Manolya Gürocak: Neden Klasiklerimiz Yok?

Manolya Gürocak: Neden Klasiklerimiz Yok?
Manolya Gürocak Hece Dergisi Şubat 2017 sayısında D. Mehmet Doğan'ın Yazar Yayınlarından çıkan "Neden Klasiklerimiz Yok?" eserini kaleme aldı.

D. Mehmet Doğan

Yazar Yayınları

Hece Şubat 2017 / Yeni Kitaplar

Kıymetli D. Mehmet Doğan'ın toplam beş bölümden oluşan kitabı birbirinden bağımsız ancak aynı derdin etrafında çırpman bir dizi makale, deneme ve köşe yazılarından oluşuyor.

Girizgâhında insanoğlunun zihin muhtevasından bahsederek insanın sözel ve yazılı ürünlerinin ardındaki zihinsel mecranın (bilinç düzeyinde ve bilinç ötesinde) katman ve tortularını geçmiş ve geleceği içine alan yekpare bir zaman mefhumu etrafında ele alıyor. İlk atalarımızdan devraldığımız destan, masal, efsane ve mitolojik ürünlerin, İlahî metinlerin, edebi metinlerin, ilmî-fikrî metinlerin ve ideolojik metinlerin kollektif bilinçaltımıza etkisini ve bu etkinin dili nasıl şekillendirdiğini hangi tabakada hangi izlerin olduğunu anlatarak başlıyor eserine. Bu bilgilere vâkıf olmak için sayısız kitap okuması gereken biri için tüm o kitaplara ait hikmeti üç sayfalık bir özüt biçiminde okura sunuyor Mehmet Doğan. Kitabın geri kalan deneme ve makaleleri de benzer bir niyetle ve sarihlikte ne kadar çok şeyi bildiğini göstermek için değil hakiki bir derdin varlığına işaret eden derinlik ve sadelikle diyeceğini derken zarifliğini koruyan bir üslupla yazılıyor.

Yazar klasiği şu cümlelerle tarif ediyor:

"Klasik öncelikle mükemmeliyet ve saflık (orijinallik) kavramlarını ön plana çıkarır. Bir dili esaslı şekilde öğrenmek, doğru olarak okuyup yazmak için örnek alınan eserler de böyle bir çerçevede sayılabilir. "Klasik" genel kabul görmüş eserdir aynı zamanda. Dil ve edebiyatta bir merhale teşkil eder, ufuk açar, bu bakımdan örnek vazifesi görür." (s. 80)

Sonrasında klasik eserlerin tasnif edilmesindeki geç kalıştan ve yapılan hatalardan bahsediyor. "Binlerce yıllık yazılı edebiyatı, çok büyük şair ve yazarları olan Türkçe için klasik sayılabilecek eserlerin tasnifinde çok geç kalındığını kültürümüzün yaşadığı "hızlı değişim ve dönüşümler yanında, bilhassa aydınların çeşitli ideolojik saflaşmalar içinde bulunmalarına" bağlıyor, (s.71)

Yazar bu durum için şikâyet etmekle yetinmiyor; kitabın dördüncü ve beşinci bölümlerini kendisinin; N. Hayri Azamat, Ahmet Çiğdem, Necmettin Turinay, Mustafa Aydoğan, Necip Tosun, Murat Erol, Süleyman Hayri Bolay gibi değerli fikir adamlarının şiir, hikâye, roman ve fikir türünde klasik eser tasniflerini ve okuma listelerini aktarmaya ayırıyor.

Bu eserleri görüp gözü korkacaklar için ise yazar Mustafa Şekip Tunç'un (1886-1958) "Kadim şaheserlere yakınlaşmadan çağdaşlaşmak iddiası gevezeliktir." şeklindeki görüşünü aktarıyor. Tunç ayrıca "Gençler alelade eserlerden evvel bu en yüksek eserleri anlayamaz diyenler, dahileri bilmeyenlerdir. " diyor, (s. 109)

Neden sorusunu sormak derdin ta kendisi. Başlık, kitabın daha başlığında derdi olduğunu zaten ilan ediyor. Yazar, neden sorusunu ilk insan atalarımızın zihnî macerasından başlatarak bugüne dek sürükleyip getiriyor. Ara ara "başka soruların peşine takılıp gidiyor mu" diyerek okuru korkutsa da meselenin özünden kopmadan düşünmeye ve aktarmaya devam ediyor.

Yazıların her biri başka bir meseleyi konu ediniyormuş gibi görünse de bütün bu meselelerin esasında tek büyük bir meseleden türediğini metinler içinde ilerledikçe irkilerek fark ediyoruz: Kimliğimiz ve kendimiz arasında açılan uçurum.

Kitabın yazılış amacı "zihnimize, hafızamıza, yani medeni-kültürel varlığımıza müdahalelerin", "kimlik ve kişilik değiştirici" "iki asırlık tarihini doğru bir zeminde değerlendirmek" tir.

Kitap vaadi bir miktar aşarak kimlik ve kişiliğe müdahaleden fazlasını, kendiliğe müdahaleyi de izah ediyor kanımca. Tanzimatla başlayan müdahaleler silsilesinin Cumhuriyet ile nasıl ayyuka çıktığını ideolojik bir refleks ile mesnetsiz ve hamasi bir yaklaşımla değil bizzat aklın inkâr edemeyeceği sağduyuya dayalı bir berraklıkla örnekler vererek temellendiriyor.

Metnin zihnimizde açtığı pencereden kafayı uzatıp derin bir nefes aldığımızda irfan ehilinin sıralamasını hatırlıyoruz; dıştan içe doğru: Kimlik (hüviyet), kişilik (şahsiyet), kendilik (haysiyet)... Bir ceviz gibi düşünürsek kimliğimiz cevizin kabuğu kişilik cevizin içindeki odunsu perde, cevizin özü de haysiyetimiz yani kendiliğimiz... Âlemin özü olan varlığımız. Bu demek oluyor ki kabuksuz ve perdesiz olmak kolay lokma olmanın ta kendisidir.

Yazar birinci bölümde nasıl bir gerekçeyle kolay lokma hâline getirildiğimizi; zamanı aşan ve eskimez dilimizin, müziğimizin, sanatımızın eski ve işe yaramaz olduğu propogandasıyla nasıl gözden düşürüldüğünü, değersizleştirildiğini tafsilatlı biçimde ele alıyor. Bilhassa dilin önemi üzerinde dururken düşünsel manada derinleşebilmenin en büyük koşulunu uzlaşılacak bir dilin varlığına bağlıyor, düşünce rahmimiz neden döl tutmuyor sorusunun yanıtını bir dilden mahrum bırakılmakta buluyor. Bu dil yıkıldığında olanları şöyle ifade ediyor:

"Babanzade* Fansızcadan yaptığı İlmü'n-Nefs (psikoloji) tercümesinin başında şöyle söylüyor:

‘Felsefe bizde yeni ortaya çıkmış bir ilim olsaydı terimlerini yapmak o kadar güç bir iş olmazdı.'

Buradaki mantığa dikkat etmek lazım. "Yeni"yi kendiyle, zamanıyla başlatmamak, hafızayı/müktesebatı koruyarak gelişmek. Hâlbuki, daha sonra hafızayı sıfırlama, birikimi hiçe sayma pahasına yeniden başlamak esas alınmıştır. Bu eğilim de şu sonucu vermiştir: Sürekli yeni olmak fakat tekamül edememek, olgunlaşamamak. (s. 33)

Zamandan azade olan, tüm zamanları kapsayan, dünya yaratıldığı gün manası neyse bugün de aynı olanın, yani kadim olanın sadece üzeri örtülebilir, asla yok edilemez. Tefekkürün sert serin rüzgâr ancak zamanın örtüsünü sıyırıp gerçeklere uzana-bilir. Tefekkür için elzem olan asgari ilme de yazarın deyimiyle "esassızlık" ve "istikametsizlik" hasebiyle ulaşılamamaktadır.

Kendini tanıma girişimine varoluşçu düşünürler ve ardından Freud okuyarak başlamış ve tıkanan lavabosunu Mesnevi ile açmış bir birey olarak bu kısmı okuyunca a'sı bol h'si keskin bir ah çekiyorum.

İnsanın ruhunu ve kendisini tanıma ihtiyacının Freud'la başlama ihtimaline inanan gülünçlüğüme bir miktar yazıklandıktan sonra kendimi Mevlana’nın müşfik satırlarıyla teskin ediyorum. İnkârı inkâr eden ahmaklıktan, tövbeye tövbe eden kabule varıp şapka çıkarıyorum bu hâzineye sahip çıkan Batı'nın uyanıklığı ve diriliği karşısında ve hâzinenin esas sahiplerini hiç anmadan tüm bu hakikatleri kendi keşfiymiş gibi sunan bencil inkârı sebebiyle de her zamankinden daha fazla öfkeleniyorum Batı'ya. Mevlana’nın daha 13. yüzyılda toprak tabiatı, semavi tabiatı diyerek tasnif ettiği insan ruhu (nefsi), 19. yüzyılda "id", "superego" kavramlarıyla ve tıpatıp aynı bağlamda kullanan Freud'u, Mevlana'dan önce tanımama sebep olan; ihtiyaçlar hiyerarşisini bana Mevlana'dan değil Maslow'dan öğreten eğitim sistemine de ta göğsümün orta yerinden koca bir ah ediyorum.

Neden Klasiklerimiz Yok sorusunda ilerlerken D. Mehmet Doğan'ın yalnızca Tanzimat hayaleti ve Cumhuriyet karabasanıyla değil aynı zamanda Mevlana'yı bile gözden düşürmek, harcamak isteyen kafatasçı, faşizan, kötücül ve yobaz bir zihniyetle, sözümona muhafazakârlıkla da mücadele ettiğini fark ediyorum, (s. 120)

Bu hakikatleri fark edecek ışık bir çatlaktan sızıp gönül evime ulaştığı için bunca ah'ın ardına bin şükür iliştiriyorum. Ancak her makalenin ardından şunu düşünüyorum: Nasıl olacak? Bu yaralar nasıl kapanacak? Cumhuriyetin sakat doğurduğu çocuklara kim sahip çıkacak?

Kitap, zamanın estirdiği bu yıkıcı ve hoyrat modernite rüzgârına direne- bilen ve ayakta kalabilen toplumların kendi kimliğini ve kişiliğini muhafaza eden toplumlar olduğunu her fırsatta vurgularken yazarın referans olarak başvurduğu Walter G. Andrews, Eugenia Popescjudetz, Toynbee gibi isimler dikkat çekiyor. Kendi topraklarımızın derdine ve meselesine bizim pek çok aydınımızdan daha vâkıf olan bu isimleri yeşerten iklimin koşullarını eğer modernite hazırlamışsa en azından anlaşılmayı ve ilgiyi hak ettiği muhakkaktır ve ister istemez şu kanıya varıyorum. Bir şey tepeden tırnağa şer olamaz.

Ben bu kitabın okuruyum ve bu kitap beni heyecanlandırdı. Metnin ve mananın içine girmeden ve onunla ilişki kurmadan düşünce rahmimizin döl tutmayacağını ve de alınyazısını sevip kaderiyle kimlik ve kişiliğiyle sulh ilan etmeden sadeleşmenin, sadeleşmeden derinleşmenin, derinleşmeden kendini ve özgünlüğünü keşfetmenin, kendini tanımadan başka birini tanımanın ve insanı tanımadan klasik bir eser üretmenin yolu olmadığını bana anlattı.

Umulur ki ben de size anlatabilmişimdir.

* Babanzade Ahmed Naim Efendi: 1934'te vefat etmiş, Darülfünun'da 22 sene profesörlük yapmıştır.

MANOLYA GÜROCAK

 

 

 

 

Bu haber toplam 478 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim