Kültür, modern zamanların vahşî panayırında tezgâha çıkarılan bir meta hâline geldikçe rûhumuzun gözenekleri tıkanmakta ve medeniyetimizin bizi târihe ve mekâna tutunduran dikey boyutu hoyratça aşındırılmaktadır. Bugün adının başında kültür olan birçok faaliyet ve festival adı altında şehirlere giydirilen göz alıcı ama rûhsuz kaftan, özünde kapitalist tüketim iştahını teskîn etmekten başka bir gâye taşımayan seküler bir âyini andırıyor âdetâ. İnsanı kendisiyle ve aşkın olanla yüzleştirmesi gereken sanat mîrasımız ve entelektüel müktesebâtımız, kitleleri oyalamayı hedefleyen nevzuhûr bir estetik afyonun tehdidi altındadır. Meydânları dolduran kalabalıkları, onların derûnî aydınlıklarını kapamak pahasına yalnızca üstlerini loşça aydınlatan neon ışıkları, gürültülü sahneler ve geçici haz vaatleri, hakîkatin o vakur ve sessiz çilesini unutturmayı amaçlayan küresel stratejinin yerel bâyiliğini yapmaktadır. Kitlelerin birer ayık müşteri teslîmiyetiyle akın ettiği bu alanlar, rûhun arınma mekânları değil, körleştirici ve sağırlaştırıcı sermayenin genişleyen sınır/sinir uçlarıdır. Maddeden mânâya uzanması gereken insanın mukaddes yürüyüşü, burada vitrinlerin önünde duraklayan konforlu bir gezintiye kurbân edilir. Kültürü yalnızca bir eğlence aygıtına indirgeyen bu sığ yaklaşım, geçmişin kemiklerini sızlatırken geleceğin zihnini ve irâdesini de tam anlamıyla iğdiş eder.
Kültür, yol ve yolculuk birbirlerini tamamlayan güzel kelimelerimizdendir. Yol kavramı, aslında medeniyet ufkumuzda ilâhî yükselişi, nefis tezkiyesini ve bir ömür sürecek olan o çetin derûnî hicreti ifâde eder. Oysa modern idrâkin îcat ettiği bu yapay güzergâhlar, insanı kendinden uzaklaştıran, onu dış dünyânın nesne pırıltılarıyla büyüleyen bir savruluşa iter. Hakîkî yolculuk, Sezai Karakoç’un işâret ettiği o metafizik uyanışa, göklerin merhamet iklimine açılan kapı olmak zorundadır. Çağımızda rahatlamak ve eğlenmek için talep edilen festivaller, karnavallar, panayırlar, insanı bayağı-hazzın müptelâsı kılıp ayartması bir yana, niçin onu durduğu yerde, tüketim çarkının tam merkezinde sabitlemektedir? Neden insanlarımız, onların rûhunu, gönlünü, idrâkini, muhayyilesini, tasavvurunu, hissini aynı anda gözeten ve inşâ eden, kültürel faaliyetler yerine yalınkat ve bayağı-eğlendirme, coşturma, rahatlatma vaatlerine tutundurulan, rûhun mahzûn kaldığı hoppa faaliyetlere revaç göstermektedir? Boş zamanı kıymet zaman olarak değerlendirebilecekleri, hem rahatlayacakları hem eğlenecekleri hem katharsise ulaşacakları hem de yeni nesillere kalıcı şekilde bırakabileceklerine şâhit oldukları kültürel faaliyetlere rağbette düşüş mü söz konusudur? Acaba onları talep edecek ve alımlayabilecek bir donanımdan ve rûh ikliminden mahrûmiyet mi vardır? Bu sorular üzerinde gerçekten ciddî mânâda düşünmek îcap eder.
Günümüzde kitlelerin eğlence (yalnızca şehvet ve haz merkezli) ihtiyaçlarını karşılamak adına, kültür adı altında tertîp edilen modern eğlence endüstrisine mahkûm edilmiş faaliyetlere baktığımızda üzülüyoruz. Taş sokakların târihî dokusuna, mahremiyetin mücessem hâli olan ata konaklarına, mûsikînin göğün ve yerin hareketlerine duyarlı ritimlerine sinmiş olan dervişâne sükûnet, modern eğlence endüstrisinin desibelleri altında ezilmekte ve yok olmaktadır. Burada yürüyen ayaklar, yolda olmak, manzaraları temâşa etmek için değil, flanör edasıyla sâdece boş boş bakmak, harcamak ve tüketmek için hareket hâlindedir. Bu çerçevede tertîp edilen sözde-kültürel faaliyetler ve festivaller, kendi öz medeniyet köklerimizden koparılarak küresel sermayenin hizmetine âmâde olmuş trajik bir illüzyonu seslendirmeye devam edecektir.
Modern toplumun en belirgin vasfı olan sığlık, haz ve hız; derinliğin o zahmetli ve sabır isteyen iklimini amansızca kurutabilir. Bir medeniyetin kurucu unsurları, anlık alkışların, geçici heveslerin ve akıllı telefon ekranlarına sığdırılan anlık imgelerin hafifliğiyle tartılmamalıdır. Bugün sahnelenen bu kültürel gösteriler, derin tefekkürün ürünü olan sanatımızı popüler kültürün ucuz aparatları hâline getirmek sûretiyle değersizleştirmektedir. İsmet Özel’in o sarsıcı ifâdesiyle söylersek, tekniğin ve kapitalist kuşatmanın ortasında ‘çatışmayı’ göze alamayan bir kültür anlayışı, sistemin uysal kölesi olmaya mahkûmdur. Festivaller, topluma kendi medeniyet iddialarını hatırlatmak yerine, onları küresel tüketim normlarıyla barıştırmanın, eğlendirme kılıfı altında gönlü, vicdânı ve zihni boşaltan, sonra obez kılan, dahası ambalajlarıyla şirin gösterilen birer kültür aburcuburu işlevi görmektedir. Böyle olunca da hakikî şiirin, mûsikînin, edebiyatın ve tefekkürün asîl yalnızlığı, kitlelerin niteliksiz kalabalığı içinde boğulmakta ve aslından koparılmaktadır.
Nurettin Topçu’nun felsefî sisteminin merkezinde yer alan isyân ahlâkı ve hareket fikri, insanın mukaddesât adına sisteme karşı koymasını ve rûhunu esir alan maddiyâta, haz düşkünlüğüne ve bencilliğe başkaldırmasını emreder. Ancak târihî, fikrî ve bediî olandan kopuk bir görünüm arz eden günümüz kültür politikaları, insanı bir ‘özne’ olarak ayağa kaldırmak yerine, onu edilgen bir ‘tüketici’ olarak meydânlarda uyuşturmayı daha tercîhe şâyan bulabilmektedir. Topçu’nun ömrünü adadığı o mefkûreci hareket gençliği, Necip Fâzıl’ın surda gedik açtığını hayâl ettiği aksiyoner gençlik, Mehmed Âkif’in Âsım’ı, Karakoç’un Tâhâ’sı bu festivallerin sunduğu anlık hazların girdabında kendi aslî vazîfesini unutma tehlikesiyle karşı karşıya bırakılmaktadır. Topçu, Yarınki Türkiye gençliğini anlatırken “Yarınki Türkiye’nin kurucuları millet ve cemaat uğrunda fedakârlıklar kabullenenlerin artık bulunmadığı cemiyetimizde, muhtelif simada insanları şahıslarında birleştireceklerdir. Onlarda Yunus Yavuzla birleşecek, Sinan Akif’e uzanacak, Ebu Hanife Hüseyin Avni’yi tebrik edecektir. Ve onların eseri olacak Yarınki Türkiye şu temellerin üstünde kurulacak: Anadolu’nun toprağından kaynayan bir kan, cemaat için harcanan emek, bin yıllık bir tarih, otoriteli bir devlet ve ebedî olduğuna inanmış bir ruh…” der. Bugünün kültür politikaları, Âsım’la görüşen, Tâhâ ile dertleşen, Yûnus’un dizinin dibine varan, surda gedik açan, derdini dermân, aslını burhân bilen bir gençlik inşâ etmeye hizmet etmiyorsa, bu, konu üzerinde çok daha ciddî şekilde durmayı gerektirmektedir.
Hakikî kültür, laboratuvarda, kütüphanede, sahnede ve secdegâhta filizlenen o sessiz idrâkin ve irâdenin ürünüdür. Bu ciddî iş, meydânlardaki popüler konserlerin coşkusundan neşet edemez. Hoppa festivaller, insanı kendi iç dünyâsının derinliklerine dâvet etmek yerine, dış dünyânın ucuz gürültüsüne doğru fırlatır. Dolayısıyla ortada Topçu’nun anladığı mânâda bir rûh hareketinden ziyâde, kapitalizmin ritmine ayak uyduran mekanik bir hoplama-zıplama hareketi zuhûr eder.
Sezai Karakoç’un Diriliş Muştusu, modernitenin öldürdüğü şerefli insanı, vahyin ve kadîm medeniyetin o diriltici soluğuyla yeniden ayağa kaldırma dâvâsının adıdır. Kültür adı altında planlanan, pazarlanan ve icrâ edilen birçok festival ve faaliyet, dirilişi değil, bizlere modern çağın o süslü mezarlığındaki ölülerin trajik dansını andırır. Karakoç’a göre sanat ve kültür, insanı mâverâya bağlayan, ona dünyâda sürgün olduğunu hatırlatan mukaddes emâneti seslendirmelidir. Bu emânet, turizmin ve ticâretin yan ürünü hâline getirilerek bayağı bir panayır malzemesine dönüştürülürse, medeniyet ufkumuza indirilmiş ağır bir darbe olur, tahayyülümüzden, tahassüsümüzden ve tasavvurumuzdan süzülen tüm kültürel hamûlemizi araçsallaştırarak ziyân eder. Göklerin ve yeryüzünün sesini, sermâyenin ve hazzın gürültüsüne fedâ eden yaklaşım, rûhun dirilişini değil, nefsin ebedî esâretini tahkîm edebilir. Şehirlerin târihî meydânlarında kadîm olanın üstünü kapamak pahasına yükselen sahne ışıkları, sahnedeki üryanlığın üzerini örtmek yerine ‘cinsiyeti’ haz nesnesine döndürmekte, dahası kalbimizin karanlığını aydınlatmaya yetmediği gibi, o hakikî ve ilahî nûrun da perdelenmesine sebebiyet verebilmektedir. Diriliş estetiğinden mahrûm olan bu rûhsuz organizasyonlar, medeniyetimizin aslî cevherini kurutan seküler birer seraptan başka bir işlev de görüyor değildir.
İsmet Özel’den mülhem söylersek, modern dünyâyı hiç bir eleştiriye tâbi tutmadan, olduğu hâli ile uzlaşmak, kendi intihâr fermânını kendi elleriyle imzalamaktır. Şu anda olmakta olan, olduğundan başka olamamakta direnen çoğu kültür festivali ve faaliyetleri, bu hâliyle, tüm kayıplar rağmına modern kapitalist ve popülist işleyişle girilen bu meşûm uzlaşmanın, geleneksel olanı sermâyenin ve insanın bayağı haz arayışının kurallarına göre yeniden şekillendirme çabasının somut örneklerinden birisi olarak görülebilir. Bizim medeniyetimiz bir ‘gösteri’ medeniyeti değildir. O, saklı olanın, mahrem olanın, kalbî olanın, insanlığa bedenen ve rûhen faydalı olanın dâvâsını güden; görsel olanla göksel olanın refakâtini merkeze alan bir tasavvuru seslendirir. Kültürün popüler tüketime açılarak kurumsallaştırılması, dahası indirgenme izleri, onun içindeki o mukaddes direniş rûhunu, o asîl ‘hayır’ diyebilme potansiyelini yok etmektedir. İnsanlar meydânlarda eğlenirken, asıl kaybettikleri şeyin kendi nazarî, amelî ve aslî bağımsızlıkları olduğunu fark edemeyecek kadar büyük bir yanılsamanın içine itilmektedir. Bu festivaller, modern dünyânın barbarlığına karşı kuşanmamız gereken o zihnî, vicdânî, hissî ve bediî kalkanı/isyânı elimizden alan sinsi birer uyuşturucuya dönüşebilmektedir.
Bizim kültür ve medeniyet ufkumuzun temeli vahye dayanır, ahlâkla şekillenir ve estetiğini tevhidden alır. Bu çerçevenin içinde her şey edep, hayâ ve sükûnet dâiresinde yerini bulur. Burada gürültüye, şatafata ve teşhîre asla geçit yoktur. Atalarımızın taşlara kazıdığı o ince zarâfet, bugün ucuz stantların, plastik süslemelerin ve popüler figürlerin gölgesinde can çekişmektedir. Hoppa-abur-cubur festivaller ve faaliyetler, kendi medeniyetimizin o vakur ve asîl ufkuna doğru açılmak yerine, bizi küresel köyün sıradan, kimliksiz ve hoyrat sâkini kılmaktadır. Kendi rûh kökümüzle bağdaşmayan bu yabancı model, kültürümüzü yaşatmak bir yana, onun can damarlarını sinsice kurutmaktadır.
Özellikle kültür politikalarının turizm gelirlerini artırma ve kitleleri anlık eğlencelerle memnûn etme mantığını merkeze yerleştirmek sûretiyle kurulma tercîhi aslına bakılırsa uzun vâdeli bir çürüme girişimidir. Kültür, ciddî iştir, bir taraftan tüm yapıların üzerine inşâ edilmesi gereken temel zemîn, diğer yandan alt yapıları taşıyan, şekillendiren ve kıvam veren üst kubbedir. Buradaki her türlü değişiklik ve tasarruf etkilerini uzun yıllar sonunda önünde sonunda îtinâyla gösterir. Bu, iyiyse iyi, kötüyse kötü olarak tezâhür eder. Kültür, bütçe kalemleri arasında sâdece maddî verimlilik ve kâr maksimizasyonu esâsına göre yönetilecek bir alan olarak görülmemelidir. Bürokratik akıl, kültürü bir ‘endüstri’ olarak gördüğü an, onun rûhunu, metafizik derinliğini ve ahlâkî mesûliyetini de otomatik olarak tasfiye etmiş olur. Kaynak ve harcama kalemleri, husûsen kalıcı eserler üretmek, yerel kültürü canlandırmak, keşf-i kadîmi gerekli görüp yeterli görmemek, derinlikli fikir adamları yetiştirmek, kültür insanlarının meselelerini çözmek, eğlendirirken düşündürmek, boş zamanı kıymet zaman da kılan derinlikli faaliyetleri icrâ etmek ve medeniyet tasavvurumuzu geleceğe taşımak için kullanılsa ne olur? Bugün şikâyet ettiğimiz şablonda yürüyen hoppa-abur-cubur kültür festivallerine ve faaliyetlerine bu kadar rağbet olur mu? Popülizmin o sığ sularında yüzmeyi mârifet sayan anlayışı hepimiz eleştirmeliyiz, bu anlayış, kendi entelektüel sefâletini parlak ışıklarla örtmeye çalışmayı denese de tefrîk edilmeli ve kurucu eleştiriden nasîbini almalıdır.
Artık bu parlak ama aldatıcı rüyâdan uyanmak, modern panayırın gürültüsünü reddederek kendi sessiz ve derin kültür rahmimize geri dönmek zorundayız. Kültürümüzü, bir tüketim nesnesi olmaktan çıkarıp, yeniden bizi biz kılan ontik ve epistemik bir direniş/diriliş kalesi hâline getirmeliyiz. Parlak ışıkların, sahte gürültülerin ve popüler figürlerin bizi esir almasına izin vermeden, o asîl ve mahrem medeniyet ufkuna doğru kararlı adımlarla yürümeliyiz. Sözde hoppa-abur-cubur kültür festivallerinin sunduğu o sığ ve muvakkat hazları elimizin tersiyle iterek, ebedî, hakikî ve zor olanın tâlibi olduğumuzu önce kendimize, sonra yekdiğerimize ilan etmeliyiz. Ancak o zaman umulur ki, bu topraklarda dün olduğu gibi bugün de tüm insanlığa nazarî ve amelî anlamda fayda verecek hakikî bir rûh hareketi başlayabilir, kültüre ilişkin taleplerimiz, ihtiyaçlarımız da kemâle erebilir.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.