“Şerefü‘l-mekân bi‘l-mekîn”; eskilerin sıkça kullandığı bu kelâm-ı kibâr, bir mekânın kıymetinin orada bulunan kişiden geldiğini ifade eder. Tâceddin Dergâhı, Ankara’da Hacı Bayram-ı Velî’nin izinden gelen ve yaşadığı muhite değer katan sırlı gönül sultanlarından Tâceddin Velî ile müsemma olmuş bir mekândır. Burası, şehrin maneviyat ocaklarından olmasının yanı sıra aynı zamanda bir milletin hürriyet beyannamesi olan İstiklâl Marşı’nın da vücut bulduğu yer olma özelliği taşımaktadır.
“M. Âkif’in İstiklâl Marşı’nı Yazdığı Mekân Tâceddin Dergâhı” kitabının müellifi Dr. Nazif Öztürk Hocamızla yapmış olduğumuz bu ufuk açıcı söyleşi, kulaktan kulağa fısıldanan eksik bilgilerin örttüğü tarihî hakikatleri vesikalar eşliğinde gün yüzüne çıkarıyor. Nazif Bey ayrıca yakın zamanda rahmet-i Rahmân'a kavuşan D. Mehmet Doğan’ın ve Türkiye Yazarlar Birliği’nin bu mekânı ihya etmek adına verdiği mücadeleyi de bir vefa borcu olarak kayda geçiriyor.
Sizleri, arşivlerin tozlu raflarından süzülüp gelen hakikatlerle ve Ankara’nın bu gizli kalmış ulu maneviyat ocağının iklimiyle baş başa bırakıyoruz.
Söyleşi: Ziya Uğur
Tâceddîn-i Velî ve Tâceddin Dergâhı ile ilgili kitabınız uzun, isikrarlı ve titiz bir çalışmanın ürünü. Bu kitabı yazmaya sizi iten temel saikler nelerdir? Araştırmaya nereden ve nasıl başladınız?
Yıllar birbirini kovalıyor. Gelenler gidiyor, geçenler mesafe katediyor. Önce gidenler toplanma merkezi olan berzah âleminde, sonradan gelenleri bekliyor. Bezm-i eleste başlayan hayat yolculuğu, dairevî küre misali enteresan bir şekilde başladığı yerde tamamlanıyor. Dünya ve ahiret hayatını kapsayan bu serüven, “ademden âdeme, âdemden ademe” giden bir yolculuk olarak tanımlanıyor. Her gün yeniden yaratılan kainat içerisinde bir zerre mesabesinde bulunan Tâceddîn-i Velî’nin maneviyat yolculuğu, dünden bugüne inişli-çıkışlı devam ediyor. Bizim bu konuda söyleyeceklerimiz ise masivayı ötelemeden başka bir şey olmayacaktır.
Türkiye Yazarlar Birliği 1978'de kuruluşundan itibaren, hem Mehmet Âkif Ersoy'un ölüm yıl dönümü olan 27 Aralık, hem de İstiklal Marşı'nın kabul edildiği 12 Mart tarihlerinde Tâceddin Dergâhı'nda anma programları düzenlemektedir. Böyle bir anma programı arifesinde, kitapçı vitrinlerinde Milliyet Gazetesi yazarlarından Orhan Karaveli ismindeki şahsın “Bir Ankara Ailesinin Öyküsü” adıyla bir kitap yazdığına şahit oluyoruz. Rahmetle andığım, D. Mehmet Doğan’a, böyle bir kitap çıkmış. Mutlaka siz bu kitabı görmüşsünüzdür. Orhan Karaveli bu kitapta, İstiklâl Marşı’nın yazıldığı mekân için “burada ne şeyh, ne mürid ne de dergâh var” diyor. Yirmi iki yıl siz burada nutuk attınız, Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanlığına seçildiğim (2000-2004) dört yıldır da ben bu mekânda programlar düzenliyor, konuşmalar yapıyorum. Bu konuda ne düşünüyorsun dedim? D. Mehmet Doğan, “İstiklâl Marşı’nın yazıldığı mekân Tâceddin Dergâhı hakkında derinlemesine bilgi sahibi değilim" dedi ve sözü uzatmadan “bilmiyorum” demekle yetindi. "Ben de bilmiyorum” dedim. Aramızda kısa bir değerlendirme müzakeresi yaptık, bu konunun araştırılması gerektiği kanaatine vardık. D. Mehmet Doğan sözlerini şöyle bağladı; “bu mesele arşivlerde uzun soluklu araştırmalar yapmayı, tespit edilecek belgelerin okunmasını ve analizlerinin yapılmasını gerektiriyor. Bu sebeple bu işin sizin tarafınızdan omuzlanmasının daha uygun olacağını değerlendiriyorum ”dedi ve konuyu bana yönlendirdi. O gündür, bugündür bir yitiğin izini sürmeye devam ediyorum. “M. Âkif’in İstiklâl Marşı’nı Yazdığı Mekân Tâceddin Dergâhı” kitabı bu çabaların bir sonucu olarak ortaya çıktı.

Mesele, bana yönlendirilmeye yönlendirildi de, elimizde hiçbir veri yok, ne belge var, ne bilgi var. Orhan Karaveli ise bu kitapta, dedesi Tevfik Hoca ve annesi Raife Hanımefendi'den naklen bazı bilgiler aktarıyor: Mehmet Âkif’in İstanbul’dan Ankara’ya geldiği 24 Nisan 1920 tarihinde dedesi Tevfik Hoca’nın Tâceddin Cami imamı olduğunu, caminin müezzini ile birlikte Mehmet Âkif’i Hergele meydanında karşıladığını, burası Hergelen meydanıdır. Zaten dedem önceden M. Âkif’i tanıyordu. Birkaç gün evinde misafir etti. M. Âkif’in “misafirlik üç gündür çok uzun sürmemelidir.” demesi üzerine, dedem “Hocam kalacağınız bir yer var mı, nereye gideceksiniz” demesi üzerine Âkif “Allah kerimdir” demiş. Bunun üzerine dedem Tevfik Hoca “Caminin imam meşrutası/lojmanı var. Benim evim camiye çok yakın olduğu için meşrutayı kullanmıyorum. Sizin için orasını hazırlasak uygun bulur musunuz?' demiş. Çünkü o yıllarda Ankara’da konut buhranı var. Ankara başkent olmuş, ancak oturacak ev, kalacak otel yok. Bu da ayrı bir program konusudur ama şimdilik geçelim efendim. Orhan Karaveli dedesinin evinden yatak-yorgan ve bazı eşyaların götürüldüğünü ve imam meşrutasının Âkif ve arkadaşları için hazırlandığını söylüyor. Şu hususun altını çizelim, “imam meşrutası var ”diyor.
Bu imam meşrutası meselesinin niçin gündeme geldiği hususunu incelediğimiz zaman bunun altından başka bir şey çıkıyor. İstiklal Marşı'nı 1925 ve 1938'de değiştirmek isteyen zihniyet, onu değiştiremediği için İstiklal Marşı'nın yazıldığı mekânı ve İstiklal Marşı yazarını öteleyerek, aşağılayarak değerini düşürmeye çalışıyor. Dergâhta yazılan bir İstiklal Marşı'nı düşünün, bir de imam meşrutasında yazılan bir İstiklal Marşı'nı. Saygınlık açısından bu iki mekân birbirine denk midir?
Orhan Karaveli’nin dedikleri tetkike muhtaçtır; fakat elimizde hiçbir somut veri yok. Ancak 1958'de Enver Behnan Şapolyo, o zaman Ankara Lisesi'nde öğretmen, Ankara Belediyesi dergisinde bir tanıtım makalesi yayınlıyor. Makaleye, risaleyi bir aile dostunun kendisine getirdiğini söyleyerek başlıyor. İlmî seviyesi yazma risaleyi okumaya yetmediği için birtakım yanlışlıklar da yapıyor ama, öyle de olsa 1958'de böyle bir risalenin varlığından haberdar olmamız değerlidir. Bir de Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde Tâceddin Dergâhı’nın şahsiyet kaydı var. Bu şahsiyet kaydında Şeyh Paşa/Bâşe Zaviyesi derununda Tâceddîn-i Velî’nin kendi zaviyesini inşa ettiği anlatılıyor. Fakat risale elimizde olmadığı için, zaviyede verilen hizmetlerin müphemiyeti devam ediyor.
Bir gün namaz sonrasında, zannediyorum öğle namazıydı “cemaat bir dakika, namazımızı eda ettiğimiz Tâceddin Camisi'nin de içerisinde yer aldığı Tâceddin Dergâhı hakkında bir şey bileniniz var mı? Ahmet Amca, Ali Dayı, senin bildiğin bir şey var mı?" dedim, hepsi boynunu büktü. İçlerinden birisi “hocam biz bir şey bilmiyoruz ama Mehmet Amca var. Kırk beş yıldır bu caminin dernek başkanlığını yapıyor. Hamamönü/Karacabey Hamamı sırasında televizyon tamirci dükkânı var. Belki onun bildiği bir şeyler vardır” dedi. Mehmet Amca'yı buldum. Derdimi anlattım. Dedim ki Mehmet Amca, kırk beş yıldır siz bu camiye hizmet ediyormuşsunuz sizin elinizde Tâceddin Külliyesi hakkında böyle bir belge/bilgi var mı? Duyduğunuz, bildiğiniz bir şey var mı? dedim. Mehmet Amca, hocam az ileride Cebeci Orta Okulu var. Bir ara o okulun müdürü bu konularda bir takım araştırmalar yapmaya çalıştı ama benim bildiğim hiçbir şey bulamadı. Ama yine da ben evime bir bakayım. Eğer bir şey bulabilirsem size getireyim dedi ve sözünü şöyle noktaladı: "Siz buralarda ne dolaşıp duruyorsunuz; Tâceddîn-i Velî Dergâhı’na gidip dehalette bulununuz, yani türbeye gidip dua ediniz” dedi. Burası benim açımdan çok önemli. Bir hafta sonra görüşmeyi kararlaştırdık. Mehmet Amca’nın çayını içip ayrıldım. Bir hafta sonra gittim. Mehmet Amca'nın dükkanı kapalıydı. Komşularına sordum. Dediler ki: Mehmet Amca trafik kazası geçirdi, evinde yatıyor. Sıhhati nasıl hayati tehlikesi var mıdır? diye sordum; şu anda iyi durumda, evine çıktı istirahat ediyor dediler. Bir hafta sonar tekrar gittim, dükkân yine kapalıydı. Beni gören komşuları “Size ömür, Mehmet Amca rahmetli oldu ”dediler.
Allah rahmet eylesin.
Allah rahmet eylesin. Mehmet Amca’dan bana hatıra olarak “buralarda ne dolaşıp duruyorsun, türbeye git, dehalet et” sözü kaldı. “Dehalet” kavramı ve himmet isteme seçeneğinden başka alternatifimizin olmadığı bir zaman diliminde, bu olay ümitvar olmamızı temin eden bir dönem geçirmemizi sağlamıştır.
Osmanlı ve Vakıflar arşivlerindeki belgelere ilaveten, Enver Behnan Şapolyo'nun kütüphanesinin peşine düştüm. Yakın dostları Devlet Arşivleri Genel Müdürü Mehmet İsmet Binark ve Vakıflar Genel Müdürlüğü Kültür ve Tesçil Daire Başkanı Sadi Bayram’la görüştüm. Bu şahıslar Enver Behnan Şapolyo’nun kendilerine, “Ben kitaplarımı Milli Kütüphaneye bağışladım, yazmaları kızlarıma bıraktım” dediğini söylediler. Milli Kütüphanenin inşası uzun sürdüğü için, bir ara kitapları İzmir’e götürmek üzere İzmir Kütüphanesi’nden bir heyet Ankara’ya gelmiş, kitapların İzmir’e nakli mümkün olmamış olsa da bu heyet Şapolyo’nun kızlarıyla görüşmüştür. Risalenin İzmir’de sahaflara düşmüş olması, görüştüğüm kızlarının kaçamak cevaplar vermeleri, risalenin bu görüşmede el değiştirdiğini düşündürmektedir.
11 Ocak 2011 tarihinde elinde yazma risale olan bir beyefendi Türkiye Yazarlar Birliği'ne geldi. Kulakları çınlasın bu şahıs halen hayatta olan Erzincan doğumlu Sahaf Mehmet Sadık Erdağı idi. “İlgileneceğinizi düşündüğüm için onu size getirdim” deyip elinde tuttuğu risaleyi bana uzattı. Arkadaşı oturttum, çay söyledim. Şöyle risaleyi bir karıştırdım. Ben hayatımın başka bir anında bu kadar heyecan duyduğumu hatırlamıyorum. Elimdeki risale Enver Behnan Şapolyo'nun 1958 yılında Ankara Belediye Mecmuası’nda tanıttığı risalenin ta kendisi. Elim ayağım titriyor; Sadık Beye döndüm, saygıdeğer hocam, ben emekli bir insanım. Yani birikmiş sayısız para, mal ve mülk sahibi değilim ama yine de size, o dönemin parasıyla 500, 00 TL vereyim” dedim. Yani o gün için çocuklarımın rızkından keserek verebileceğim en yüksek para bu kadardı. Sadık Bey halime mi baktı, pürmelalime mi baktı? Bilmem: "Hocam, siz bana niye bu kadar para veresiniz ki? Siz okuyup yazan bir insansınız. Ben size bu risaleyi vereyim risaleden alacağınız yerler varsa alın veya bunun bir mikrofilmini hatta isterseniz fotokopisini çekin. Sonra ben onu Milli Kütüphane'ye 4000,00 liraya satarım." dedi. Biliyorsunuz sahaflar bu konuda çok ketum ve çok kıskanç olurlar, çok para kazanmaya heves ederler. Sadık Bey Risaleyi bana verdi. Geceleri risale kucağımda yatıyorum. Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu'nda yazma eserleri taramak için çok orijinal makineler mevcuttu. Risalenin mikrofilmini ve fotokopisini çektik. Üç gün sonra iki kilo baklava aldım. Evi bir gecekondudaydı Sadık Bey'in. Oraya götürdüm risaleyi teslim ettim. Bu, hayatımın unutamadığım ve unutamayacağım en heyecanlı anlarından biridir. Heyecanlarımı yatıştırarak daha derinden işi araştırmaya koyuldum ve birtakım merhaleler de kat ettim ama, kısa zamanda bunun da yeterli olmadığı anlaşıldı. Yazmalar ve arşiv belgelerine sahip olmadan, metot bilgileri ve tarih metodolojisi ilkeleri doğrultusunda daha önceden yazdıklarımın gözden geçirilmesi safhasına geçildi.
Tâceddin bin Tâceddin Mustafa el-Ankaravî’nin tesis ettği vakfiyelerı görmediği için Evkâf-ı Hümâyûn Nezâreti Müfettişi Mehmet Saadettin Bey raporunda, Şeyh Tâceddîn-i Velî’nin, erkek ve kız çocuğu bırakmadan vefat ettiği için şeyhlik görevine ecanipten Mehmet Efendi’nin tayin edildiğini yazmaktadır. Vakfiyeler, risale ve Tâceddîn-i Velî Divâni hükümleri doğrultusunda bu meselenin tashihi gerekmektedir. Bu konunun vuzuha kavuşturulması amacıyla daha sonra Ankara Şeriye sicillerindeki Şeyh Tâceddin bin Tâceddin Mustafa el-Ankaravî/Tâceddinzâde Mustafa’nın kurduğu vakfiyelere ulaştım. Aziz Mahmud Hüdâyî ile ilgili doktora tezi olan Hasan Kamil Yılmaz Hoca'yla konuştum. "Benim araştırmalarım arasında böyle bir zatın ismi geçmiyor” dedi. Halbuki Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde yer alan şahsiyet kaydında, Tâceddîn-i Velî’nin Aziz Mahmud Hüdâyî hülefasından olduğu ifadesi geçiyor. Fakat anlaşıldı ki Hasan Kamil Hoca bu belgeleri görmemiş. Bu veriler ışığında bundan sonraki tebliğler başladı ve devam etti. Bu noktada Orhan Karaveli’ye teşekkür ediyorum. Verdiği bilgiler gerçeği yansıtmasa da bizim böyle bir araştırma yapmamıza vesile oldu. Her insan kendi ailesinin bu şekilde önemli şahsiyetlerle beraber anılmasını arzu edebilir. Orhan Karaveli bu arzusunu makul ölçüler içerisinde yapsaydı daha inandırıcı olurdu. Böyle yapmadığı ve İstiklâl Marşı’nın yazıldığı mekânın dergâh değil de imam lojmanı olduğunu iddia ettiği için, bu konunun tashih edilmesi gerekir diye düşündük. İş böyle başladı ve oradan devam etti.
Yani ben de tam o noktada hocam, kitabınızı okuduğumuz zaman tashih edilmesi gereken pek çok husus olduğundan bahsediyorsunuz. Birkaç tanesini de hatırlattınız ama yine de bunlara ilaveten neleri ekleyebiliriz?
Risaleyi, divanı ve vakfiyeleri görmeden benim yazdıklarımda da birtakım eksiklikler var. Türbe giriş kapısı üzerindeki Abdülhamid'in tuğrasını taşıyan kitabeden başlayarak, Vakıflar Genel Müdürlüğü'ndeki eski eser tescil fişi dahil olmak üzere birden fazla tashihe muhtaç konu bulunmaktadır. Yazarların birbirlerinden apararak ortaya saçtıkları yanlışlıklar günümüzde de devam etmektedir. Sağlam veri tabanına ve birinci dereceden arşiv belgelerine dayanılarak bu yanlışlıkların tashih edilmesi gerekiyor.
Sorular halinde ortaya konulan aşağıdaki hususlardan başlanarak ariz-amik her meselenin gözden geçirilmesi gerekiyor. Tâceddîn-i Velî hangi tarikat ekoluna mensuptu? Seyr-i sülukunu hangi şeyhin yönetiminde tamamladı? İstanbul’dan Ankara’ya hangi tarihte gönderildi, kimler gönderdi? Hangi şartlarda Ankara’da bir camii yapılmasına karar verildi? Taceddin Camii ne zaman inşa edildi, hangi malzemeyle yapıldı? Bu konuların hepsi bilinmeyenler olarak karşımızda durmaktadır.
Hatta arşivlerin derinliklerine gitmeyi gerektirmeyen güncel konularda da yanlışlıklar bulunmaktadır. Mehmet Âkif Ersoy'un İstanbul'dan Ankara'ya gelişinin nasıl gerçekleştiği meselesi bunlardan bir tanesidir. Âkif millî mücadele hareketine katılmak üzere İstanbul’dan Ankara’ya bir davet üzerine mi, yoksa kendi kendine mi gelmiştir. Ankara'ya geldikten sonra nerelerde ikamet etmiştir? İstiklal Marşı’nı Tâceddin Dergâhı'nda mı, yoksa imam meşrutasında mı yazmıştır? Günümüzde dergâh olarak vasıflandırılan binanın ne amaçla ve hangi tarihte inşa edildiği, hangi şeyhin zamanında inşaatın tamamlandığı ne amaçla kullanıldığı hususları teker teker anlaşılır hale getirilmesi gereken hususlardır.
Emeklerinize sağlık hocam. Tabii Tâceddîn-i Velî hazretlerine baktığımız zaman Hacı Bayram Velî hazretlerinin yolundan, izinden gelen bir şahsiyet. Bu noktada, silsilesiyle ilgili ve Ankara'ya gelişiyle ilgili hangi bilgilere ulaştınız çalışmanız esnasında?
Hacı Bayram-ı Velî ile Tâceddîn-i Velî'nin yani Celveti tarikatının Tâcî kolunun irtibatı Hamidüddin-i Aksarayî /nam-ı diğer Somuncu Baba hazretleriyle başlıyor. Aksarayî hazretleri 1412 tarihlerinde, Hacı Bayram-ı Velî ise 1429 tarihlerinde hayattadır. Hacı Bayram-ı Velî'den itibaren Melamiye, Celvetiye ve Şemsiye kolları meydana geliyor. Celvetiye Tarikat ekolü Halvetiyye ve Hacı Bayram-ı Velî'den sirayet etmek suretiyle devam ediyor. Tâceddîn-i Veli'nin divanında, derkenar olarak "Gelsün pirim soran bana Hacı Bayram’dır pirimiz.” diye açık-seçik, dört müstef'ilün aruz vezniyle yazılmış şiirini görüyoruz. Hiç şüpheye yer olmaksızın her ikisi de Ankaralı olan Hacı Bayram-ı Velî'den itibaren Halvetiliğin Celvetiye kolunun Tâceddîn-i Velî'ye intikal ettiği anlaşılıyor. Aynı zamanda Tâceddîn Velî İstanbul'da Celvetiye Şeyhi Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri'yle müşerref oluyor. Aziz Mahmud'dan sonra posta oturan Ahmet Mukad Efendi ve Simav’a gönderilen ve burada belirli bir hizmet süresinden sonra İstanbul’a dönen Münzevi Mehmet Efendi silsileye dahil oluyor. Bu zevatın yönetiminde Tâceddîn-i Velî manevî tahsiline devam ediyor. Aziz Mahmud Hüdâyî vefatına yakın bir dönemde Tâceddîn-i Velî’ye "evladım senin duan Ahmet Mukat ve Münzevî Mehmet Efendi tarafından yapılacaktır” diyor ve 1628’de vefat ediyor. Tâceddîn-i Velî "İki yıl daha dergâhta bu zatlara hizmet ediyor. Tâceddîn-i Velî bu dönemde mana aleminde yaşadıklarının anlatılmasının mümkün olmadığını söylüyor.
Ahmet Mukad Efendi Aziz Mahmud Hüdâyî’nin postuna oturmuş şeyh olarak, Mehmet Münzevi Efendi ise Simav'tan İstanbul’a dönerek Fatih'te münzevi bir hayat yaşayan maneviyat ehli bir Allah dostu olarak, iki yıl hizmetten sonra dua edip Tâceddîn-i Velî’yi Ankara’ya gönderiyorlar. Yaşanan gelişmeler gösteriyor ki Tâceddîn-i Velî Ankara'ya 1630 yılında gönderilmiştir.
Tâceddîn-i Velî, Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri'nin dergâhında seyr-i sülukunu tamamlamış, erkek ve kız çocuk ve torun bırakmadan vefat etmiştir. Babası Tezkereci Tâceddin’dir. Tezkereci Tâceddin Trakya medreselerinde müderrislik yapıyor ve Bursa Kaplıca Medresesi'ne müderris olarak tayin ediliyor. 1601 yılında. Bursa Kaplıca Medresesi müderrisliğinden Ankara müftülüğüne naklen atanıyor, 1609'da Ankara'da müftülük görevinde iken rahmetli oluyor. Bunun mezarının nerede olduğu meselesi beni yıllarca meşgul etmişti. Şimdi bu konuda gerçek bilgi sahibiyiz. Tâceddin Dergâhı'nda ve Ankara Mevlevihânesi’nde şeyh olarak görev yapmış veya onların ahfadından olan toplam 43 kişinin listesi elimizde mevcuttur. Bu listenin birinci sırasında Tezkereci Tâceddin, Teskereci Tâceddin'den sonra Tâceddîn-i Velî, sonra oğlu İbrahim Çelebi, torunu Ali.Selami efendiler yer alıyor. Torun Ali Selami’nin listede zikredilmesi, vefat attiğinde İbrahim Çelebi'nin evli olduğunu göstermektedir. Tâceddîn-i Velî risalede diyor ki, “İbrahim Çelebi seyr-i sülükunu tamamlamadan vefat etti, biz mezarında onun seyr-i sülükunu tamamlattık”. Vakfiyede kendinden sonra mütevellilik hizmetini kimlerin yapacağı konusunu anlatırken ifade edilen hususlardan, vakfın kurulduğu tarihte çocuklarının ve torunlarının mevcut olduğu anlaşılıyor. Bu kesin bilgiye rağmen yaşanan fiili uygulamalar karşısında İbrahim Çelebi gibi diğer çocuk ve torunlarının da kendinden önce vefat ettiğini kabul etmemiz gerekiyor. Nitekim vefatından sonra kendisinin de defnedildiği türbeyi Tâceddîn-i Velî oğlu İbrahim Çelebi için yaptırıyor. Ankara/Çankaya 96’lar mevkinde bulunan şu kadar ırgatlık üzerinde bağ, badem ve çeşitli meyve ağaçları bulunan iki parça taşınmaz vakfedilmiştir. Vakfiyede zikredilen bu taşınmaz mal varlıklarının vakıf tüzelkişiliğinin mülkiyetine döndürülmesi için Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne görev düşmektedir. Bu taşınmazlardan ve 90 esedi nakit paradan elde edilen gelirin bir akçesinin her gün türbede iki cüz kuran okuyan hafıza verilmesi, diğer bir akçesinin ise İbrahim'in türbesinde geceleri mumların yakılması amacıyla harcanması isteniyor.
Tâceddîn -i Velî’nin doğum ve ölüm tarihleri kesin olarak bilinmemekle birlikte, Mehmed Muhyiddin Üftade (1490-1580)’hazretlerinin 90, Aziz Mahmud Hüdâyî (1541-1628) hazretlerinin de 87 yıl ömür sürdüğü dikkate alındığında Tâceddîn-i Velî’nin de XVII.yüzyılın başıyla sonu arasında,yaşadığı tahmin edilebilir. Vakfiyede ve diğer arşiv vesikalarında verilen bilgilerden Tâceddîn-i Velî’nin doğma büyüme Ankaralı olduğu, babasının Ankara müftüsü Tezkereci Tâceddin olduğu ve Bursa kaplıca medresesi müderrisliğinden Ankara Müftülüğüne naklen tayin edildiği anlaşılmaktadır. Geride evlat ve torun bırakmadan Tâceddîn-i Velî çocuksuz olarak vefat etmiştir. Bu sebeple Tâceddîn-i Veli'den sonra Tâceddin Dergâhı'nın postuna Bursa'dan gelen ecânipten Gizli Şeyh Mehmed Efendi tayin edilmiştir.
İcazet alan kişiler belirli tekkelerde görevlendirilir. Bu görevlendirilen zatlar eğer yeni bir evrâd-ı şerif tedvin etmiş ise yeni bir kol açılmış oluyor. Burada da Hacı Bayram-ı Veli’den sirayet eden Halvetiye, Celvetiye ve Tacî kolu Tâceddîn-i Velî vasıtasıyla devam ediyor. Celvetiliğin Tâci kolu tekkelerin kapatılmasına kadar devam etmiştir. Silsilede bir başka ayrıntıda hem Tâceddin Dergâhı’nı kuran şeyhin adı Tâceddin Mustafa hem de son şeyhin adı Tâceddin Mustafa’dır. Son şeyhin torunu hayattadır. Onu saygı ile anıyorum. İlk görüştüğümüz zaman Prof. Dr. Aksulu Hanımefendi, Gazi Üniversitesi'nde hoca idi. Şimdilerde İstanbul'da bir özel üniversitede görev yapıyor. O bana, dedesinin kızlarıyla çekilmiş fotoğrafını ve bir şiirini gönderdi. Hayatta olan aile bireyleri zannediyorlar ki şair olan ve divanı tedvin eden son şeyh Taceddin Mustafa’dır. Hanımefendiye izah ettim. Şair olan ve divan tertip eden Tâceddin Dergâhı’nı kuran ilk Mustafa’dır. İki Mustafa arasında bir irsiyet bağı yoktur. Tâceddin Dergâhı’nı kuran Taceddinzâde Mustafa geride kız ve oğlan çocuk ve torun bırakmadan vefat etmiştir.
Geldiğimiz noktada Orhan Karaveli meselesine yeni bir kapı aralamamız gerekiyor. Karaveli “dedem Tevfik Hoca Tâceddin Camii’nde imamdı, bu sıfatla Mehmet Âkif’i evine davet etti” diyor. Acaba Tevfik Hoca o tarihte Tâceddin Camii'nde imam mıydı? Âkif’in ikametine tahsis edilen Tâceddin Dergâhı’nın esas binası bu mudur? Bu binayı kim ne amaçla ne zaman yaptırmıştır?
Âkif’in Ankara’ya geldiği 24 Nisan 1920 tarihinde ne Tevfik Hoca Tâceddin Camii’nde imamdı; ne de Tâceddin Dergâhı’nın esas binası bu mevcut yapıdır. Arşiv belgelerinde “kasr-i ebniye/selamlık” binası olarak vasıflandırılan bu yapı, Tâceddîn-i Velî’den sonra en nufuzlu, en önde gelen en çalışkan, en üretken Tâcî şeyhi olan “Şeyh Osman Vâfî Hakk Lütfi Kâfî” tarafından,2 Şaban 1261/6 Ağustos 1845 tarinde şeyh efendilerin özel misafirlerini kabül edip ağırladıkları selamlık binası olarak inşa edilmiştir. Bu ve benzeri müspet hizmetlerine rağmen Şeyh Osman Vafi Efendi, başına bir takım hallerin gelmesinden kendini kurtaramamıştır. Ne ise ki zaman içerisinde bu hallerin içerisine vahdet-i vücut meselesinin karıştığı anlaşılmış ve şeyh efendi üzerine atılan töhmetlerden kurtulmuştur.
Tâceddîn-i Velî Divanı basıldıktan sonra Konya Koyunoğlu Müzesi ve Kütüphanesi’nde risale ve divanın ikinci bir kopyasının varlığından haberdar oldum. Bu nüshayı tetkik ettikten sonra yayınladığım “M. Âkif’in İstiklâl Marşı’nı Yazdığı Mekân Tâceddin Dergâhı”kitabına; temel kaynaklara ulaşamadan yazdıklarımın tashihini sağlamak üzere, “bundan önce yazdıklarımın bu kitaba aykırı olmayan hususları geçerlidir” diyerek bir itiyat cümlesi koydum. Böylece önceden yazıp konuştuklarım arasında bu son kitapta ortaya koyduğum görüşlere aykırı olanlar varsa, onları tashih etmiş oldum.
Tâceddin Camii çevresinde bulunan hazireler hakkında bilgi verebilir misiniz?
Tâceddîn-i Velî Külliyesi’nde iki hazire/mezarlık bulunmaktadır. Tâceddin Camii’ni merkeze aldığımızda bunlardan birisi kuzeydoğuda, diğeri caminin kıble cihetinde ve türbe önüne kadar uzanan güneybatısında yer almaktadır. Esas Tâceddîn-i Velî haziresi, 1930 yıllarına kadar şehir imar planlarında gösterilen ve bugün yerinde bulunmayan kuzeydoğudaki mezarlıktır. İmar planlarında gösterilmediği halde caminin güney tarafında mevcut olan mezarlar; 1926’lardan sonra Hacı Bayram-i Velî Camii çevre düzenlemesi sebep gösterilerek buradan Tâceddin Dergâhı’na nakledilen kabirlerdir.
Tâceddîn-i Velî Dergâhı’nın gerçek mezarlığı, caminin kuzeydoğu tarafında minare bitişiğinde bulunan ve günümüze kadar ulaşmayan haziredir. Bu hazirede metfun bulunan Tâceddin Dergâhı ve Ankara Mevlevihanesi’nde post-nişin olan şeyh efendiler ile bu zevâtın evlâd ve ahfâdından oluşan 43 kişinin isimleri sıralanmaktadır. Bu listede yer alan 43 kişiden sadece Şeyh Tâceddin bin Tâceddin Mustafa el-Ankaravî ile oğlu İbrahim Çelebi’nin sandukaları türbede mevcuttur. Diğer 41 kişiden hiçbir mevtanın akıbeti belli değildir.
Son senelerde devlet kararnamesiyle özel defin izni alınarak; Muhsin Yazıcıoğlu (1954-2009), Mustafa Başoğlu (1933-2012), Nuri Pakdil (1934-2019), Yusuf Polatoğlu (1956-2021) ve son olarak D. Mehmet Doğan (1947-2024) toplama kabirlerden oluşan mevcut hazirede toprağa verilmiştir.
Mehmet Âkif Ankara’ya hangi tarihte geldi ve nerelerde ikamet etti; İstiklâl Marşı’nın yazıldığı 17 Şubat 1921 tarihinde hangi mekânda kalıyordu?
Mehmet Âkif, Mustafa Kemal tarafından 8 Nisan 1920 tarihinde Kartal askerî birlik komutanı Hüsnü Efendi’ye çekilen telgrafla Ankara’ya davet edilmiştir. Telgrafın 10. maddesinde diğer işler meyanında "burada ‘ulemaya ihtiyaç vardır. Ali Bey (Trabzon Mebusu Ali Şükrü)'le görüşülerek Hoca Fatin ile Şair Mehmed Âkif Efendi’nin ve diğer uygun görüleceklerin süratle (Ankara’ya) gönderilmesi” istenmektedir. İstanbul'dan 10 Nisan 1920'de hareket ediyorlar. Mehmet Âkif hareket etmeden önce Eşref Edib’e “Artık buralarda durulacak zaman değildir. Gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımızdan halkı tenvire ihtiyaç varmış, çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hareket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle topla Sebilürreşad klişesini al arkamdan Kastamonu’ya gel. Meşihattakiler ile de temas et. Harekât-ı Milliye aleyhine bir halt etmesinler” diyor. Fakat Anadolu’daki hareket aleyhine verilen fetva 11-13 Nisan tarihli Takvim-i Vekâyi’de yayımlanıyor. Bu gelişmelere göre Mehmet Âkif’in fetvanın yayınlanmasından bir gün önce İstanbul’dan ayrıldığı anlaşılıyor.
24 Nisan 1920 tarihinde öğleden sonra Eskişehir üzerinden trenle Ankara'ya ulaşıyorlar. Mustafa Kemal Paşa ile Meclis girişinde karşılaşıyorlar. Başka bir yere gitmek üzere olan Paşa, “Sizi bekliyordum efendim, tam zamanında geldiniz, şimdi görüşmek kabil olmayacak, ben size gelirim” demiştir. Mustafa Kemal Paşa ile Eşref ve Âkif beylerin ikinci görüşmeleri Kastamonu’dan Ankara’ya dönüşlerinden sonra vuku bulmuştur. Mustafa Kemal Atatürk haber göndererek Eşref Edib ile Mehmet Âkif’i Ankara tren garında bulunan küçük odasına davet etmiş ve orada bir saat kadar görüşmüşlerdir. Eşref Edib’in anlattıklarına göre, Mustafa Kemal Paşa şunları söylemiştir: “Kastamonu’daki vatanperver mesainizden çok memnun oldum. Sevr Muahedesi’nin memleket için ne kadar feci bir idam hükmü olduğunu Sebilürreşad kadar hiçbir gazete memlekete neşredemedi. Manevî cephemizin kuvvetlenmesine Sebilürreşad’ın büyük hizmeti oldu. Her ikinize de bilhassa teşekkür ederim”. Mustafa Kemal Paşa bu mülakattan sonra görüşmeden duyduğu memnuniyeti ve beraber çalışma arzusunu izhar etmiş; Mehmet Âkif’le Eşref Edib de “tabi çalışmak için geldik” cevabını vermişlerdir.
Mehmet Âkif Ankara’ya gelişinin ilk cumasında Hacı Bayram Camii’nde kürsüye çıkıyor ve 23 Ocak 1920 cuma günü Balıkesir Zağanos Paşa Camii’nde verdiği vaazdan üç ay sonra halkı bilinçlendirmek gayesiyle 30 Nisan 1920 tarihinde halka hitap ediyor. Vatanın âli menfaatleri doğrultusunda halkı Milli Mücadele etrafında birleşmeye çağırıyor. Bu doğrultudaki vaazlarını sadece Ankara’da değil, bütün İç Anadolu vilayetlerinde yapmayı sürdürüyor. Bu anlayışla Mehmet Âkif, işgale uğramamış Balıkesir, Eskişehir, Burdur, Sandıklı, Dinar, Antalya, Afyon, Konya ve Kastamonu’ya seyahatler yapıyor ve buralarda vaazlar veriyor. Konya yöresinde meydana gelen kıpırdanmaları ve isyanları yatıştırmak üzere Ankara’dan sonra ilk gittiği yer Konya olmuştur. Mehmet Âkif büyük kalabalıklara hitaben yaptığı coşkulu konuşmalarıyla halkı işgalcilere karşı cihat edildiğine inandırıyordu. Konuşmalarında bu vatanı da kaybedersek gidecek yerimizin kalmadığını söylüyordu. Bu savaşın dine ve halifeye karşı yapılmadığını, cihadın farz olduğunu, bir İslam büyüğü sıfatıyla anlatıyor, gönülleri tutuşturuyor ve bu alanda yaşanan boşluğu dolduruyordu. Halkın sevip saydığı bir Müslüman aydın sıfatıyla Mehmet Âkif’in Milli Mücadele harekatına katılması, İttihatçıların yeni bir macerası olduğu şeklindeki şüpheyi gidererek, Kurtuluş Savaşı çalışmasına önemli bir güç ve ivme kazandırıyordu. Bu sebeple kadirşinas milletimiz Mehmet Âkif’e “Milli Mücadele’nin manevî önderi” sıfatını vermiştir.
Mehmet Âkif Ankara’ya geldiği 24 Nisan 1920 tarihinden; Kastamonu’da bulunan ailesini Aslanhane Camii civarında Çakallı Hoca’dan kiraladığı eve taşıdığı Mayıs 1921’e kadar, Ankara’da bulunduğu sürelerde oğlu Emin ve bazı arkadaşlarıyla birlikte Tâceddin Dergâhı selamlık binasında ikamet etmiştir.
İstanbul’dan Ankara’ya gelirken yanından ayırmadığı oğlu Emin, “Babam Mehmet Âkif İstiklâl Harbi Hatıraları” anı kitabının içerisinde üç ayrı yerde gerekçeli olarak Tâceddin Dergâhı’nda kaldıklarını anlatmaktadır. Emin hatıratında bu konudan ilk bahsettiği yerde, “Âkif dokuz kişilik ailesini Ankara’da Tâceddin Mahallesi’ndeki iki odalı bir evde barındıramayacağını anlayınca onlara Kastamonu’da ev kiralayıp Ankara’ya döndü” demektedir. İkincisinde “Ankara Tâceddin Mahallesi’ndeki iki odalı mekân, bizim ile (birlikte) dokuz kişiye (ulaşan) ailemize kafi gelemezdi. Kastamonu’da Ankara’da olduğu gibi ev buhranı mevcut değildi. Orada Olukbaşı Mahallesi’nde kocaman bir bahçe ortasında köşk gibi münasip bir ev kiraladık” demektedir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, Emin’in “iki odalı mekân” vurgusuyla tahtında kiler ve servis odası, fevkinde iki oda bulunan Tâceddin Dergâhı selamlik binasına işaret etmesidir. Fiziki mekâna gönderme yapılarak Tâceddin Mahallesi’nde kaldıkları mekânı gözümüzde canlandırmaktadır. M. Âkif’in Ankara’ya intikal ettiği 24 Nisan 1920 tarihinden Mayıs 1921 tarihinde Çakallı Hoca’nın Aslanhane Camii civarında bulunan evini kiralayıp Kastamonu’da bulunan aile bireylerini Ankara’ya getirmesine kadar, Ankara’da bulunduğu bütün zamanlarda Tâceddin Dergâhı’nda ikâmet ettiğini, açık bir şekilde göstermektedir.

Bu konudaki üçüncü kayıt Burhan Bozgeyik’in M. Âkif’in kızı Feride Hanımefendi ve Damadı Muhiddin Akçor ile yaptığı röportajda geçmektedir.
Mehmet Âkif Ersoy Tâceddin Dergâhı’nda Safahat’ın 6. Kitabı “Asım”ı tamamlamış, 17 Şubat 1921’de “İstiklâl Marşı”nı, 15 Nisan 1921’de “Süleyman Nazif”’e şiirini ve 7 Mayıs 1921’de de “Bülbül”ü yazmıştır. Safahat kitabının bütün baskılarında bu iki şiirin Tâceddin Dergâhı’nda yazıldığı kayıtlıdır. “İstiklâl Marşı” nı Safahat kitabına almayıp millete armağan etmesi sebebiyle marşın yazıldığı mekân zikredilmemiştir. “Leyla” şiirini de Nisan 1922’de Ankara’da yazdığı halde, bu tarihte Tâceddin Dergâhı’ndan ayrılarak kiraladığı eve taşındığı için şiirin altına Tâceddin Dergâhı yazılmamıştır.
Ordunun Sakarya gerisine çekilmesi üzerine İstanbul’dan gelirken olduğu gibi oğlu Emin’i yanında alıkoyarak diğer aile bireylerini Ali Şükrü’nün refakatında Kayseri’ye göndermiş; Türk Ordusu’nun vaziyete hakim olması üzerine üç ay sonra Tâceddin Şeyhi’nin evini kiralayarak Kasım 1921’de Tâceddin Mahallesi’ne taşınmıştır. 1923’ün Mayıs ayı başında İstanbul’a dönünceye kadar ailesiyle birlikte burada ikamet etmiştir.
Mehmet Âkif Ersoy’un Ankara’da bulunduğu sürelerde ikamet ettiği mekânlar, Emin Âkif Ersoy’un “İstiklâl Harbi Hatıraları’nda yazdıkları ve Süheyla Karan Hanım’ın Ankara Belediye Başkanı Dr. Atıf Tüzün’e anlattıkları birlikte değerlendirildiğinde, ümmetin icma’ı doğrultusunda İstiklâl Marşı’nın Tâceddin Dergâhı selamlık binasında yazıldığı kesin olarak ortaya çıkmaktadır.
Son kitabınızda Türkiye Yazarlar Birliği'nin ve D. Mehmet Doğan'ın olayla ilgili yapmış olduğu çalışmalara özellikle değiniyorsunuz. Onların bu konuyu sahiplenmesi ve bu çalışmaları yapması çok kıymetli değil mi?
Çok kıymetli. Çünkü Yazarlar Birliği 1978'de kurulduğu zaman, kurucu heyetin vazgeçilmez temel, ilkeleri ve kavramları vardı. Bu ilkelerden bazıları; hak, hakikat, din, istiklal, hürriyet, bayrak, ve vatan kavramlarıydı. Bu vasıfların hemen hepsi İstiklal Marşı'nda mevcuttur. "İstiklâl Marşı kelime-i tevhidden telmihen alınan “lâ ilahe/İlâh yok” ilkesine uygun olarak olumsuzluğu/umutsuzluğu ortadan kaldırarak söze başlamaktadır. Müşrikler Sevr Mağarası’nın önüne geldiği zaman onların Resulullah’a (sav) zarar verecekleri endişesiyle Hz. Ebubekir’in heyecanlanması üzerine “korkma" demesi gibi, İstiklal Marşı da birinci mısrada önce umutsuzluğu ortadan kaldırmaktadır. Diğer mısra ve kıtalarda vatan, istiklâl, bayrak, hürriyet ve bağımsızlık ilkeleri ilmek ilmek örülmektedir. İstiklâl Marşı mısralarında maddeler halinde sıralanan bu umdeler Yazarlar Birliği'nin imgeleri ile örtüşmektedir.
İstiklâl Marşı’nın güfte yazarı Mehmet Âkif, kavliyle fiili uyum içerisinde, adam gibi adamdır. "Sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek” mısraını yazmakla kalmamış hayatının her aşamasında ve daima bu ilkeye sadık kalmıştır. Sözün doğrusunu söylemiş, doğru olanı yapmış ve doğru olanı kendi şahsında uygulamıştır.
Mehmet Âkif Ersoy ve D.Mehmet Doğan bu ortak karekter özellikleri sebebiyle iki münevver insan olarak daima uzakları yakın ederek aynı ortamlarda boy göstermişlerdir. Yine ortak karekter özellikleri sebebiyle Nurettin Topçu ve Necip Fazıl Kısakürek de aynı iklimin diğer rayihalarıdır. Hepsi rahmet-i Rahmana kavuşan özü sözü bir bu kültür ve fikir adamları geride kalan biz yakınlarından hüsn-ü şehadet beklemektedirler. Yılın belirli zamanlarında Tâceddin-i Velî Külliyesi’nde hep birlikte bir arada olmamızın sırrı buradadır. Bu gelenek nesilden nesile devam etmektedir.
Tâceddin Dergâhı ve yakın çevresi hakkında Yazarlar Birliği mensuplarının kafasında şöyle bir düşünce vardı. Şimdilerde uygulamaya konulan millet bahçeleri gibi, Tâceddin Dergâhı'nı içine alacak şekilde burada Mehmet Âkif bağı veya parkı, şeklinde bir düzenleme yapılmasıdır. Tâceddin Dergâhı çevresini saran beton yığınlarından burasını kurtaralım, aynı zamanda Birinci Cihan Harbi, Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı sahnelerini canlandıralım, seslendirelim. Dışarıdan gelen yazar, düşünür ve kültür insanlarını burada ağırlayalım. Böylece burası Türk dünyasıyla irtibat kurulan bir mekan haline gelsin. Genç nesiller millî mücadelenin nasıl yapıldığını ve kazanıldığını, Çanakkale savaşlarının nasıl sevk ve idare edildiğini görsünler istemiştik. Yoğun bir şekilde bu konularla uğraştık. Arzu ettiğimiz hususların hepsinde muvaffak olamadık ama bir kısmının gerçekleşmesine katkı sağladık.12 Mart tarihlerinde İstiklal Marşı'nın kabul yıl dönümünün kutlanması meselesi. Âkif'in anılması meselesi, selamlık binasının müze haline getirilmesi meselesi muvaffak olunan hususlardır. Umarım daha sonraki yıllarda o beton yığını binalar da bir şekilde halledilir. Orası kültür semti mesiresi haline gelir. Bu çalışmalar sonunda, yok edilen hazire yeniden ihya edilir. Mezarların başına şahide taşları dikilir, O bakımdan D. Mehmet Doğan'ın ısrarla her 27 Aralık, her 12 Mart günlerinde Tâceddin Dergâhı’nda aşr-ı şerifle başlayıp dua ile bitirilen anma programları düzenlemesi çok önemlidir. Hem D. Mehmet Doğan'ı saygıyla,ve rahmetle analım hem de onun söylemlerini bundan sonra onun yokluğunda da kesintisiz bir şekilde uygulamaya devam edelim. Bu duyguları ve mefkureyi yeni nesillere, yeni kuşaklara ulaştırmaya devam edelim diye düşünüyorum.
Nazif Bey çok teşekkür ediyoruz, eklemek istediğiniz bir husus var mıdır?
Her zaman söylenecek bir söz, anlatılması gereken bir konu vardır. Fakat hatip ne kadar uzun ve ne kadar çok konuşursa konuşsun, yaptığı söyleşi muhatabının anladığı kadardır. O bakımdan sohbeti çok fazla uzatmaya gerek yoktur. Zira Mevlânâ, “anlar mı hiç, pişmişin halinden ham? Sözü, kısa kesmek gerek, vesselam!” demektedir.
Tâceddin Dergâhı önemli bir maneviyat ocağıdır. Himmeti devam ediyor desem bilmem çizmeyi aşmış büyük laf mı etmiş olurum. Risalede, Cuma akşamları Resulullah’ın ruhaniyeti riyasetinde, ulema, urefa, şüheda ve gureba ruhlarının bir araya gelerek Tâceddin Camii’nde toplandıkları anlatılmaktadır. Ruhlar meclisine iştirak edecekler için “agah ve temiz olunuz, saygıda kusur etmeyiniz hatalı ve kusurlu davranmayınız " denilmektedir.
Sözün devamı şöyle gelmektedir: Caminin inşa edileceği mekânın tespiti Resulullah'ın işaretiyle belirlenmiştir. İnşaat bedellerinin karşılanması için sadece insanlar değil, cinniler, melekler ve periler de yardım etmişlerdir. Öyle bir hasılat meydana gelmiş ki, bir kerpici altın bir kerpici gümüş olsa mümkündü; fakat buna izin yoktur.
“Nice kere tecrübe olundu. İstikamet ile hizmet iden ganî, hıyanet eden fakir oldu. Bu cami-i şerifin içinde ve taşrasında itikât-ı tam ve niyet-i hâlis ve tahâret-i kâmile ile itikâf eden sırr-ı Resulullahı müşahede etti. Resulullah sırrının müşahedesi minber dibinde ve zikirhane önünde olur. Zikirhâneye dahil olanlar hazer eylesinler. Bu camiye; fukarâ indinde cami-i fukarâ derler, ricâl indinde cami-i ricâl tâife-i cinni indinde cami’ü’s-sakaleyn derler. Ve dahi Aziz’in va’d-i şerifleri çoktur, lâkin tafsili mümkün değildir”.
Gelinen bu noktada Tâceddîn-i Velî çok iddialı bir söz daha söylüyor: Bu amaçla kurduğu cümlede "Ankara'nın şefaat yetkisi ben fakire verildi. " diyor. Yani karar verildi, imzalar atıldı. Daha başka şeyler de söylüyor. Ene’l-Hak çağrışımları taşıyan "Hak bendedir, Kâbe benim." şiiri de çok etkileyici bir şiirdir. Tâceddîn-i Velî ve Tâceddin Dergâhı'nın biraz kenarda kalmasının sebebi bence vahdet-i vücut meselesidir. Tâceddîn-i Velî bu konuyu çok güzel bir şekilde şöyle formüle ediyor: "Bunu söyleyen ben değilim bendeki sensin. " diyor. Hani "Ene’l- Hak" meselesini söyleyen ben değilim, onu söyleyen, "bende ki sensin"; yani ruhlar aleminde insanları Cenab-ı Allah yarattığı zaman kendi ruhundan ruh üflediğini söylüyor. Masivayı ortadan kaldırdığımız zaman geriye ne kalıyor? Allah'ın üflediği ruh kalıyor, o da zaten Hak’tır. Yani bu konulara giremedik ama, yine de Ankara'ya gelenlere şunu tavsiye ederim. Hacı Bayram-ı Velî’den ve Tâceddîn-i Velî’den uzak durmasınlar ziyaret eylesinler. Bu mekanlar ziyaret edilmesi gereken maneviyat ocaklarıdır.
İstiklal Marşı'nı yazarken bu manevî atmosferden etkilenmesi meselesi yani mekanın düşünceye sirayeti meselesi üzerinde de durmamız gerekirdi, zaman buna da imkan vermedi. Bugünkü konuşmamızda biz biraz kabukta dolaşır gibi olduk. Konunun maddi unsurlarını ortaya koyduk ama bu maddi unsurların içerisine maneviyat noktasını yerleştirdiğimiz zaman işin ne boyutta olduğu o zaman daha iyi anlaşılır diye düşünüyorum.
Allah (cc) bizleri, himmetinden hissedar olanlardan eylesin. Amin.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.