! 1939 büyük depreminden sonra 1992’de ikinci büyük bir deprem yaşamış. Tabii dünya tarihine mal olan 1939 depremi hafızalara “Büyük Felaket” olarak kazınmış. Bu deprem üzerine şairler, ozanlar, yazarlar destanlar, ağıtlar yazmış. Osman Yüksel’in “Erzincan Destanı” şiiri bu depremin büyüklüğünü ve acısını en güzel dile getiren şiirlerin başında gelir. Bu uzun destandan birkaç kıta:
Yüce dağlarında sünbül biterdi,
Yeşil bağlarında bülbül öterdi,
Dün bacalarında duman tüterdi,
Bugün ne hâllere döndün Erzincan?
Sabahı görmeden öldün Erzincan!
Bu yaz kırlarında çiçek açmasın,
Şahin yuva kurup kuşlar uçmasın,
Bahçendeki güller koku saçmasın,
Bahara ermeden n'oldun Erzincan?
Daha yeşermeden soldun Erzincan!
Ağlarım ağlarım dertlerim bitmez,
Yazayım desem de kâğıtlar yetmez!
Bu dert, bu acılar gözümden gitmez!
Ağlaya ağlaya bittim Erzincan!
Sencileyin çöktüm gittim Erzincan!
Osman Yüksel’in Erzincan Destanı şiiri, Anadolu’nun bu şehrin acısına ortaklığının ifadesidir. Aynı şekilde Ahmet Muhip Dıranas’ın Erzincan’da öğretmenlik yaparken yazmış olduğu Fahriye Abla şiiri de Anadolu çocuklarının platonik aşklarının ifadesidir.

*
Üçüncü gün, yani cumartesi günü Kemaliye’ye gidiyoruz. İliç ilçesinden geçiyoruz. Yolumuzun üzerinde Mustafa Kutlu’nun çocukluğunun geçtiği köyü görüyoruz. İbrahim Halil Bey, Kutlu’nun babasının nahiye müdürlüğü yaptığı Kuruçay köyünü işaret ederek, “Burada Kutlu’nun çocukluğu geçmiş,” diyor. Babasının memuriyeti dolayısıyla Kutlu burada yaşamış. Kutlu’nun hikâyelerinde tren ve istasyonların yer almasının sebebi işte burada yaşadıkları. Çünkü o hikâyeler ancak yaşanılarak yazılabilir. Yollar dolambaçlı, dağ yolları. Dağların eteklerinden geçiyoruz. Bazı yerlerde iki araç zor geçiyor. Aynı zamanda dağlar şehre ayrı bir güzellik veriyor. Daha doğrusu dağlar şehrin şahsiyeti, şehrin gücü, ihtişamı. Sarp dağlar öylesine ihtişamlı ki, heybetleriyle insanların üstünde iktidar kuruyor. Şehrin bir tarafı Munzur Dağları. Munzur Dağları Tunceli ile Erzincan’ı birbirinden bölen dağlar; bir sınır çizgisi gibi. Dağın bir yanı Erzincan, öbür yanı Tunceli… Munzur deyince aklıma Ahmet Arif’in şiiri geliyor:
Çiçekdağı kıtlık, kıran,
Gül açmaz, çağla dökmez.
Vurur alnım şakına
Vurur çakmaktaşı kayalarıyla
Küfrünü, Medetsiz, Munzur.
Şahmurat Suyu kan akar
Ve ben şairim.
Altın madenlerinin olduğu İliç ilçesinden geçiyoruz. Takın zamanda yaşanan toprak kayması yüzünden buradaki altın madeni kapatılmış. Aslında bu madenden altın çıkarılması yeni bir olay değil. Yüzyıl önce de Ermeniler buradan altın çıkarıyorlarmış. Bugün büyük firmalar çıkarıyor.
Yol boyunca İbrahim Halil Bey bize geçtiğimiz yerleri anlatıyor. Karşı dağları işaret ederek, “Burası Hagop Mıntzuri, diğer adıyla Hagop Demirciyan’ın köyü,” diyor. Ardından Fırat’ın Öte Yanı adlı hikâye kitabının yazarı olduğunu ve bu hikâyelerinde buraları anlattığını söylüyor. Hagop, Armutlu köyünde doğmuş; Aşağı Armutlu, Yukarı Armutlu diye iki Ermeni köyü varmış. Onun Tamam Mama adlı hikâyesinden bahsediyor. Hagop’un o hikâyesinde Ermeni kadınların Müslüman kadınlar gibi örtündüğünü yazdığını söylüyor. Eğin’e giriyoruz. Loş ışıklar altında, ışık ve karanlığın iç içe geçtiği insan eliyle kazılmış tünellerin içinden geçiyoruz. Eski adı Eğin, yeni adı Kemaliye’ye varıyoruz. Şehrin meydanına arabamız park ediyor. Biz Şehir Kulübü’nde çay içiyoruz. Kaymakam bey bizi karşılıyor; daha sonra vali yardımcısı iştirak ediyor. Her şehirde olduğu gibi Eğin’in kaynak kişisi, yerel tarihçisi bize Eğin’deki bitki ve hayvan türlerinden bahsediyor. Yüzlerce bitki ve hayvan türü olduğunu söylüyor. Ayrıca Eğin Meslek Yüksekokulu’nun kampüsünün içinde bitki ve hayvan türlerinin sergilendiği büyük bir müze olduğunu anlatıyor.
Kaymakam beyin verdiği bilgiye göre Eğin'in altmış bir köyü, on bir mahallesi var. Sarıçiçek Dağı. Rakım yüksekliği 850-950 metre arasında. Sarıçiçek hattı üçe ayrılıyor. En büyük hattı Karasu Çayı-Murat hattı. Bunların birleşiminden Fırat doğuyor. Eğin için "Suyu en iyi kullanan şehir" tanımlaması yapmışlsr. On su değirmeni var, üç tanesi çalışabilir durumdaymış. Aynı zamanda İpekyolu güzergâhı. Ayrıca burası Mevlâna ailesinin geçtiği yol. Mevlâna ailesi Kemaliye’den geçiyor. Hatta bazı kaynaklarda Erzincan’da iki yıl kaldığı söyleniyor. Ahmet Köseoğlu ise Mevlâna’nın bacısının mezarının burada olduğunu ve Örüklü Bacı diye bilindiğini söylüyor.
İpekyolu güzergâhı, Mevlâna’nın geçtiği yol deyince benim aklıma Şevket Süreyya Aydemir’in Suyu Arayan Adam hatıratı geliyor. O hatıratta Şevket Süreyya, I. Dünya Savaşı sırasında Kafkas Cephesi'ne giden zorlu yolculuğunu, bölgedeki savaş atmosferini, Anadolu’nun çoraklığını ve halkın yoksulluğunu akıcı bir dille anlatıyor. Erzincan’dan Erzurum’a ve cepheye giden yolların bozuk düzen izlerden ibaret olduğunu, ne demiryolu ne de motorlu araç bulunduğunu, bölgedeki çatışmalar ve ilerleyiş sırasında karşılaşılan yıkımları, Taşnak komitacılarının faaliyetlerini ve savaşın yarattığı acı tabloyu gözler önüne seriyor. Bu dağların nasıl geçit vermediğini ve isyanlara mekân olduğunu anlatıyor. Aydemir'in müthiş üslubu büyüleyici anlatımını okuduğumda, özellikle Kayseri bölünümünde acı duymuş, Erzincan bölümündeki anlatısında ise ürpermiştim... Darp dağları görünce Aydemir'in anlatısının ne denli yerinde ve nedenli gerçekçi olduğunu daha bir anladım.
Şehir Kulübü’nden kalktıktan sonra Nurettin Topçu Sokağı’nın açılışı yapılıyor. Sokağın açılışını Vali bey adına vali yardımcısı, kaymakam bey, TYB Şeref Başkanı Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan, TYB Başkanı M. Enes Kala ve belediye başkanı birlikte gerçekleştiriyor. Sokak adını çiviyle duvara monte ediyorlar. Daha sonra orada bulunan herkesin çiviyi çakmasını istiyorlar. Birçok yazar arkadaş çiviye çekiç vuruyor… Sonra kaymakam beyin eşliğinde Eğin’in sokaklarını dolaşıyoruz.
Tarihi sokaklar, sakin bir şehir. Büyük ihtimalle yakın tarihte Eğin de sakin şehirler arasına dahil edilir. Sokaklarda açıktan akan sular, çeşmeler, çağlayanlar… önünde durduğumuz bir caminin dibinden çıkan kaynak suyu dağlardan geliyor, kışın çağlayana dönüşüyormuş. Kadıgölü, Eğin’in suyunun çıktığı kaynak. Buradan çıkan su bembeyaz bir köpük seli oluyor. Tıpkı küçük bir çağlayana benziyor. Şehrin içinde tarihi camileri, hamamı ve su kaynaklarını geziyoruz. Kaymakam bey bilgi veriyor. Doğal ürün satan dükkânlarda en çok lök, kuru dut, ceviz, elma kurusu gözüme çarpıyor. Eğin’in köylerinde büyükbaş hayvan besiciliği yapılamıyor. Çünkü inekler dağa tırmanıp inerken zayıflıyormuş, bu yüzden daha çok küçükbaş hayvan besliyorlar. Şehir merkezinde kuyumculuk, halıcılık yaygın. Sonra Eğin mâni ve türküleri... Çok güçlü bir mâni yakma geleneği var. Anlattıklarına göre burada maniler on birli hece ölçüsüyle yazılıyormuş. Bu yüzden burada söylenen tüm maniler bu ölçüyle söyleniyor. Daha önceki gelişimde Mâni Sokağı’nı gezmiştim. Hatta türkülerine gönderme yapan bir yazı kaleme almıştım. Bu defa Topçu’nun köyüne gitmek için Mâni Sokağı’ndan feragat ediyoruz. Çünkü çok yoğun bir gezi programı olduğu için hızlı hareket etmek zorunda kalıyoruz.
Kemaliye kültürü ile İstanbul kültürü harmanlanmış bir şehir. Çünkü bu şehir dışarıya çok göç veriyor, özellikle İstanbul’a. Hatta enstrümanlarında klarnet dikkatimi çekiyor. Çünkü klarnet batı kaynaklı bir enstrüman. Buradaki insanların eğitime önem vermesi coğrafi şartlardan dolayı. Çünkü dört bir tarafı dağ ve dere olan Eğin’de tarım yapmak mümkün değil, ancak meyve ve sebze yetiştirilebiliyor. İş ve geçim olmayınca insanlar büyük şehirlere göç etmiş. Tabii tarih boyunca Eğin’den eğitimli, tahsilli insanlar çıkmış. Çok köklü bir kültürü ve tarihi var. Halkının çoğu dışarıda, özellikle de İstanbul’da yaşıyor; yaz aylarında memleketlerine geliyorlar…
Topçu'nun annesinin köyüne geliyoruz. Nurettin Topçu’nun annesinin köyünün adı Yuva, eski adıyla Geruşla Köyü. Kaymakam ile birlikte Topçu’nun köyüne gidiyoruz. Orada kuzeni ve onu gören köylülerle konuşuyoruz. Topçu’nun köyünden, öğrencisi ve dostu olan bir arkadaşının kızı Fatma Tülay Özer Hanım’dan hatıralarını dinliyoruz. Fatma Hanım emekli öğretmen. Babası Topçu’nun hem öğrencisi hem arkadaşıymış; köye gelince babasıyla dostluk kurmuş. Fatma Hanım anlatıyor:
“Nurettin Topçu babamın İstanbul’da liseden hocasıydı. Dostlukları ölümlerine kadar devam etti. Çok iyi Fransızca biliyordu. Babam da Fransızcaya meyilliydi, sürekli Fransızca konuşup yazışırlardı. Sürekli misafirimiz olurdu. Biz çocuklarla arası çok iyiydi, okumamızı isterdi. Bana ‘öğretmen ol’ derdi. İyi, dürüst, sağlam karakterli biriydi, bunları babam söylüyordu. Babamın çok sevdiği bir insandı. Burada onun hakkında konuşmaktan çok heyecanlandım. Ben onun ahlak kitabını ortaokullarda okuttum. Biz çekinirdik, sürekli bizi yanına alır konuşurdu. Kardeşine ‘çeşmeyi İstanbul’a götüreceğim’ dediğinde kardeşim ağlardı. Ben onun sabunu elinde, havlusu omuzunda çeşmeye geldiğini hatırlıyorum. Sık sık Eğin’e giderdi. Sağlıklı beslenirdi; çatalını, kaşığını, bardağını yanında taşırdı. Şu anda baraj gölüne katılmış olan derede yüzerdi. Bizimle sohbet ederdi, çocuklarla çok ilgilenirdi. Pikniği çok severdi, babamla birlikte gezmeye giderdi, doğayı severdi."
Topçu'nun kuzeni Emine Hanım ise onula ilgili hatıralarını şöyle anlatıyor: "Akrabalığımız annemin üvey kardeşinden geliyor, anneannemin yeğeni. İki yönlü teyze çocukları sayılıyorlar. Suyu çok severdi, çok titiz biriydi. Elini öptürmezdi, elinin ucunu verirdi öptürmek için. Hatırımızı yapardı. Elmayı çok severdi, bize de badem ezmesi getirirdi. Çeşmenin başına gelirdi, yürüyerek Eğin’e giderdi. Bir gün Egin'den bir şey alması için dinlenmeye çekildiği Değirmen başına yere gittim. Elmayı yemiş, kabuğunu yığmıştı. Derenin kenarında, orada yatardı. Bakardım orada da elma kabuğu var. Dayı derdim, ‘şunu şunu alacaksın’ der, çıkıp eve gelirdim. Kaşık, çatal, bardak yanındaydı; bardağı iç cebinde taşırdı, katlanır bir bardağı vardı. Bir gün dayım uyumuştu, ‘dayı çay al’ diyecektim, baktım bir adam taş atıyor. ‘Amca ne yapıyorsun?’ dedim, ‘ölmüş, ölmüş’ dedi. ‘Hayır, canlı’ dedim. Dayım uyandı "isabet ettiremedi" dedi. Köyde uzun süre kalırdı. Annesiyle gelirdi, daha sonra ablasıyla gelirdi. Babasını çok severdi, kimseye zararı yoktu."
Araya yeniden Fatma Hanım giriyor:
"Babam 23 doğumlu, Nurettin hoca daha büyük. Ben okulda ahlak kitabını okuttum. Bizimle konuşurdu. Çeşmenin başında elini yıkamadan geçmezdi. Ona İstanbul’da ne yapacaksın derlerdi, o da ‘çeşmeyi de götüreceğim’ demiş. Her sene badem ezmesi getirirdi."
Emine Hanıma evini sorduklarında oturduğumuz çeşmenin üstünü işaret ederek ; "Anne evi çeşmenin yukarısında. Nurettin dayının anneannesi buraya gelin gelmiş. Abisi vardı, Hayrettin Topçu. Doğayı çok severdi. Evin üst katında yatardı, yatağını ben sererdim. Onun annesine ‘anneanne’ derdim, o zaman on üç, on dört yaşındaydım. Hastalık döneminde gelmemiş, ama ondan önce geliyordu. Anneannesinde kaldığında arı sokmuş, örümceğin büyüğünü görmüş, korkmuş. Köylü demiş ‘korkma Nurettin korkma, ısırırsa öldürür’ demiş. Askerde de çok titiz, baş eğmeyen biriymiş, onu hapse koymuşlar. O sırada Fransa’dan mühimmat gelmiş, ancak tercüme edecek kimse yok. Onu hapisten çıkarıp tercüme etmesini istemişler, sonra da affetmişler.”
Nurettin Topçu’nun köyünde meyve ve çay ikramıyla yaptığımız sohbetin ardından Kemaliye Meslek Yüksekokulu Doğa Müzesi’ni gezdik. Dondurulmuş hayvanlar cam vitrin ve kavanozlar içinde sergileniyor: Çeşit çeşit yılanlar, kertenkeleler, kelebekler, kartallar, şahinler, keklikler… Müze gezisinden sonra Karanlık Kanyon’a gidiyoruz. Kanyonda sal gezisi yapıyoruz. Kanyonun iki tarafı yüksek dağlarla çevrili. Burada su sporları, motosiklet yarışları yapıyorlar. Dağlar oyularak yol açılmış; on altı-on yedi kilometre... Geçen gelişimizde o yoldan otobüsle geçmiş, çok büyük bir tehlike atlatmışyık. Akşam saatiydi hem yol dardı hem otobüs dönüş alamamıştı. Şimdi tepemizde kalan o dar ve tehlikeli yola aşağıdan bakıyorum. Erzincan’ın görülmesi gereken en güzel yerlerinden biri Karanlık Kanyon, diğeri Girlevik Şelalesi. Ahmet Kutsi Tecer’in “Uzakta Bir Köy Var” şiirinin yazılmasına ilham olan Eğin’in dağları... Biri Tecer’in şiirinde karşıki dağdaki köyleri anlattığını söylüyor. Tecer aynı zamanda Urfa milletvekilliği yapmış. Ahmet Kutsi Tecer’e “Uzakta Bir Köy Var” şiirini, Ahmet Muhip Dıranas’a “Fahriye Abla” şiirini yazdırmış bu şehir. Hatta Ahmet Arif'in şiirindeki “Medetsiz Munzur” metaforu dahi ilhamını bu dağlardan almıştır. Munzur Dağları Erzincan’la Dersim arasında aşılmaz bir sınır. Erzincan ilham veren bir şehir; Erzincanlı şair, yazar, ozanların şehri. Şiir ve türkü iç içe geçmiş adeta. Erzincan kadın göğsü gibi mümbit, bir anne gibi merhametli ve cömert. İçinden çıkana da içinden geçene de ilham veren bir şehir, sanatçıları emziren bereketli bir anne memesi… Şahsen Erzincan türkülerinin zenginliğini rahmetli M. Ragıp Karcı'dan duymuştum. Sık sık bağlamasıyla Erzincan türküleri okurdu. Öğrenciliği burada askerî okulda geçmişti. Talat Aydemir’in darbeye kalkışması yüzünden okul kapatılmış, Ragıp abi de Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde edebiyat okumuş. Urfa türkülerinden daha çok Erzincan türkülerini biliyor ve söylüyordu. Güzel insanların şehri Can Erzincan’dan güzel insanlar da geçmiş…
Pazar günü Şeyda’nın abisiyle Ergan Dağı’na çıktık. Ergan Dağı tam bir dinlenme mekânı. Dağların eteğinde Ergan Gölü var. Yapay hiçbir şey yok; dağ ve göl tamamen doğal. Kışın karlı olduğu için burada kayak yapıyorlarmış. Çay içecek nezih mekânları, kütüphanesi, lokantasıyla göz dolduruyor. Hele göl bir başka… Keşke Erzincan Valiliği yahut belediyesi burada “Ergan Şiir Akşamları” adı altında gelenekselleşmiş şiir akşamları yapsa; şehrin markalaşmış yüzü olur. Tıpkı Elâzığ’daki “Hazar Şiir Akşamları”, Balıkesir’deki “Su Çıktı Şiir Akşamları”, Adapazarı’ndaki “Sapanca Şiir Akşamları” gibi ulusal veya uluslararası bir şiir şöleni… Şairlerin şiirleriyle yankılanan Ergan Dağı… Bir tarafta Ergan ve Munzur dağları, diğer tarafta Ergan Gölü…
Ergan Dağı’ndan sonra Girlevik Şelalesi’ne gidiyoruz. Girlevik Şelalesi şehirden yirmi-yirmi beş kilometre uzaklıkta, güzelim bahçeler arasında bir yer. Dağlardan akan şelalenin sesini uzaktan duyuyoruz. Harika bir havası var. Suyun serinliği yüz metreden hissediliyor. Yol boyunca içkili çay bahçeleri gözümüze çarpıyor. Şelalede fotoğraf çekerken sırılsıklam oluyoruz. Büyük ilgi görüyor; şehrin dışında olmasına rağmen kalabalık. Dolu dolu geçen dört günlük seyahatimizin ardından Erzincan’dan ayrılmak ağır geliyor. Sakin, doğal, tabiat güzellikleriyle bizleri büyüleyen Erzincan’dan sonra büyükşehrin gürültüsünde kaybolacağım. Dağ içinde bir bağ Erzincan’dan biriktirdiğim hatıralarla Ankara’ya dönüyorum. Erzincan’dan çıkıyorum ama Erzincan gönlümden ve zihnimden çıkmıyor...































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.