• İstanbul 32 °C
  • Ankara 33 °C

Necmettin Turinay: “Bu Ülkenin Şairleri Akif Konusunda, Akif’in Şiiri Konusunda Devamlı Susarlar”

Necmettin Turinay: “Bu Ülkenin Şairleri Akif Konusunda, Akif’in Şiiri Konusunda Devamlı Susarlar”
Röp : Mehmet Kurtoğlu

Bana göre son yirmi yılın en çok haklarında konuşulan edebiyatçıları Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Tanpınar’dır. Bunlar arasında şiiri en çok tartışılan ancak en çok basılan ve her eve giren yalnızca Mehmet Akif’tir. Akif’in Safahat’ın girmediği ev hemen hemen yoktur. Buna rağmen bu eser hakkıyla tam anlamıyla anlaşılmış tahlil edilmiş diyemeyiz. 2021 yılı İstiklal Marşı’nın kabul edilişinin 100. Yılı. Olması dolayısıyla hem Mehmet Akif hem de Safahat yeniden konuşulup tartışılmaya başlandı. Bu vesileyle Safahat konusunda Türkiye’de en geniş çalışmayı yapan değerli edebiyatçı yazar Necmettin Turinay ile Safahat üzerine konuştuk. Zevkle okuyacağınız bu röportajda Turinay Safahat’ı bütün boyutları anlatıyor.

-Sayın Turinay yeni bir Safahat yayınladınız, bundaki amacınız nedir? Ayrıca piyasada bunca Safahat yayını varken değil mi?

     Evet, piyasada bunca Safahat baskısı varken, neden yeni bir Safahat yayınına ihtiyaç duydum? Bunu size şöyle izah edebilirim. Benim hazırladığım Safahat’ın genel okuyucuya hitap eden bir yanı bulunmuyor. Çünkü o tür Safahat yayınlarından geçilmiyor Türkiye’de. Belediyeler, bazı bakanlıklar, sayısız yayınevi ve vakıflar durmaksızın Safahat basıyor. Yerine göre de dağıtıyorlar. Safahat’ın bunca çok basımının amacı da güya Akif’e bir hizmet. Belki de onun anlaşılmasına dönük bir katkı!

     Benim böyle bir amacım bulunmuyor. Tam tersine, Akif’i iyi bildiğini ve anladığını düşündüğüm zümrelere dönük bu yayın. Daha doğrusu da ülkenin entelektüel çevrelerine yönelik bir çalışma bu. Şairleri, yazarları, Akif üzerine araştırma yapanları, özellikle de Akif hakkında konuşan sınıfları muhatap alıyorum kendime.

-Ne anlama geliyor bu söyledikleriniz? Biraz açar mısınız?

     Kurtoğlu, dikkat ediyor musun bilmem? Bu ülkenin şairleri Akif konusunda, Akif’in şiiri konusunda devamlı susarlar. Konuştuklarında da ya fikirleri, ya da menkıbeleri üzerinde duruyorlar. Hatta dergilerde yazdıkları zaman da aynı şeyi yapıyorlar. Sen Türkiye şiir ortamını bilen, takip eden birisisin. Akif’in şiirini veya sanatını konuşan, yazan birilerine tesadüf ediyor musun? Öyleyse Akif’i o kadar çok sevdiğine emin olduğumuz sınıfları bu noktada tutan ne?

     Ben buradan şöyle bir sonuç çıkarıyorum. Bugün Akif’i sever gördüğümüz entelektüel çevrelerin, Akif’in sanatına ve şiirine itimatları yokmuş gibi bir hisse kapılıyorum. Ne kadar ürkütücü bir şey söylediğimin kuşkusuz farkındayım. Ama maalesef görünen manzara da bu! Dolayısıyla bugün Türkiye’de şiirinden ve sanatından soyutlanmış, kuru fikre ve mağduriyete hapsedilmiş bir Akif algılaması söz konusu. Peki Akif bu mudur, bundan mı ibarettir?

-Korkunç bir tezat bu. Kuşkusuz Akif’in kendisi için değil. Onu seven ve takdir ettiğini düşündüğümüz çevreler adına!

     Geçen gün dergi yöneticisi şair bir arkadaşım aradı. Akif özel sayısı çıkarmıştı. Benim de bir yazım vardı o sayıda. Ona dedim ki, yaptığınız özel sayının hiçbir önemi yok. Zira orada sanatından soyutlanmış kuru bir Akif anlatımı egemen. Siz sanatkârsanız, ki öylesiniz! Bu yanınız nerde sizin? Niçin sanatınızla bakmıyorsunuz Akif’e? Onda ne görüyorsanız, onu söyleyin, ama bir şey söyleyin! Yoksa senin de mi itimadın yok Akif’e ve şiirine? Ayrıca nedir bu yayınladığın yazılar? Mîrî malı, anonim söylemlerle nasıl yetinirsin? Sanatçılara, şairlere özgün düşünme kabiliyetini haiz sınıflara neden yazdırmıyorsun? Öyle de, bunun için biraz Safahat okumak gerekmeyecek midir? Dönemin düşünce ortamı, farklı farklı şiir anlayışları, şiir tartışmaları vs. Kendi döneminden, emsallerinden, dahası kendi sanatından ve eserinden soyutlanmış bir Akif!.. Bir sanatkâra yapılabilecek en büyük zulüm bu olsa gerektir dedim. Hem de Akif’i çok sevdiğinden emin olduğumuz çevreler tarafından.

-Sayın Turinay söylediklerinizde haklısınız kuşkusuz. Fakat yayınladığınız Safahat’la, yaptığınız bu eleştirilerin ilişkisini nasıl kuruyorsunuz?

     Önce şunu söyleyeyim. Benim yaptığım sırf bir Safahat yayını değil. Meselâ başta uzun veya kısa bir Akif biyografisi, ardından da ikişer üçer paragraflık Akif kitaplarının özeti! Hayır, herkesin yaptığı gibi bir Safahat değil benim yaptığım. Tam tersine Akif’in şiirini ve sanatını merkez alan, onun poetikasını belirlemeyi amaç edinen bir çalışma. Akif’in sanatının ve düşüncesinin tekâmülünü ortaya koymaya çalışıyorum. İlk Safahat’tan Gölgeler’e kadar bu şiirin geçirdiği evreler, kırılma noktaları, bunun altında yatan sebepler üzerine alabildiğine yoğunlaşmak benim yaptığım.

     Evet bu çalışmada Safahat’ın bizzat kendisi var. Fakat onun dışında, 300 sayfanın üzerinde Akif’in şiiri, Akif’in düşünce muhtevası üzerine yaptığım yorum ve değerlendirmeler mevcut. Bunlar ayrıca kuru incelemeler de değil. Akif’in her bir eseri üzerine hem eleştirel, hem de tahlile dayalı yoğunlaştırılmış bir emek. Her eserin şiir, sanat ve düşünce değeri olarak, karakteristiğini çıkarmaya çalışmak. Akif’in dönemden döneme devam eden, kırılmaya uğrayan, ya da yenilenen yanlarını tespit amaçlı denemeler bunlar. Ayrıca Akif şiirinin kendi döneminde nasıl algılandığı kadar, Cumhuriyet döneminin öncü şairleri üzerindeki tesirlerini yoklamaya çalışmak! Yahya Kemal, Necip Fazıl, Nazım Hikmet, Şevket Süreyya ya da Nurettin Topçu gibi isimler üzerinden Akif’in izini sürmek! Ya da meselâ Necip Fazıl’ın Sakarya Türküsü’ne hâkim olan tema ve imgelerin peşine takılarak, Akif şiirine doğru uzun seyahatlere çıkmak! Yahya Kemal’in nasıl bir dikkatle Safahat okuduğundan hareketle, Akif’in Fatih Camii şiiri ile Yahya Kemal’in Süleymaniyede Bayram Sabahı arasında görünmez ilişkiler yakalamak gibi.

     Dolayısıyla Akif’in şiirini ve sanatını sırf kendisi olarak değil, onu döneminden ve dönem sanatından soyutlayarak değil, o günkü ve bugünkü edebiyatımızın birikimi ile değerlendirmeye çalışıyorum. Bunu yapmakla da Akif’e nasıl yaklaşacağını, Safahat’a nasıl ve nereden gireceğini kestiremeyen sınıflara yönelik bir tür deneme gerçekleştiriyorum. Kuşkusuz yaptığım tespit ve çıkarımlara herkesin katılmasını bekleyemem. Bunlara katılmayanlar, belki itiraz da edenler olacaktır. Keşke öyle olsa!.. Bunlar yazılıp çizilirse ne kadar isabetli olur. Daha ötede şunu bile söyleyebilirim. Asıl Akif konuşmaları, Akif yorumları bundan sonra başlayabilir diye düşünürüm. Çünkü bugünkü dondurulmuş Akif algılamasının fazla bir albenisi kalmamışa benziyor Türkiye’de.

-Sizin çalışmanızda bir de şunu görüyoruz. Bizim bildiğimiz Safahat yedi ayrı şiir kitabından oluşurken, siz bunu ona çıkarmışsınız. Bildiğimiz Safahat (1911), Süleymaniye Kürsüsünde (1912), Hakkın Sesleri (1913), Fatih Kürsüsünde (1914), Hatıralar (1917), Asım (1924) ve Mısır’da iken yayınladığı Gölgeler (1933) adlı eseri. Siz bunlardan daha farklı bölümler yerleştirmişsiniz Safahat çalışmanıza. Bu yüzden de piyasadaki en hacimli Safahat, sizin yaptığınız çalışma oluyor değil mi?

 

     Önce şunu hatırlatayım. Bu çalışma sırf Safahat’ın kendinden ibaret değil. Akif’in Safahat’ına girmiş veya girmemiş şiir veriminin bütününü ihtiva ediyor bu eser. Meselâ Akif’in 1911’de Safahat’ı çıkarmasından daha önce geçirdiği bir şiir dönemi vardır. Neredeyse 15-20 yılı bulan apayrı bir şiir dönemi! Fakat Akif 1900 başlarında, şiir anlayışı bakımından büyük bir devrim geçiriyor. Defterler dolusu şiirlerini gözünü kırpmadan yakıyor. İşte Akif’in o eski şiir dönemine ait, yayınlanmış veya yayınlanmamış 150 civarındaki şiiri de yer alıyor bu çalışmada. Bir de Safahat’ların çıktığı sıralarda yayınladığı, yayınlamadığı şiirleri var ki, onlara da bu çalışmada ayrıca yer verdim. Böylece de Akif’in şiiri ile ilgili geniş bir külliyat oluştu elimizin altında.

     Fakat şunu söyleyeyim: Bu şiirlerinin çoğunu Akif kötü ve basit olduğu için değil, şiir anlayışı değiştiği için Safahat’lara dâhil etmiyor. Bence bunlar apayrı bir kitap teşkil etmektedirler. Keşke kendi zamanlarında müstakil bir eser olarak yayınlanabilselermiş dedirtiyorlar insana. İşte ben de onu yaptım. Akif’in yepyeni, fakat kayıp bir eserine vücut vermiş oldum. Dolayısıyla bu bölümde yer verdiğim şiirlerin, 250 sayfayı bulduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Böylece Akif’in şiir tarihinin cemaziyelevveline doğru uzun bir seyahat gerçekleştirmiş olduk. Ayrıca ilgili bölümün başına 20-25 sayfalık, ciddi bir değerlendirme yerleştirdim ki o da harika oldu diyebilirim.

-Sadece bu değil, farklı bir şey daha yapıyorsunuz. Meselâ şairin son eseri Gölgeler’i (1939) ikiye bölüyorsunuz. Bir eser, özellikle de bir şiir kitabı nasıl olur da ikiye bölünebilir? Gölgeler/I ve Gölgeler/II şeklinde!.. Bu ilk defa gördüğümüz bir uygulama. Kimsenin yapmadığı, yapmaya cesaret edemediği bir uygulama!

     Bu soruyu sormanız çok yerinde. Yayınladığım Safahat’ı eline alanların ilk dikkatini çeken hususlardan biri bu oluyor. Aman lûtfen dikkat Kurdoğlu! İlgili eserle oynamak değil burada yaptığımız. Bir defa şunu hatırlatayım, Akif’in en talihsiz eseridir Gölgeler! Yayını geciktikçe gecikmiş, Türkiye’de şiir zevki ve şartları yerinden oynamış, şairin kendi ülkesinde kitabı basılamamış, dağıtımı yapılamamış, dolayısıyla okuyucusu kayıp bir eser! Ama Gölgeler buna rağmen de o kadar önemli bir eser.

      İlgili eseri iyi tetkik ederseniz, siz de görürsünüz. Yığma bir kitaptır o! Birbirinden farklı şiirler hepsi bir arada. Bu tesir nerden geliyor diye düşündüm. Sonunda fark ettim ki, şairin Mütareke ve Milli Mücadele dönemi şiirleri bir havada; Mısır dönemi şiir verimleri daha ayrı bir havada! Buna bakarak Gölgeler’i ikiye böldüm. Gölgeler/I adını verdiğim birinci kitapta, şairin Mütareke ve Milli Mücadele döneminde yazdığı şiirleri yer alıyor. Bu döneme ait şiirlerini tahlil eden, dönem şairleri arasında Akif’in şiirinin, sanatının yerini tayin etmeyi amaçlayan, oldukça geniş yorumlar koydum Gölgeler/I’in başına. Aynı şeyi Gölgeler/II yani Mısır dönemi şiirleri için de yaptım. Akif’in şiiri, şiir düşüncesi Mısır’da değişiyor mu? Şiir veriminde düşüşler var mı, bunları yoklamaya çalıştım. Kaldı ki bu tür değerlendirmeleri her eser için de ayrı ayrı yaptım. Büyük şairin eserden esere geçişleri sırasında ortaya koyduğu fikrî tekâmülü, şiirinde yaşadığı iniş ve çıkışları, şiir dilinde kaydettiği sıçramaları keşfetmeye çalıştım. Böylece de yedi kitaplık değil, on kitaplık bir Akif Külliyatı ortaya çıktı. Bilmem anlatabildim mi?

-Bildiğimiz kadarıyla Akif bir şair! Ama siz onun bazı eserlerine roman nazarıyla bakıyorsunuz. “Akif’in Fikir Romanları” gibi takdimler görüyoruz bazı eserlerinin başında. Mesela “Akif’in Fikir Romanları/ IVAsım veya Berlin Hatıraları gibi!

 

     Aynen öyle! Bildiğiniz gibi Akif bazı eserlerini mesnevi tarzında kaleme alıyor. O tür eserlerinde ya bir vâizi konuşturuyor, ya da doğrudan kendisi konuşuyor veya anlatıyor. İlgili eserlere iyi dikkat edilirse, onlar parça parça şiirlerden oluşmazlar. Onlarda anlatı, tahkiye tekniği daha bir ön planda. O durumda da ilgili eserlere şiir veya mesnevi nazarıyla bakmak, onların edebîlik katsayısını kavramamıza engel teşkil edecektir. Herhangi bir komplekse kapılmaksızın, Akif bu tür eserlerini nasıl kuruyor? Ya da nasıl bir anlatma tekniği deniyor? Bunu keşfetmeye çalıştım. İsabetli bir sonuca ulaştığımı sanıyorum.

     Bu açıdan Akif’in Süleymaniye Kürsüsünde, Fatih Kürsüsünde, Berlin Hatıraları ve Asım gibi eserleri gözümün önünde, çağdaş birer roman olarak büyüdüler de büyüdüler. Kuşkusuz bu kitapların içinde de harika şiirler yok değil. Fakat bunlar Akif’in bildiğimiz şiirlerinden farklıdır. O fark da ilgili şiirlerin, adını andığımız romanların kahramanlarının psikolojilerini, ruh hallerini yansıtan pasajlar olmalarıdır. Ancak şunu da ekleyeyim ki bu dört eser, bizi bambaşka bir Akif portresi ile karşı karşıya bırakır. Doğrusu Akif’in bu yönünü herkesin tanımasını isterdim.

-Doğrusunu söylemek gerekirse hem şaşırtıcı, hem de kışkırtıcı bir yaklaşım bu. Peki geriye ne kaldı? Meselâ bildiğimiz, bildiğimizi sandığımız Akif şiiri için ne söylemek istersiniz?

 

     Nihayet şiir, Akif’in şiiri!.. Yani Akif’in en kapalı, en bilinmeyen yanı! Neden derseniz? Böyle bir çalışma henüz yok elimizin altında. O kadar çok Akif kitabı var piyasada, fakat büyük şairin şiiri ve sanatı konusunda bütün Türkiye suskun!.. Eğer bir Süleyman Nazif, Mithat Cemal veya Orhan Okay olmasa, ne yapardık bilmiyorum. Ancak onlar da nihayet kendi zamanlarının bakışı ile yapıyorlar bu işi. Hâlbuki sanat eserlerinin, bizim zamanımızın bakış açısı ile tekrar tekrar yorumlanmaları gerekir. Fakat ben şunu fark ettim. Üniversite maalesef bu işi beceremiyor. Onlar sanat eserine bilgi malzemesi olarak bakıyor. Eseri tahlil edeyim derken, onu tematik yaklaşımlara kurban ediyorlar. Çürütüyorlar onu adeta. Yani o tür çalışmalar şiiri bir bilgi posasına dönüştürüyor. Güzel bir mimari eserin demire, çimentoya, boyaya ayrıştırıldığını düşünün. İşte şiiri ve sanatı böyle izah ediyorlar. O durumda da bu işi kimin yapması gerekiyor? Elbette bu işi iyi şairlerden, iyi eleştirmenlerden bekleyebiliriz. Fakat onlar da işte görüyorsun susuyorlar. Fakat ne zamana kadar sürecek bu suskunluk?

     Bir de şu husus: Mehmet Akif kendi döneminin yankısı bir şair! Bugüne hitap eden bir yanı bulunduğu gibi, kendi dönemine bakan yanı daha az değil. Meselâ İstiklâl Marşı’ndan, Çanakkale Şehitleri’nden tanıdığımız Akif, her dönemi için geçerli değil. Akif’in bu tarzda haykıran yanları, Namık Kemal’i veya Nef’i’yi çağrıştırıyorsa, diğer yanları bundan tamamen farklı. O tür şiirlerinde, Yunus’tan ve Fuzuli’den gelen tazarrulu bir dil, lirik bir hava hâkim. Bu yakarış hali, ilgili şiiri duygu temeline oturturken, o aynı zamanda büyük bir düşünce şairi. Büyük fikirleri duyguya, derin duyguları da düşünce muhtevâsına dönüştürmekte hiç mi hiç güçlük çekmiyor. Nitekim Oğuz Atay’ın Akif hakkında bir mektubunu okumuştum. Akif’in bu yanını çok iyi fark etmiş. Adeta ona hayran!

     Ama şunu da söylemiş olayım. Bütün büyük şairleri harekete geçiren, onlarda imge patlamalarına yol açan kök fikirler, derin duygular vardır. Onların şiirleri, hep o kendi köklerinden fışkırır durur. Bizde hep aynı şeyleri söylüyormuş gibi bir tesir uyandırırlar. Zira onların mızrabı hep aynı noktaya vurur. Çağdaş veya klasik, fark etmez. Kaldı ki şiir, malzemesi ile izah edilmez. Daldan dala konan, mevsim mevsim renk değiştirip duranlar sırf Akif’i değil, kendilerini de anlamazlar zaten!

     Bu arada kimseden Akif gibi şiir yazmasını beklediğimiz sanılmamalıdır. Herkesin kendi şiirini, kendi zamanının şiirini yazması esastır. Fakat bu hal Akif’i bilmekten, onun sanatını tanımaktan da bizi müstağni kılamaz. Yazmaktan geri bırakamaz.

     Ben şunu söylemek istiyorum. Akif şiiriyle ve sanatıyla, düşüncesiyle büyük bir sanatçıdır. Onun fikirlerini ve inancını şiirinden ayırmak büyük bir cinayettir. O iman hali, ondan okuduğumuz fikirler, sanatlı söyleyişten koparıldığı an, geriye ne kalır? Hiç düşündünüz mü?

     Meselâ siz şu an Ahmet Naim’in, Fatin Hoca’nın, Ferit Kam’ın, Eşref Edip’in hangi fikrini, hangi anlamlı bir cümlesini hatırlıyorsunuz? Onların imanı, onların fikirleri Akif’ten geri mi idi sanıyorsunuz? Sait Halim Paşa, Şehbenderzade ne kadar takdir edilirse edilsinler, neden bir cümleleri hatırlanmıyor? Etraflarında oluşmuş menkıbeleri neden yaşamıyor, neden bize kadar ulaşmıyor? Dolayısıyla iyi sanatın ömrü, yüksek fikirlerden daha uzundur. Eğer Akif Çanakkale’yi yazmasa, Türkiye bugün Çanakkale diye bir şey hatırlamazdı. Bu törenler yapılmazdı. Neyi, iyi hatırlıyorsak, neye önem veriyorsak, onu sanata dönüştüren biri var demektir. Birilerine bunları hatırlatmak istiyorum.

İstanbul BirNokta Dergisi 232. Sayı , Mayıs 2021

Bu haber toplam 189 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim