Geçen hafta sonu Mahmut Kaya ve Vehbi Uzundağ ile birlikte Erzincan'da yapılan Türkiye Yazarlar Birliği şubeler toplantısına katıldık.
24 Temmuz Perşembe
Sabah namazından hemen sonra yola çıktık.
Urfa; Hilvan, Siverek, Diyarbakır; Çermik, Ergani...
İlk molamızı Elazığ'ın Maden ilçesinde verdik.
Yol üzeri, yemyeşil.
Buz gibi çeşmede elimizi yüzümüzü yıkayıp su, arkasından birer kahve içtik.
Kendimize geldik.

Sırada Tunceli var
Yol güzergahında değil.
Ama üçümüz de daha önce görmemişiz ve merak ediyoruz.
Bir de bir süre önce İl Kültür ve Turizm Müdürü olarak atanan hemşerimiz, arkadaşımız İsmail Kaya'yı ziyaret edip hayırlı olsun demek istiyoruz.
Telefon ettik, İstanbul'daymış, nasip olmadı.
İlla müzeyi gezin dedi, görevlilere talimat verdi.
Öyle yaptık.
Tunceli Müzesi, Almanların 1937 yılında yaptığı kışladan dönüştürülüp 2020'de faaliyete geçmiş.
Küçük, güzel bir müze.
Tarihi eserlerin yanı sıra Alevi kültürünün somut ve somut olmayan özelliklerini tanıtan bölümlerden oluşuyor.
Önce görevli arkadaşların rehberliğinde gezdik, sonra da çay içip Tunceli ve Alevilik üzerine sohbet ettik.
Arkasından il merkezinde kısa bir tur attık.
Tunceli özel bir şehir.
Ülkemizin kültürel zenginliklerinden bir köşe.
Küçük, şirin bir yer.
Her yere Munzur Çayı damgasını vurmuş.
Munzur Vadisi, Munzur Dağları, Munzur Parkı, Munzur, Munzur...
Munzur Çayının çıktığı gözelerin bulunduğu yeri görmemiz tavsiye edildi.
O zamana kadar İsmail Bey dönerse belki dedik.
Ama o dönmediği için nasip olmadı.
Tunceli çıkışı bu sefer Pülümür çıkıyor karşımıza.
Yol boyunca bize eşlik ediyor.
Uygun bir yerinde kıyıya yanaşıp çulumuzu serdik ve oturup evlerimizden getirdiğimiz kumanyalarımızı yedik.
Sonra tadımlık da olsa ayaklarımızı suya değdirdik.
Çok çok güzel.
Sonra yeniden yola revan olduk.
Yol uzun.
Manzara enfes.
Sarp dağlar, yalçın kayalar ve yemyeşil ormanlar...
Biz vadilerden ilerliyoruz, arada bir yukarılara çıkıyoruz.
Her taraftan sular akıyor.
Gece çok az uyuduğumuz halde üçümüz de dinçiz.
Sohbet koyu.
Arada her çeşitten müzik.
Nihayet Erzincan...
Onu da ilk görüşüm.
Aklıma Ahmet Muhip Dranas'ın meşhur "Fahriye Abla" şiiri geliyor.
Son bölümde Erzincan geçiyor ya, ondan:
"Gönül verdin derlerdi o delikanlıya.
En sonunda varmışsın bir Erzincanlıya.
Bilmem şimdi hâlâ bu ilk kocanda mısın?
Hâlâ dağları karlı Erzincan'da mısın?
Bırak geçmiş günleri gönlüm hatırlasın;
Hâtırada kalan şey değişmez zamanla
Ne vefalı komşumuzdun sen, Fahriye Abla!"
Gerçi Dranas, Erzincan'ı hiç görmemiş, sırf kafiye uğruna Fahriye Ablayı bir Erzincanlı ile evlendirmiş ama, olsun.
Bir başka edebiyatçı daha geliyor aklıma; hikaye ustası Mustafa Kutlu.
O, hakiki Erzincanlı.
Ve o tabiata dair muazzam tasvirlerinin kaynağı da Erzincan.
Tren ve tren istasyonları da çok geçer eserlerinde.
Onun da kaynağı Erzincan'daki Cebesoy İstasyonu.
Çocukluğunda evleri o istasyonun yakınındaymış ve istasyon lojmanlarında kalan demiryolu işçileriyle komşuluk etmişler.
Hafızamda Uzun Hikaye filminin sahneleri canlanıyor.
Kenan İmirzalıoğlu döktürüyor.

Erzincan'la bağlantılı başka bir şair yazar da Ahmet Kutsi Tecer.
7.Dönem Şanlıurfa milletvekilliği de yapmış olan Tecer, Erzincan'da doğmamış ama kökeni Erzincan'ın Kemaliye İlçesinin Apçağa Köyü.
Ünlü "Orda Bir Köy Var Uzakta" şiirini de o köy için yazmış.
Köyde anısını yaşatan bir kültür evi de bulunuyormuş.
Biz görmedik.
Bir de deprem geliyor aklıma Erzincan deyince.
1939'daki 7.9'luk Türkiye'nin en büyük depremi ile yerle bir olmuş, nüfusunu büyük ölçüde (30.962) kaybetmiş.
Şimdiki şehir, eskisinin 10 km kadar ötesinde sıfırdan inşa edilmiş.
1992'de bir deprem daha.
Bu sefer 653 can gidiyor.
Dağların arasından bir su gibi süzülüverdik şehre.
Yazın bu en sıcak günlerinde bile zirvesi karlarla kaplı dağların ortasında tipik bir Anadolu şehri.
160 bin nüfuslu küçük bir şehir.
Ülkemizin en önemli fay hatlarının üzerinde olduğu halde insanlar yaşamaya devam ediyor.
İnsan toprak ilişkisi farklı bir şey.
Biz şehir merkezine girmeden, şimdiki adı "Üzümlü" olan "Cimin" ilçesine uğruyoruz.
Adı değiştirilen her yerde gibi olduğu gibi halk daha çok Cimin diyor.
Orada bizi TYB Erzincan Şubesi Başkanı Sevgili Halil İbrahim Özdemir bekliyor.
Kıvrıla kıvrıla ta en tepedeki bağ evine ulaştık.
Erzincan Ovasına hakim bir nokta.
Yemyeşil ova, tepesi karlı yüksek dağlar ve beyaz bulutların süslediği masmavi gökyüzü...
Müthiş bir manzara.
Bizden önce başka illerden bazı şair ve yazar arkadaşlar gelmiş.
Bizden sonra da gelenler oldu.
Aralarında TYB Genel Başkanı Muhammed Enes Kala ve Başkan Yardımcısı hemşehrimiz Mehmet Kurtoğlu da var.
Keyifler yerinde.
Ekmek, tulum peyniri ve karpuzdan oluşan sofraya kurulduk.
Tabii çay da var.
Yemek çok lezzetli, sohbet çok tatlı.
Arkasından bağa girip meyve ağaçlarına dadandık.
Çeşit çok, ama şimdi kiraz mevsimi.
İri, çok tatlı kirazlardan doyasıya yedik.
Bir ara Giresun Şube Başkanı Gökhan Akçiçek havuzun keyfini de çıkardı.

Akşama doğru ver elini Erzincan.
Belediye Tesislerinde akşam yemeğinde kavurma.
Geceleri Erzincan Üniversitesine ait KYK yurdunda kalacağız.
Eşyalarımızı bıraktıktan sonra Kurtoğlu'nu da alıp çay kahve içeceğimiz bir yer aradık.
Bulduk da.
Dört hemşehri koyu bir sohbete daldık.
Tabii ana konumuz her zamanki gibi Urfa.
Kurtoğlu, o kendine mahsus üslubuyla her zamanki gibi bizi kırıp geçirdi.
Yatağa girdiğimiz zaman Mahmut Kaya'nın deyimiyle "pert" olmuştuk.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.