• İstanbul 23 °C
  • Ankara 20 °C

Sâdık Okur: Türkçenin sırları

Sâdık Okur: Türkçenin sırları
Kayıp kitapların peşinde: 2

Türkçenin Sırları, Nihad Sâmi Banarlı’nın en bilinen, en çok basılan kitabı. Böyle bir kitap “kayıp kitap” sayılabilir mi?

Evet, daha 58. baskısı yeni yayınlanmış (şubat 2020). İlk baskısı 1971’de olduğuna göre, bazı yıllar birden fazla basılmış. Ona göre de satılmış olmalı. Peki, o ölçüde okunmuş olabilir mi? Ona da “tamam” diyelim. Ya aynı ölçüde anlaşılmış mıdır?

İşte burada duralım!

Türkçenin Sırları’nı erken yıllarda okumuş olabilirsiniz. Erken okumanın faydaları olduğu gibi, mahzurları da dikkatten kaçmamalı. Kitabı heyecanla kabullenirken, muhtevaya tam nüfuz edecek birikime sahip olamama kuvvetli bir ihtimal.

Meseleyi kendi açımızdan görmeden söylersek, bu kadar çok basılan, yayılan ve muhtemelen okunan bir kitap neden beklenen tesiri hâsıl etmiyor?

Ya bizim okumamızda bir kusur var, ya da galip ihtimal anlamamızda… Bir kitap neden okunur? İstifade etmek için. Bilginizi artırmak, ufkunuzu genişletmek için. Okuduğunuz kitap sizde bir tesir hâsıl etmiyorsa, bu boşa okumaktır, zaman israfıdır!

Sen kendin bilmezsin
Ya nice okumaktır

Türkçenin Sırları, öztürkçe hurafelerinin üzerinden atlayarak, gerçek türkçe zevkine varmanıza yaramamışsa, kusuru kitapta veya yazarında aramamak lâzımdır.

turkcenin-sirlari-kultur-ve-sanat-kubbealti-nesriyat-nihat-sami-banarli-11265-20-b.jpg

Türkçenin Sırları, türkçe hasssasiyeti olan bir edebiyat hocasının, dilinin esrarına vâkıf olma macerasının mahsulüdür. Bu vukufiyet öyle bir zamanda ve öyle bir şahsiyetin gölgesinde kazanılır ki, eşsizdir, benzersizdir.

Yazar, öğretmenliğinin ilk günlerinde öğrencilerine edebiyat yerine “sav erdem” diyecek kadar dil konusunda fena hâlde tasfiyeci olduğunu açıklar. Türkçe ve edebiyat öğretmeniysen, dili istediğin gibi tasarruf edebilirsin değil mi? At binlerce yıllık kelimeyi, koy yerine ayak üzeri uydurduğun “sözcük”ü!

Bu soruya değil cevabı vermeden dil bahsine doğru bir giriş yapılmaz.

Nihat Sâmi Banarlı, bu cevabı vermiş ve işe bakın ki Türk edebiyatının en müstesna simalarından birinden, Yahya Kemâl’den Türkçenin sırlarını tâlime mazhar olmuştur.

Nihat Sâmi’nin kitabını okurken, Yahya Kemâl’i de okuduğunuzu hatırdan çıkarmamalısınız. Onun ulaştığı dil zevki, güçlü edebiyat ve estetik kavrayışı bu kitabın özünü teşkil eder.

Dilcilerin kitaplarında geçmeyen gerçek dil bahisleri bu kitaptadır.

Dilciler kuru tekniğe saplanmışlardır. 1930’larda kurgulanan “kurallar”a sıkı sıkıya sarılarak türkçe hakkında ahkâm keserler. Büyük ses uyumu, küçük ses uyumu, sessiz sertleşmesi vesaire… Bu onları sentetik bir türkçeye götürmüştür. Türkçenin yüzlerce yıllık ses birikimi, mûsıkîsi inkâr edilince, kuru, takır tukur, ifadesiz bir dil ortaya çıkmıştır. Böylece zamane dilcileri kendilerini bu kuru ve ifadesiz dile uydurma kelimelerle hizmet imkânı bulmuşlardır.

Her uydurmanla, Yunus Emre’den Tarık Buğra’ya büyük yazarlarımıza yaylım ateş aç, onları defalarca öldür!

Dil zevki kaybedilince, zevksizlik esas olunca piyasa, her dilcinin uydurmaktan imtina etmediği bir sürü -sel’li, -sal’lı tilciklerle kaynamaya başlamıştır.

Dilcilere Orhun yazıtlarının cümlesiyle hitap etmek istiyoruz: Titreyin ve kendinize dönün!

Bu dönüş için yapılacak ilk iş, Nihat Sami Banarlı okumaktar, öncelikle de Türkçenin Sırları’nı okumaktır. Bu kitapta, nasıl Yahya Kemâl’in vehminin 1930’ların güya dilci kalabalığının ilmini pert ettiğini göreceksiniz.

Neden dilbilgisi veya gramer dersleri en sıkıcı (ve işe yaramaz) derslerdendir? Çünkü dilin tekniğini dilcilerden öğrenmek yararsız bir işle uğraşmaktır. Dili onu kullananlardan, şairlerden, yazarlardan, mütefekkirlerden öğrenmek lâzımdır. Kurallar bir tarafa, yazılmayan dil, bir parmak mesafe kat edemez. Eğer bunlarsız bir dilbilgisi dersi yapıyorsanız, bilin ki siz dilinizi sevemezsiniz. Hatta benimseyemezsiniz! Sizinki olsa olsa kuru emek olur!

Yıllar sonra Türkçenin Sırları’nı Yeniden okudum. O zarif Osmanlı beyefendisinin büyük bir hassasiyetle dili üzerinde düşünmesini ve çalışmasını heyecanla alkışladım. Dil güzelliktir, estetiktir, âhenktir. Dilin derin mûsıkisinin farkında olmayan, farkında olmak bir yana kabullenemeyenden dilci olmaz.

Banarlı okumamış, Yahya Kemâl tedris etmemiş, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı sevmemiş biri eğer üniversitelerin Türk dili bölümünde kendine yer bulabiliyorsa, dilimizin geleceği tehlikede demektir.

İşte Türkçenin Sırları’ndan bir bölüm:

GRAMERCİ

Hikâye meşhurdur:

Bir nahivci, yâni gramerci, bir gün bir gemiye biner. De­nizde yol alırken kaptana şunu sorar:

Kaptan, gramer bilir misin? Kaptan:

Hayır, bilmem, der.

Gramerci, bütün hazmedilmemiş bilgilerin sâliklerinde görülen bir gururla kasılarak meş’um hükmü bastırır: Öyleyse yarı ömrün ziyân oldu!...

Derken, denizde fırtına kopar. Sular bir anda karışır, ge­mi, dalgalar üzerinde fındık kabuğu gibi sallanıp çatırdama­ya başlar.

Bu sefer de gemici gramerciye sorar:    .

Efendi, yüzmek bilir misin?

Adam dehşet içinde "Hayır, bilmem!" deyince, gemici, mukadder hükmü söylemek zorunda kalır.

Öyle ise, bütün ömrün ziyân oldu!...

*

Bu, yalnız bizde değil, başka yerlerde de biraz böyledir: ihtisaslarının zevkine varamamış, şırrına erememiş bâzı ma­tematikçiler gibi, bâzı dilbilgisi uğraşıcıları da mevzûlarını kuru, tatsız, somurtkan durumlara sokarlar; mesleklerini her türlü estetikten, elastikiyetten mahrum, çirkin hâllere götü­rürler, problemlerini gûya kendilerinden başkalarının çöze­meyeceği sahte güçlükler içinde, çok abûs gösterirler.

Türkiye'de dil mevzûları, çoğu zaman bu gramerci anla­yışın pençesindedir.

Meselâ Türkçede büyük ses uyumu dedikleri kâide, (bir ses bahsine âit olduğu hâlde) böylelerinin elinde kemikleşip kalmıştır.

Aslında, Türkiye Türkçesi, eski Türkçede mevcud bu monoton kaideyi, Türkçe ve Türkçeleşmiş nice sözde kırıp parçalamıştır. Basit ve monoton bir sesden zengin seslere akan bu sadâ hürriyeti, Türkçede gerçek bir zevk ve bir mûsıkî tekâmülüdür.

Türkçe, ana kelimesini anne, yalav'ı alev, alma’yı elma, ala’yı ela, yınanç'ı inanç, selcik'i Selçuk, Maral'ı Meral ya­pıp daha böyle nice sözü bambaşka bir güzelliğe ulaştırmıştır.

Biz diyoruz ki, aslında böyle bir ses anlayışı, daha Ortaasya Türkçesi'nde de vardı. Eski Türkler, dillerinin hatırı sa­yılır sertliği içinde, böyle sesleri bilhassa birleşik kelimelerde kullanmaya başlamışlardı. Meselâ Türkçeye Soğdca'dan kend sözü de girmişti, sözün kand telâffuzu da... Fakat Türkler, bu sözleri Semerkent veya Taşkant şeklinde değil, aksine, Semerkand ve Taşkend sesiyle söylemeyi -gâlibâ- daha güzel buluyorlardı.   .

Çünkü dillerde hatta iki heceli kelimelerin bile söyleni­şinde kalından inceye ve inceden kalma geçmek, ancak asırların hazırladığı bir tekâmül hâdisesidir. Basit kalmış, iptida kalmış diller, bunu beceremezler. Fakat işlene işlene incel­miş, güzelleşmiş dillerde bunlar yığın yığındır.

Bundan ne çıkar?  

'Bundan, Türkçenin de ses bakımından' böyle bir güzelli­ğe ulaştığı sonucu çıkar. Bizim gramercilere göre ise Türkçe­de bu kâide kesindir değişmez, değişmemiştir.

Yine biz diyoruz ki Türkçede bu kâide üzerinde ısrar et­mek, Türk çocuklarının dil zevkini, dil gurûrunu ilk anda incitmektir. Çünkü ilk ve ortaokul çocuklarına bu donmuş veyâ dondurulmuş kaide söylenince, o çocuk ister istemez soracaktır.   

Peki bizim dilimizdeki insan, minare, meydan, câmi, kubbe, bahçe, kulübe, fidan, cihan, feza, lâle, bâdem, şeftâli, şira, bira, ateş, silâh asker, mâvi, beyaz, dünya, İs­tanbul, Üsküdar, Keşan, Kütahya ve daha sayılamayacak kadar çok kelime ve isim neden bu kuralın hâricindedir?

O zaman, hele bugünkü Türk dili yıkıcıları, tam bir za­ferle taşı gediğine koyacak ve bu körpe dimağlara o acı zeh­ri akıtılacaktır:

Çünkü bu kelimeler de bu adlar Türkçe değildir!

Büyük ses uyumu dedikleri kâide, yıkıcılar elinde bu çeşit bir silâhtır: Daha ilk ve ortaokul çocuklarına Türkçede saymaya üşeneceğiniz kadar çok yabancı kelimeler var, diye­bilmek zevkini, ferahlığını verir; dilimizde Türkçeleşmiş ni­ce yaşayan sözün yabancı sayılması şeytanlığını sağlar.

Şimdi biz, yukarıda bir Semerkand dedik ya, sayın bir muarızımız buna îtiraz ediyor ve: Ben Kâşgarlı Mahmud'a baktım, Türkler, bu şehre Semerkand değil, Semizkend derlermiş, Semerkand'ı da îranlılar söylermiş diye, kendini gösteriyor.

İşte ilmin (!) cevâbı!, ve:

Zavallı ilim!...

Peki, Taşkend'e ne derlermiş? Yarkend'e ne ad koyarlarmış?

Sonra, o gün bugün, Semerkand'e neden Semizkend dememişler de aydınlarının eserlerinden halk şiir ve hikâye­lerine kadar, bu şehri hep Semerkand diye yazıp durmuşlar?

Bu demektir ki Farslıların söylediği Semerkand Türk zevkine Semizkend'den daha güzel görünmüş, o kadar ki bu adı unutturmuş. Esâsen mes'ele de budur: Türk dilinde Semizkend'in değil de Semerkand'ın yaşadığının farkında olmak...

Sonra, Kâşgarlı Mahmud'a bakarsanız, o, Türkmen adı­nın da İskender'in söylediği Türk mânend'den geldiğini bil­dirir; Kazvin şehrinin de asıl adı Kaz Oyunu'dur, der, çün­kü Afrâsyâbın kızı Kaz, bu yerlerde oynardı. Kâşgarlı, aslı Soğdca olan kend sözünü de pek tabi! olarak Türkçe bir söz zanneder.

Kâşgarlı Mahmud, devrinde büyük himmet göstermiş, âbide eser yazmış, azîz vazife görmüş, tam bir Türk büyüğü­dür. Ancak onun eserini süsleyen bu sevimli yorum ve efsâ­neleri biraz anlamak lâzımdır. O öyle söylüyor ama sonradan iş nasıl olmuş? Bunu bilmek lâzımdır, hiç olmazsa akıl etmek lâzımdır.

Gerçi efsânelerin ilme hizmeti vardır ve bâzan çok büyüktür.

Ancak onları ilmin hizmetine alabilmek için yine İl­mî disiplin ister.

Bu arada Mahmud'un Semerkand hakkında verdiği bil­gi hatta çok doğru olabilir. Fakat bunun doğruluğu, Türklerin Semerkand'e Semerkent veyâ Samarkant değil, Semer­kand dediklerini bize unutturamaz ve bir mal bulmuş gibi, mühim bir dil hâdisesinden bizi uzak tutamaz.

Bir milletin dil anlayışı ve dilde ses zevki üstün bir dereceye vardı mı, o artık eskiden veyâ sonradan birleşmiş kelime dinlemez. Güzel söylemek için gramercilerden de fikir almaya tenezzül etmez. Taşkant değil, Taşkend, Semerkant değil, Semerkand demeyi bilir. Daha yeni sözleri de aynı mûsikîye uyarak birleştirir. Meselâ XIV. asır'a doğru Anadolu Türkleri, Akkoyunlu Devleti'nin kurucusu Tur Ali Bey'in adım Turalı diye, eski sese uygun söylemişlerdi. Fakat İstanbul Türkle­ri, fetih sonu, şehre karargâh kuran Cebe Ali Bey'in adına bu­gün hâlâ yaşayan bir isimle Cibâli demektedir.

Turalı ve Cibâli... Yalnız bu iki isim, dilden anlayanlara kitap dolusu bilgi veren derin mânâlar taşır.

Daha önce de söylemiştik: Bir milletin bütün fertleri için güzel ve güzel sesli sözler, çocuklarına seçip yâhud yaratıp koydukları isimler değil midir? Bugün Türkiye Türkleri, dikkate değer bir ekseriyetle bu çocuklara nasıl adlar veri­yorlar? Şöyle bir okuyunuz:

Ayten, Aysel, Aygül, Aytül, Ercan, Erdal, Erkal, Erol, Gülâli, Gülây, Gülcan, Gülnur, Güray, Güvenay, Özcan, Öznur, Özdal, Meral, Selcan, Selçuk, Seval, Tülay ve daha çok sayıda eski, yeni isimler, acaba neden iki üç hece içinde hep inceden kalına ve kalından inceye geçen seslerle örülmüştür?

Bir millet, bu ses değişiminden tam bir millî estetikle zevk almasa, bu ufacık kelimelerde bu kadar kesin bir iniş çıkış yapar mıydı?         

Bu adlar, yeni değil, nice zamanlardan beri böyledir: Arabın Aişâ'sı Türk halk dilinde Ayşe olmuş, Fâtıma'nın Fat­ma'yı da aşarak Fadime âhengine ulaştığı görülmüştür. Böy­le isimlerin Eyşe, Fadime, Halime telâffuzları, inceden kalı­na, kalından inceye geçemeyecek kadar işlenmemiş ağızlar­da kalmıştır. Meşhur otobos ve pürufüsür hikâyesi de bu­dur.

Biz, dil'e yeni bir kâide koymuyoruz.

Diİ'e dikkat edilmesini istiyoruz...

Türkçede, öteden beri, değişmiş ve değişen bir şey vardır, diyoruz.

Bir millet, neden önce yalav hatta yalab dediği söze son­radan alev demek ihtiyâcını duyar? Yınanç kelimesine inanç sesini verir? Neden, fetthettigi Salanıkos kaba adına Selanik demek inceliğim gösterir. Neden, Yunanca alamas sözünü-, Fârisî ahengi daha güzel bularak elmas diye kullanır? Neden Farsça bâdâm sözünü kaba bulur da bâdem sesine koyar? Ne diye, Yunanca Kastanon sözünü Türkçede kestâne âhenginde kullanır? Hatta neden Yunanca, Frenkçe yoluyle aldığı elektrik kelimesine hem halk dilinde alektirik sesini verir?

Daha sayalım mı?

Bir dilde binlerce hatta alabildiğine istisnâsı olan bir kâide olur mu? Olursa ona kâide, hem de dilin temel kaidesi denir mi?  

Biz her zaman aynı şeyi söylüyoruz: Dillerde değişen şeyler vardır. Diller, başka vatanlarda başka sesler alırlar. Bunlardan bâzan lehçeler, bâzan da başka diller meydana gelir.

Dilcilik taassupla olmaz. Cehaletle hiç olmaz.

Bunları görmek, anlamak ve ancak millet bağrında gelişen her dil hareketine hakkını vermekle olur.

Dil'e dikkatle olur, dilin zevkine, dilin dehâsına varmak­la olur.        

Bizim dilcilerimiz, bir zamanlar Atatürk'e bile Kemal adını Kamal yaptırmışlardı. Sonra, büyük adam, bundan, eli ateşe değmiş gibi uzaklaşmıştı.

Evet, gramerciler, bütün bu cehâlet ve taassupları şimdi bir medrese mîrası gibi yaşatanlardır.

 

Bu haber toplam 1606 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim