• İstanbul 22 °C
  • Ankara 16 °C

ŞİİR BENİM ARKADAŞIM, YOLDAŞIMDIR (2)

ŞİİR BENİM ARKADAŞIM, YOLDAŞIMDIR (2)

Röp. Mehmet Kurtoğlu

 “Süleyman Çelebi Büyük Ödülü” alan  Kosovalı Şair İskender Muzbeg: 

-Osmanlı döneminde Türkiye’nin Balkanlarda, Balkanların Türk edebiyatında önemli bir yeri bulunmaktadır. Bugün belki aynı şeyi söyleyemeyiz ama örneğin Kosova’da Türk edebiyatının bir etkisi var mı?  Buradaki soydaşlarımızın Türk edebiyatına ilgisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Osmanlı, zamanın somut toplumsal-siyasal koşullarının etkisiyle İstanbul’dan önce Balkanlarla ilgilenmiş, Balkanlara gelmiştir; kendine özgü iskân politikasıyla kendi dilini, sanatını, kültürünü buralara getirmiş, buradaki kültürleri etkilemiş, kendisi de bu kültürlerden etkilenmiştir. Balkanlar coğrafyasında yüzyıllar boyunca yaratılan sanat eserlerindeki kültürel mozaik bize hep bunları anlatmaktadır: burada dokunan kilimlere, halılara bakarsınız, bu böyledir; buralarda kullanılan dilleri, atasözlerini dinlersiniz, bu böyledir; müzikler, halk dansları, mimari eserler; yemekler, sözün özü yaşayış biçimi, yaşama sevinci de belki, hep bu karşılıklı etkilenmelerin, sonuçta bu biçimde bir bütünleşmenin – erimeden bütünleşmenin ürünüdür. Bugüne gelindiğinde belki şunun altını çizmek önemlidir: Bugün Kosova’da Türkiye’nin, Türk kültürünün ve bu bağlamda Türk edebiyatının burada yaratılan edebiyatlara (Arnavut, Sırp, Boşnak, Rom edebiyatlarına) belli bir ölçüde etkisi vardır. Buralarda son yüz elli yılda yaratılan eserlerden bazıları, örneğin Kosova Arnavut şairi Esad Mekuli’nin “Avşa Ada” başlıklı şiir kitabı, Kosova Sırp şairi Pera Stefanoviç’in “Nur Baba” hikaye kitabı, Sırp yazarlarından Borisav Stankoviç’in “Neçista Kırv” romanı ve “Koştana” dram eseri; Yelena Dimitriyeviç’in  “Pisma iz Nişa o Haremima” seyahatnamesi bu etkinin somut örnekleridir.  Kosova Türklerinin olduğu gibi Makedonya Türklerinin de edebi yaratıcılığına gelince, bu yaratıcılığın ana ülke Türkiye’de yaratılan Türk edebiyatıyla bağları sımsıkıdır. 

 

-Her şairin kendine has anlayışı vardır. Bu bağlamda şiirinizi ve poetikanızı öğrenebilir miyiz?

 

Edebiyat kuramcıları poetikayı anlatırken veya poetikadan bahsederken şair-şiir-okur üçgenini vurgularlar. Aslında bu üçgen, ateş üzerine oturtulan bir sacayağıdır. Altında nice ateşler yanmaktadır. Bilgi, deneyim, beceri bu sacayağının üzerine konulan imgesel bir tencerenin içindedir; tedirgindirler, yanmayı, yanıp yanıp sönmeyi, haşlanmayı, kaynamayı beklerler; okur ise sacayağının yanındadır, ateşin alevlenip yanmasını, yanıp sönmesini bekler… Şiir olacak dizeleri yazarken çok tedirgin bir duruma düşerim; o dizelerin gerçekten bir şiiri oluşturup oluşturmayacağı ile ilgili soru işaretleri hala aklımı kurcalayarak ortada durup dururken ben o dizelerin okuru olma çabasındayım. O anlarda, yani o dakikalarda, o günlerde, haftalarda, aylarda veya yıllarda içimde bir kor gibidir tedirginliğim, kâh küllenir kah ateşlenir. Bir yazar tedirginliği ve aynı zamanda bir okur tedirginliğidir bu benimki. Şiiri oluşturacak dizeler – o zavallılar bu tedirginlikler karmaşasında yolunu bulamayan garipler gibidir. Çünkü bir yandan dizeleri yaratan ile yaratılan dizeler arasında bağlar, belli ki bir gelişme safhasındadır, henüz çok kırılgandır; diğer yandan da o dizeleri okuyanlar veya okuyacaklar arasında dizeler sayesinde kurulan iletişim etik ve estetik kasırgalara ha maruz kalmıştır, ha maruz kalacaktır. Şiir olacak dizelerin bir güzellik olarak yaşanması için, o dizeleri meydana getirenin konuyla ilgili engin bir bilgi birikimine ve dalgalı bir coşku denizine sahip olması gereklidir; akıl, mantık bu bilgi birikimini ve bu coşku denizini içinden dışından okşayan, sallayan veya sarsan bir rüzgâr gibidir. Dizeleri yaratan, yaratılan dizelerin güzelliği karşısında etkin bir durum sergilemeli, bunları birer güzellik olarak yaşamayı becerebilmelidir. Bu güzelliğin önce şairi büyüleyebilmesi, neden sonra da okur tarafından bir güzellik olarak algılanabilmesi için, dizeleri oluşturan kelimeler arasındaki bağın pek uyumlu olması gerekmektedir. Bazen ise ben şiir olacak dizeler karşısında çok rahatım, o anlarda her yerime hâkim olan duygularıma göre, yazılan her şiir güzeldir; ben bu düşünceyle önümdeki şiiri okurum, o şiiri çok başarılı bir şair mi yoksa şiire yeni adım atan bir genç şair mi yazmış, fark etmez; ben buna bakmam, şiirin her dizesinde hatta bir dizeyi oluşturan her kelimede, her seste mutlaka bir güzelliğin saklı olduğunu düşünerek, bu güzelliğin peşine düşerim. Sonuçta ben şiir yazarken her dizede gizli anlamlara, güzel manalara, sorgulama ipuçlarına, çeşitli, açık veya saklı çağrışımlara yer vermeye çalışırım. Neden sonra yazdıklarımı bir kenara atarım. Aradan üç gün geçmiş olabilir, üç ay veya üç yıl, belki de daha uzun bir zaman dilimi geçmiş olabilir; ben yeni bir günde o eski şiire yeniden dönerim; dizeler tedirginleşir, ben tedirginleşirim, adeta bir curcunaya kapılırız. İşte o zaman, dizeleri, kelimeleri sakinleştirmek gerekir, benim de sakinleşmem gereklidir. Bunun için uygun zamanı bulmak, bu arada acele etmemek ve geç kalmamak çok önemlidir.

Şiir de, ağaçlar gibi budama dönemleri yaşar. Bir düşünün ki ağaçları budama zamanı çatmıştır, siz elinizde budama makası, zamanında budamış olursanız ağacı, dallanıp budaklanacak, bahar açacak ve meyve verecektir. Şiir bir ağaç gibidir demek istiyorum. Siz onu zamanında ve mutlaka budamalı, sakinleştirmelisiniz, aksi takdirde şiir azgınlaşır, siz azgınlaşırsınız, dev aynası ortaya çıkar, bakışırsınız; buna izin vermemek için ise şiiri sakinleştirmelisiniz; bu şiiri, aslında kendinizi sakinleştirme çabasında uyağı da yakalayabilirseniz, ne ala. Bu süreçte dil denen o zenginliği küçümsememek, becerileri işleme sokarak sembolleri gereken yerlere titizlikle yerleştirmek, mesaj verecek biçimde ayarlamak ve ayarlanan iletileri kademe kademe sıralamak ayrı bir önem taşır. Şiirde ekonomik olmak, fazla söz kullanmamak çok önemlidir, ayrı bir ustalıktır.  Şiirde didinmelerimin, çabalarımın altını çizmek amacıyla bu ileri sürdüklerimle ilgili iki şiirimi örnek olarak burada sizlerle paylaşmak, dizelerime ipucu vermek istiyorum: “Mamuşa çeşitlemeleri- Beko gelinin birinci türküsü” başlıklı şiirimde benim ülkemdeki hak eşitliğine değinmekteyim: Toplumumuzda bazı dönemlerde hak eşitliğine saygı gösterilmediği için toplumsal gelişmemizde aksamaların meydana geldiğini şu dizelerle, sembolleri de kullanarak, anlatmaya çalışmışımdır:

“Geç gelir bahar sivri dağlardan/Bize./ Kanadı kırılmış bir kuşu/Bir esin okşar,/Ihlamur, ceviz geç yeşerir/Etkinliğe geçer kurulan pusu/Çullanır üstüme etoburlar/Beşer, altışar….

Geç gelir bahar bize düzlüklerden,/Düzlükler ki, alabildiğince yeşil,/Bizde otlar bitmemiş henüz/Sabır kaynaklarıysa bitmiş tükenmiş/Ayakta duran tek benliğimiz…

Kızmalı mı? Kime kızmalı?/Ne bahar sığar avucumuza,/Ne de elimizde yeşil…/Kanadı kırılmış kuş, dalda büyüyen yaprak/Toprağı işleyen çiftçi, her şey/Her şey gözde yemyeşil, apak/Ama kapkara…/ Kızmak değmez ki geç gelen bahara.”

“Bir Buzdağı Bu Gönül” başlıklı şiirimde geç gelen baharda hemen ortaya çıkan fırsatçılardan bahsetmekteyim:

“Bir buzdağı bu gönül/Olanlar karşısında/Niye bu kuzey yeli/Şadırvan çarşısında?

Geç gelir bize bahar/Kurila’da, Tuzsuz’da/Aynı çizgide sanki/Dürüst de, namussuz da!

Yetiş baharım, yetiş/Arabalar inişte/Tez elden gel, besbelli/Bir tuzak var bu işte.

Mutluluk manzarası/Bir yalandan ibaret/Tiyatro, ah tiyatro/Bakarkörler sahnede.../Sabret ey gönlüm, sabret.

Bir buzdağı bu gönül/Olanlar karşısında/Umut ayakta ama:/Ergeç meltem esecek/Şadırvan çarşısında.”

 

Şiir benim günlük yaşamımın bir parçası olmuştur çocukluğumdan beri. Ya bir şiir okurum veya bir şiir üzerine yazılmış bir yazıyı okurum; ya da herhangi bir durumdan – neşeden, acıdan, üzüntüden, başarıdan, başarısızlıktan, hiçe sayılmaktan, küçümsenmekten yansıyan itici güç veya esin bana ulaşabilmişse eğer- bir dize yazmaya başlarım. Zaman durur böylece – sabah mı, gecenin körü mü, ışık var mı, kapkaranlık mıdır, fark etmez, yazarım. Bu yazdıklarımdan bazen bir şiir doğar, oysaki çok defa böyle yazdıklarımı sonlandıramadığım için, çöpe atmak isterim, sonra yine bundan vazgeçerim… Yarıda kalmış dizelerime acırım, kıyamam onlara çünkü onlar suçsuzdurlar; yarı yolda kalmalarının, sendelemelerinin suçlusu benim... Zifiri karanlıkta yazdığım dizelerim var. Karanlık hem içte hem de dıştadır, her yeri kaplamıştır. Örneğin, bir keresinde denizde yaz tatilindeydim. Bir evde kalıyorduk. Gece yarısından sonra uyandım. Sanki bir rüya görmüştüm. Tedirgindim. Denizden gelen çılgın bir ses - deniz sesi beni uykudan uyandırmıştı. Gökten gök gürültüsü gibi tuhaf sesler geliyordu. Elektrikler kesilmişti. Hiçbir şeyi göremiyordum. Kalemi elime aldım, yanımda olan şiir defterimi aldım ve kapkaranlıkta şu dizeleri yazmaya başladım: “Denizi kızdırmayın/Bu gece o hırçındır/Kızgındır /Denizi kızdırmayın/Denizi kızdırmayın./Denizi azdırmayın.” (24.08.2000, Ulçin)

 

Bu dizelerin beni tedirginlikten kurtardığını hatırlıyorum. Bu şiir denemem henüz bitmedi belki de hiç bitmeyecek. Aradan yirmi küsur yılın geçmesine rağmen ben bu şiire geri dönmedim, dönemedim. Bilmem, belki ileride bu şiiri de, yaşantımızdan yeni semboller katarak, bitirmiş olurum. Şiir benim arkadaşım, yoldaşımdır; yalnızlığımda elimden tutanımdır hep. Uzun yolculuklara çıkarız Doğu’ya doğru, şiir ve ben; rahatımız kaçar, rahatlığın peşinden gideriz; yüzyılların, binyılların ötesinedir yolculuğumuz, dağları, denizleri aşarız, oralarda tanıdığımız insanlar – Zülkarneyn’ler, Dede Korkut’lar, Leyla’lar, Zühre’ler, Şirin’ler; Mecnun’lar, Tahir’ler, Ferhat’lar var, bize adeta eski yüzyıllardan el sallarlar; bize gel mi kal mı derler anlaşılmaz ama selam verdikleri pek bellidir; işte böyle yolculuklardan sonra tedirginliğim ortadan kalkmış olur- şiir yazılmıştır:

 

“Ben Kendi Kendime Sultanım”-“Önce ruhum uzandı sabaha/Sonra kollarım, avuçlarım/Bir baktım ki yatağım/Sevinç çatlaklarından sızan/Huzurdan esrik/Solumda birikmiş eski yanılgılarım/

Telaş içinde selamlaşan/Karıncalar gibi,/Hayırdualara kucak açmış/Engin mi engin sağım.

Önce ruhum uyandı, sabaha/Günaydın demek için/Bir baktım ki, yeter ki/Bu sabah ben/Kendi kendime sultanım/Doğuda bir şeyler arar/Uzak yüzyıllarda/Tantanalı otağım.“ (02.04.2018)

 

Dertleşiriz bazen şiir ve ben, kızıştığımız da olmuştur. Bak derim şiire, bak:

 

“Yarınları burada ezmiştir dünler/Benliğimi zaman zaman ıslatır/Yağmur yağmur, bulut bulut hüzünler/Ve varlığım zaman zaman ellenir/

 Burada Tuna Seyhun’dur akar/Adriya dalgalanan bir başka Hazar./Bu köşede yabangülü, mor menekşe dillenir/Bin bir yıllık dilim, törem birilerince ellenir/Çünkü karga denizde, balık göktedir…/…Buna rağmen destanlarım çocuklarca söylenir.” (21.09.1999)

 

Şairin poetikası… Bu konu çok isabetli, her şairin bir poetikası vardır, bilirim ama benim bunu kuramsal bir biçimde anlatmaya gücüm yetmez, yukarıda verdiğim örnekler bu konunun teorik değil pratik örnekleridir, diye düşünüyorum; dolayısıyla Aristoteles'in Mimesis ve Katharsis kavramlarına, Novalis için büyüleyici bir yaşam deneyimi sayılan  “Gerek geçmişin, gerekse çağdaş kültürlerin saygın birikimiyle karşı karşıya gelme” gerçeğine ya da şiirin duygusal-anlatımsal boyutunu ön plana çıkaran, esas olarak lirik malzeme üzerinde öğretilerini geliştiren Doğu poetikasıyla Horace ve romantikler örneğinde olduğu gibi, ağırlıklı olarak mimetik (taklide ilişkin) olan Batı poetikasına, bunların arasındaki farklılaşmalara bir başka röportajda değinebiliriz diye düşünüyorum.

 

Şiirinizi herhangi bir anlayışı dâhil ediyor musunuz? Bir şair olarak kendinizi bağlı hissettiğiniz bir şiir ekolü var mıdır?

 

Ben serbest şiirde karar kıldım diyebilirim. Şiirde şekil serbestliği, içerik serbestliği beni coşturmakta, kalıplar ise canımı sıkmaktadır. Ne var ki bazen bir coşkunun yoğunluğu, anlatılmak istenen olayın ağırlığı veya verilmek istenen mesajın güncelliği nedeniyle şiiri sakinleştirme, aslında kendinizi sakinleştirme ihtiyacını duyarsınız. Bu çaba boyunca bazen uyağa da ihtiyaç vardır ve siz böyle bir çaba verirken bazen uyağı da yakalayabilirsiniz veya uyak denen o kalıbın içerisine ayrı bir güzellik adına girebilirsiniz. Bir Balkan ülkesinde yaşamak, Batı ile kültürel bağları sımsıkı olan Balkan milletlerinin kültürleriyle yan yana ve iç içe olmak Batı’da gelişen ve Batı’dan bizlere gelen serbest şiir meltemlerinin etkisinde kalmak şiir özsuyumuzun kaynaklarını Doğu’da bulan bizler için doğal ki bir ayrıcalıktır, bu, bizler için hem değerlerin hem de sanat güzelliklerinin pekişmesidir. 

 

-Yazarlar Birliğinin Bursa ve Konya’da yapmış olduğu ‘Türkçe'nin Uluslararası 15. Şiir Şöleni’nde Süleyman Çelebi Büyük ödülünü aldınız. Bu konuda neler söylersiniz?

       

Otuz yıl önce Bursa’da düzenlenen Türkçe’nin Uluslararası 1. Şiir Şöleni’ne katılanlardan biri olarak bu son şölende – Türkçe’nin 15. Uluslararası Şiir Şöleni’nde beni Süleyman Çelebi Büyük Ödülü’ne layık gördüğü için Türkiye Yazarlar Birliği’ne teşekkür ederim. “Süleyman Çelebi Büyük Ödülü” bana ve yaratıcılığıma gösterilen bir saygıdır, bu ödüle layık görüldüğüm için çok mutluyum.  Süleyman Çelebi Büyük Ödülü’nü, bu ödülün Rumeli’nin Kosova köşesinde ve genellikle Balkanlarda şiire katkısı geçmiş tüm söz ustalarımız adına verildiğini hissederek ve yaşayarak aldığımı ödül töreninde vurgulamış oldum, burada bir kez daha bunu tekrarlamak ve şunları da ileri sürmek istiyorum: Bugünkü Kosova Cumhuriyeti’nin Prizren şehrinde ve genellikle Kosova’da 600 yıldan bu yana süregelen bir şiir serüveni vardır. Tarih boyunca bizim illerde bu şiir serüvenine yüzyıllar önce Prizrenli Suzi ve devrin birçok diğer şairi; geçen yüzyılın ilk yıllarında Hacı Ömer Lütfi ile Aşık Ferki; son 70 yılda ise özellikle İsa Şimşek, Hayridin Volkan, Aziz Buş, Durmiş Celina, Süreyya Yusuf, Şükrü Zeynullah, Salih Lika, Fahriye Çerkez, Süleyman Brina, Nusret Dişo Ülkü, Naim Şaban, Nimetullah Hafız, Enver Baki, Hasan Mercan, İsmail Tamnik, Ahmet İğciler, Şecaettin Koka, Aluş Nuş, Bayram İbrahim, Vahit Ergin, Sadık Tanyol, Zeynelabidin Kureyş, Murtaza Buşra, İrfan Ahmet, Recep Şaliyan, Altay Suroy, Fikri Şişko, Fahri Mermer, Agim Rıfat Yeşeren, Zeynel Beksaç, Ethem Baymak, İsmet Bölükemini, Fevzi Tüfekçi, İrfan Morina, Semiha Yağcı, Osman Baymak, Mehmet Bütüç, Şükrü Mazrek, Nuhi Mazrek, Cemali Tunalıgil, Raif Vırmiça, Reşit Hanedan, Hüseyin Kazaz,  Reşit İsmet, Naser Neşo, Raif Kırkul, Şükrü Mazrek, Aziz Serbest, Aziz Özütürk,  Özcan Micalar, Nadide Bırvenik, Dr. Taner Güçlütürk, Canan Özer, Rezzan Zborça, Burhan Sait, Semahat Karabeg Cinci, Meliha Arslan, Fahriye Breça Bahtiyar Sipahioğlu, Esen Mumcu, Ayla Safçı, Alaettin İsmail, Sevil Liman, Su Yusuf, Türkan Başa, Dilek Jılta, Cansel Mulaşaban ve sair kalem erlerinin – Balkanlarda çeşitli dillerde 20’ye yakın antoloji ve seçkide şiirleriyle yer alan şairlerin nice katkıları geçmiştir. Bu şiir serüveni devam etmekte, edebiyatçılarımız kendi eserlerini bugün Prizren’de çıkan “Baltam”, “Türkçem” ve “İmza” adlı dergilerde yayınlamaktadırlar. Ben bu edebiyatçılarımız adına Türkiye Yazarlar Birliği’nin geleneksel SÜLEYMAN ÇELEBİ BÜYÜK ŞİİR ÖDÜLÜ’nü aldım.

 

-Bu ödülü almadan önce Süleyman çelebi hakkında bir bilginiz var mıydı? Onun en meşhur eseri Mevlit Balkanlar’da okunuyor mu? 

 

Süleyman Çelebinin bu şaheseri Kosova’da Türkler arasında Mevlüt olarak bilinir, genellikle Kosova halkında Mevlyd ve Mevlud olarak da bilinmektedir. Bu kitap yüzyıllar boyunca hemen her evde Mushaf’ın yanında bulundurulmakta, en az yılda bir kere – Mevlüt ayında ya aile üyeleri tarafından evde, ya da bir araya gelen kalabalıklarca başka uygun ortam ve mekanlarda okunmaktadır. Son zamanlarda Prizren’de olduğu gibi Kosova’nın diğer yerlerinde de çeşitli vesilelerle meclislerde Mevlüt’ün okunduğuna şahidiz. Türkiye’de bir veya birkaç kişinin Mevlüt’ün çeşitli bölümlerini ayrı ayrı okuduklarını görüyoruz, Kosova’da ise Mevlüt’ün kalabalık tarafından okunması adet haline gelmiştir.

 

 Türkiye Yazarlar Birliği’nin iki yılda bir yapmış olduğu ‘Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni’ ne 30 yıl önce yine Bursa’da katılmış biri olarak neler söylersiniz?

 

Bundan otuz yıl önce – 1992 yılında Bursa’da ve Konya’da düzenlenen Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni için bana Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı D. Mehmet Doğan imzası ile bir davetiye geldiğinde buna çok sevindiğimi hatırlıyorum. Davetiye’de diğerleri arasında şunlar da yazılıydı “Periyodik olarak tekrarlanması planlanan ve yaşayan çeşitli lehçeleriyle Türkçe’nin bir kültür ve sanat dili olarak yaygınlaşmasına ve çeşitli ülkelerden Türkçe yazan şairlerin birbiriyle tanışmasına zemin hazırlayacağı düşünülen bu şölenlerden birincisi (…) Bursa’da gerçekleştirilecektir.” Bu mektuba hemen bir cevap yazdım. Cevap mektubumda diğerleri arasında, bu şölene katılmak niyetinde olduğumu bildirdim, mektuba şunları da eklediğimi halen pek iyi hatırlıyorum – arşivimde zaten bu mektubu saklamaktayım: “…Güzel Türkçemizin bu uluslararası şiir şölenine beni de çağırmakla bana göstermiş olduğunuz ilgi için çok teşekkür ederim. Türkçe bugün, tüm geçen yüzyılların dil güzellikleriyle – Türkçeye özgü güzelliklerle dünyanın çeşitli yerlerinde yaşamaktadır, yaşamalıdır. Ben 1970’li yıllarda yazıp Priştine’de çıkan “Tan” gazetesinde yayınladığım “Türkçe” başlıklı şiirimde bu gerçeği şöyle betimlemişimdir:

Suları kudurmuş bir deniz olsa yaşamak/Sulara dalarak Türkçe konuşacaksın/Balıklarla anlaşacaksın/Balıkların dilini öğrenecek/Ve öğreteceksin onlara Türkçeyi/Böylece suların kudurmuşluğu diner/Sakin olur deniz/Sen hiçbir yere gitme oğlum/Ana dilin Türkçesiz…

 

Türkiye Yazarlar Birliği’ne şu bilgiyi de vermekten mutlu olacağımı düşünerek 1992 yılındaki şölene davet mektubuna yazdığım cevap mektubumun sonuna şu cümleyi de ekledim: “Türkçe’ye ait güzel şiirler yazan diğer birkaç Yugoslavya Türk halkı şairi de vardır (Nusret Dişo Ülkü, Altay Suroy, Zeynel Beksaç, Agim Rıfat Yeşeren vb.)” 1992 yılında Bursa’da ve Konya’da güzel günler geçirdik, dünyanın dört bir yanından gelen şairlerimizle tanıştık, konuştuk, dünya da Türk kültür bütünlüğünün gücüne vurgu yaparak bu alanda yeni etkinlik biçimlerinin gerekliliğini vurguladık. İyi niyetle yapılan bu faaliyet başarıyla sona erdi. Bu birinci şölenden sonra Türkiye Yazarlar Birliği’nin organizasyonunda ve değerli D. Mehmet Doğan’ın girişimleri ve etrafındaki arkadaşlarının destekleri sayesinde “Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni” gelenek halini aldı. Ben şimdiye kadar şu şiir şölenlerine katıldım:

  1. (I. Şölen) Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni (Bursa-Konya, 1992),
  2. (IV. Şölen) Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni (Ankara-Girne, 1996),
  3. (VII. Şölen) Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni (Üsküp, 2007),
  4. (IX. Şölen) Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni (Prizren, 2011),
  5. (XV. Şölen) Türkçe'nin Uluslararası Şiir Şöleni (Bursa-Konya, 2022).

 

Bildiğim kadarıyla yurt dışından da olsa Türkiye Yazarlar Birliği’nin faaliyetleri içinde bulunmuş birisiniz. Zaman zaman TYB’nin etkinliklerinde sizi görüyoruz. Bu bağlamda Türkiye Yazarlar Birliğinin kültür hayatımızdaki yeri hakkında görüşlerinizi alabilir miyiz?

 

Türkiye Yazarlar Birliği’nin kültür hayatımızda yerinin önemi büyüktür. Bu kuruluşumuz hem Türkiye’de hem de Türk dünyasında kendine saygın bir yer sağlamış bir kuruluştur. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından bugüne kadar çeşitli kültür faaliyetlerin düzenlendiğini görmekteyiz. Kuruluşundan bu yana yaptığı içerikli faaliyetleri, özellikle 1990 yılından itibaren Türk Dünyasını kapsayıcı faaliyetleri ayrıca vurgulamak gerekir. Burada Türkiye Yazarlar Birliği tarafından düzenlenen ve 03.03.1996 yılında Konya’da hazırlanıp duyurulan Türk Dünyası Yazarlar Zirvesi II Sonuç Bildirgesi’nde yer alan ve gerçekleştirilmesi planlanan faaliyetlerin altını çizmek istiyorum çünkü bu sonuç bildirgesinde Türk Dünyası kültür bütünlüğünün önemi bir kez daha vurgulanmaktadır.

 

 Otuz yıl önceki Bursa ile bugünkü Bursa’yı nasıl gördünüz. Şehir sizde nasıl bir duygu yarattı?

 

Otuz yıl önceki Bursa ile bugünkü Bursa arasında inşaat ve genel gelişme bakımından büyük farklar olsa da Bursa’nın o tarihi ruhunun korunabildiğini gördüm, en azından ben bunu böyle yaşadım.

 

-Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

 

Türk Dünyası Kültür Bütünlüğüne kuruluşundan bu yana çeşitli faaliyetlerle verdiği katkılar için, bu faaliyetlere Türkiye dışındaki Türklere, dolayısıyla Kosova Türklerine de verdiği önem ve manevi destek için Türkiye Yazarlar Birliği’ne teşekkür ederim. Biz, Altay Suroy ve ben, 15. Uluslararası Şiir Şöleni biter bitmez Prizren’e döndük ve Prizren’in yetmişinci yaşını kutlayan “Doğru Yol” Türk Kültür ve Güzel Sanatlar Derneği’nde “15. Uluslararası Şiir Şöleni’nden Balkan Esintileri” başlığı altında bir şiir saati düzenleyip şiirseverlere 15. Uluslararası Şiir Şöleni’nden bilgiler verdik, bu şölene katılan Türk Dünyası şairlerinden birkaçının şiirlerinden de örnekler sunduk.  Benimle yaptığınız bu röportaj için teşekkür ederim.  Ayrıca 2022 yılında Türkçe’nin 15. Uluslararası Şiir Şöleni’nde beni SÜLEYMAN ÇELEBİ BÜYÜK ÖDÜLÜ’ne layık gördüğü için Türkiye Yazarlar Birliği’ne ve kadim dostum Türkiye Yazarlar Birliği Onursal Başkanı sayın D. Mehmet Doğan’a içtenlikle teşekkür ederim.

 

Bu haber toplam 455 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim