• İstanbul 19 °C
  • Ankara 19 °C
  • İzmir 25 °C
  • Konya 25 °C
  • Sakarya 17 °C
  • Şanlıurfa 29 °C
  • Trabzon 21 °C
  • Gaziantep 27 °C
  • Bolu 14 °C
  • Bursa 17 °C

Ahmet Hâşim Üzerinden Edebiyat Tarihiyle Hesaplaşma

Ahmet Hâşim Üzerinden  Edebiyat Tarihiyle Hesaplaşma

Söyleşi: Yusuf Alpaslan ÖZDEMİR

Ahmet Hâşim hakkında yıllardır tekrar edilen yargılar gerçekten metinlerden mi doğdu, yoksa birbirini kopyalayan kabullerden mi? Edebiyatımızın velût kalemlerinden şair-eleştirmen Osman Özbahçe, yeni kitabı Yüzyılları Birleştiren Şair Ahmet Hâşim üzerinden sadece büyük bir şairi yeniden okumuyor, aynı zamanda edebiyat tarihimizin en yerleşik ezberlerini de cesaretle sorguluyor.

Şiirin merkezinden hareket eden bu söyleşi; Hâşim'i olduğu kadar eleştiriyi, edebiyat tarihini ve okuma biçimlerimizi de yeniden düşünmeye davet ediyor.

Hâşim'i Çağının Ötesine Taşıyan Asıl Güç

YUSUF ALPASLAN ÖZDEMİR (YAÖ): Osman Hocam, kitabınızın adından başlayalım; en başta kitabın ismi başlı başına güçlü bir iddia taşıyor: Yüzyılları Birleştiren Şair. Ahmet Hâşim’i sadece belli bir dönemin büyük şairi değil de “yüzyılları birleştiren” bir isim yapan esas kırılma noktası sizce nedir? Bu başlığı seçmenizin nedeni nedir? Hâşim üzerine yazılmış onlarca inceleme varken 590 sayfalık yeni bir kitap yazmayı gerekli kılan boşluk neydi? Siz bu çalışmanın mevcut Hâşim literatürüne hangi soruyu ilk kez sorduğunu düşünüyorsunuz?

OSMAN ÖZBAHÇE (OÖ): Kitabın adı elbette bir iddia taşıyor. Fakat edebiyat tarihinin, eleştirinin, Türk şiirinin çoktan söylemiş olması gereken bir söz bu.

Hâşim, bütünüyle bir yenilik. Bir yönüyle değil, bütünüyle bir yenilik. Bir kere şiire serbest vezinle başlıyor. Yani herhangi bir aruz kalıbı, hece kalıbı içinde değil. O günkü şiirimizin bütünüyle yabancısı bir şiir yazıyor. Bu şiirler de birer deneme değil, en ünlü şiirleri arasında. Bir tarafta biten bir yüzyıl, eski şiir, bir tarafta başlayan bir yüzyıl, yeni şiir. Aradığımız şiir Fikret’te yoktu diyor. Tanzimat’ta, Serveti Fünunda yoktu diyor. Bizler eski şairlerin mezarlarında bekçi değiliz diyor. Elbette yeni, bugüne hitabeden, bugünü kavrayan yeni şiirler yazacağız diyor. Bu anlayışla ortama giren bir şair. Öyle bir şiir yazacağız ki insanı kavrayacak ve bu kavrayış her yerde her dönemde geçerli olacak. Bir taraftan serbest vezni, yeni bir şiiri eski şiirin kelimeleriyle yazıyor, şiir dili diye bir şey var diyor, bir taraftan da şiirde anlam dediğiniz fikir nedir sorgulaması yapıyor. Her açıdan yenileyici bir adam. Eskiyi yenide yeniyi eskide kuran bir yapı Hâşim’in şiiri. Bir sentez, bir köprü, bir dönüşüm değişim noktası. Bunu yaparken de bütün dikkati yenide. Avrupa’da, özellikle Fransa’da çıkan en yeni şiir kitaplarını Türk okuyucusuna tanıtan sadece o. Şiirin dünyadaki gelişimini izleyen sadece o. Bu gelişmeyi Türk şiirine taşıyan işler sadece ondan geliyor. Diğerleri mehtaplı gecelerde gazel söylüyor. Bir tarafta düz aruz, bir tarafta serbest vezin. Dönemle arasındaki fark da, onunla aşık atmaya kalkanlarla arasındaki fark da bu.

Hâşim, özellikle şiir dili üzerinden yenidir. Şiir dünyasıyla yenidir. Şiirde konuşma diline bile karşıdır. Şiiri düzyazıdan, alelâde konuşmadan ayıran farklı bir format biçiminde algılamaktadır. Bunu yaparken eski şiirimizin kelimelerinden vazgeçmiyor. Kelimeler onun için nadide birer mücevher. Onları tek tek şiire, daha güzel görünmelerini sağlayacak biçimde yerleştirmek sanat yöntemidir. Hem şiir diliyle, hem şiir tekniğiyle, serbest müstezatla geçmişi tevarüs etmiş, güncellemiş, sonrasına aktarmıştır.

Serbest vezin, Batılı bir form, içini içinde yaşadığı kültürle dolduruyor. Meselâ serbest müstezat, Doğulu bir form, içini Batı’da gelişmiş bir kafayla dolduruyor. Eğer gerçek bir edebiyat ortamımız olsaydı, onun şiirleriyle, şiire ilişkin yazılarıyla kurmaya çalıştığı dünya örneğin Fransa’da modern şiir doğuş ortamıyla kıyaslanırdı. Çünkü Hâşim benzer bir ortam kurmaya çalışıyor. Bu nedenle şiiri dünyadaki gelişmelerle kıyaslanırdı. Bu kıyaslamalar neticesinde ortaya gerçeğe en yakın Hâşim portresi çıkardı. Fakat o hayatı boyunca aptal tartışmalarla uğraşmak zorunda kalıyor.

Hâşim’e yöneltilen bütün eleştiriler siyasi nedenlerden kaynaklanıyor. Bir kısmını Yahya Kemal kalıplıyor, bir kısmını Peyami Safa-Nâzım Hikmet ikilisi kalıplıyor, bir kısmı da dönemin siyasi atmosferinde kendiliğinden kalıplanıyor. Günümüze değin oluşan literatür de bu kalıpların tekrarından ibaret. Benim kitabım, Hâşim’in bu kalıpların dışında yeniden ele alınmasını öneriyor.

Anlamın belirsizliğinden, insanın karanlıkta kalmış yönlerinden, bilinçdışının derinliklerinden bahsediyor. Psikolojiden, sosyolojiden, Lacan’dan, Freud’dan, bunları bırakıp şiiri iyice kristalize etmek için haikulardan söz ediyor. Bütünüyle bireyselin şiirini savunuyor. Nutuk atacaksanız buyrun siyaset sahnesine diyor.

Size bunları söylerken aklım sentez kelimesinde kaldı. Evet, Hâşim bir sentez. Şiirimiz İkinci Yeniye gelinceye değin bir sentez. Türk şiirinde orijinal nokta diyebileceğimiz başlangıç İkinci Yenidir. İkinci Yeniyle gelen insan, varoluş sıkıntısı çeken, nedenini arayan insan İkinci Yeniden önce sadece Necip Fazıl’da var. O da bu yönüyle orijinal noktadır.

b-002.jpg

Modern Türk Şiirinin Gizli Ekseni

YAÖ: Edebiyatımızda yıllardır Yahya Kemal, Mehmet Âkif, Nâzım Hikmet ve Necip Fazıl etrafında güçlü anlatılar kuruldu. Sizse Hâşim’in modern Türk şiirinin gerçek ekseni olduğunu söylüyorsunuz. Bu kanaatinize en güçlü delil olarak hangi metni veya hangi poetik dönüşümü gösterirsiniz?

OÖ: Tanzimat’ın fikir şiiri Fikret’le, Âkif’le, üstelik güçlü bir biçimde sürüyor. Cenap Şahabettin bu dünyanın kenarına oturmuş kendi şiirini terennüm ediyor. Hâşim bu dünyayı yıkıyor. Şiir o değil, bu diyor. İşe doğrudan bu noktadan başlıyor.

Hâşim’de kendi içinde poetik dönüşüm, hatta gelişme yok. En başta şiir budur anlayışıyla yola çıkan, âdeta poetikasını kurup kararını verip şiire başlayan bir şair. Lise yıllarından 1910 yılına değin yazıp yayınladığı şiirler ve yazılar bunun göstergesi. Çünkü sonradan değişen yok. Örneğin, Tahsin Nahit’in kitabıyla ilgili yazdığı yazı bir manifesto. Şiirde Manadan önce Şiirde Mana. Bu yazıyı 1910 yılı Mart ayında yayınlıyor. Cenap’la Fikret’in dergisi Serveti Fünun’da. Aradığımız şiir Fikret’te yoktu diyor bu yazıda. Bu yazıdaki temel düşüncelere hayatı boyunca bağlı kalmıştır.

Şiirde Mana, yayınlandığında, daha o dönem, bu metin gerçek anlamda bir devrimdir, şiirde bir devrimdir cümleleri var. O gün yazılan şiiri düşündüğümüzde bir doğrultu kuruyor Hâşim’in şiiri, bir poetika kuruyor. Yeni bir model getiriyor. Ardından gelen kuşak bu doğrultuyu devam ettiriyor. Bir modeli, bu modeli esas alıyor. Yani Necip Fazıl, Tarancı, Dıranas, Ziya Osman Saba. Şiiri bir dil meselesi, estetik çaba biçiminde algılayan bir kuşak geliyor. Fikir yumağı, siyasi nutuk değil diyor Hâşim. Düz konuşma değil diyor. Hatta edebiyat dersine, edebiyat hocasına indirgenemeyen metindir diyor. Bu arayış Orhan Veli’de de var. Gerçek anlamını da İkinci Yeniyle buluyor. Bu anlamda bir eksenden söz ediyorum.

Anlatı bahsinde, Hâşim’in kitlesi yok, kitleye malolacak bir anlatısı yok. O yalnız adam. Âkif gibi, Necip Fazıl gibi değil. Şiirinden başka bir şeyi yok. Yalnızlık yetmiyormuş gibi bir de yabancı adam. Sen Türk değilsin, Arapsın diyor bütün yazılar. Şiir, bir milleti düşündüğümüzde, bir insanı düşündüğümüzde en yakın demektir. Ondan demektir. O demektir. Hâşim, şiiriyle biz kere biz olmuş, bir ben vardır bende benden içeri olmuş, siz kalkmış Arap demek için sıra bekliyorsunuz. Hâşim hakkında yazılanların neredeyse hepsi Arap deme sırası bana geldi yazısı.

Yerleşik Kabullerle Hesaplaşmak

YAÖ: Kitabınız sadece Ahmet Hâşim’i anlatmakla kalmıyor; ana odakta Hâşim üzerine kurulmuş yerleşik edebiyat tarihini sorguluyor. Çalışmanızda Hâşim hakkında en fazla tekrar edilen ama en az sorgulanan yanlışlar dahil pek çok konuya temas ediyorsunuz. Şiirler, yazılar, tarihler apaçık ortada olduğu hâlde yanlışların peşinde giden isimlere bakınca hem soldan hem de sağdan isimler görüyoruz. Bu çift taraflı saldırıları nelere bağlıyorsunuz. Edebiyatımızda güvenilen, çok bilindik isimler dahi pek çok yanlış ve çarpıtmayı devam ettiriyor. Böyle bir manzara karşısında okura nasıl bir yol takip etmesini önerirsiniz. Bu kirlenme içinde okur kime güvenecek, neye inanacak?

OÖ: Kirlenmenin nedeni eleştiri ve edebiyat tarihi. Türkiye’de edebiyat tarihi boş bir çuval. Boş çuval bir metafor değil, gerçekten boş bir çuval. Türkiye’de edebiyat tarihi edebiyatın tarihi değil. İdeoloji temelinde magazin yapmaktan ibaret.

Herkes kendi adamını tutuyor. Tribünlere oynuyor. Adam eleştirmen, Türk şiirinin güçlü şairlerinden birini değerlendirmeye şöyle başlıyor: “Biliyorsunuz ben Müslüman değilim. Onun için, eserlerini değerlendirebilecek kadar okumadım.” Ataç bu. Diğerleri de ataçgiller. Bu familyanın adını söyleşiyi yayınladığınızda küçük harfle yazın. Çünkü gerçekten küçük adamlardan müteşekkil bir familya bu. Yani sen yoksun diyor. Sen kimsin de yoksun diyorsun? Listeyi ben yapıyorum. Seni listeye almıyorum diyor. Edebiyat tarihini ben yazıyorum. Seni bu tarihe almıyorum diyor. Sen kimsin kardeşim. Edebiyattan, şiirden anlamayan kalın kafanın tekisin.

Ben, gençlik yıllarımdan bu tarafa şiirimizi edebiyatımızı izleyen biriyim. Bugüne kadar yazmak isteyip de yazamadığım bir şiir olmadı. Sadece bir şiir. Yazmak isteyip de yazamadığım bir şiir var. Hem böyle bir şiire karar veremediğim için yazamadığım hem de piyasadan korktuğum için yazamadığım.

Adı Aptallar Ligi. Bu ligde adı eleştirmene çıkmış, eleştiri yazıları yazmış adamlar birbirleriyle yarışıyorlar. Açık isimleri, açık yazıları, açık cümleleriyle yarışıyorlar. Adamın adını açık açık yazmadıktan sonra bu şiirin bir anlamı yok. O nedenle dergilerde, kitaplarda yayınlanmış metinlerden hareketle dipnotlu bir şiir. Fakat cesaret edemedim. Fakat edebiyatımız Aptallar Liginde şampiyonluğu kimseye bırakmayan adamlarla dolu.

Bir Mısranın Gölgesinde Kaybolan Şair

YAÖ: “Şiirde Mânâ” yazısı ve “Melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz” mısraı yıllardır farklı biçimlerde yorumlandı. Sizce bu iki metin, Hâşim’i anlamamızı mı sağladı, yoksa paradoksal biçimde onu tek bir cümleye hapsederek görünmez mi kıldı?

OÖ: Bence bunlar Hâşim’i kapatan değil, açan, daha anlaşılır kılan noktalar. Şiirde Mana zengin bir metin. Her okuyuşta yeni bir şey öğreneceğiniz bir metin. Şiiri en modern biçimiyle kavramaya çalışan bir metin. Melâl mısrası da hiçbir zaman melâl kelimesinin günümüz Türkçesine çevrilmesi değildir.

Bilgisayar başındayken zaman zaman Kubbealtı Lügatine bakıyorum. Melâl kelimesine baktığımda helal olsun demekten kendimi alamamıştım. Kelimeyi örnekleyen cümleler arasında Hâşim’in mısrası yok. Oysa edebiyatımızda melâl denildiğinde hatırlanan tek cümle budur. Bunun yerine Yahya Kemal’den bir cümle alınmış: “Orada sevinç ve melâl birlikte duyulur.” Bu cümle ne kadar düz, yüzeyselse Hâşim o kadar derindir. Çok anlamlı, çok katmanlıdır.

Ben de kitap aşamasında arayı arayı Yahya Kemal’de bir melâl mısrası bulmuştum: “Kalbimde vardı Byron’u bedbaht eden melâl.” Bir de Hâşim’in mısrasını tekrarlayın. İkisinin şiiri arasındaki farkı bu küçük örnek bile göstermeye yeter.

Melâl, basit üzüntü değildir. Çok daha geniş bir anlam yapısı içinde simge değeri kazanan bir mısradır. Bir tavır, bir duruş, bir hayat tarzıdır. Dünya kavrayışıdır.

Meselâ, akşam yine akşam mısraları, o belde tasavvuru, batan ayın kenarına yazılmış satırlar, ufukta beliren şanlı süvari. Akşam yine toplandı derinde diyor. Bunlar bugüne ait şiirler, mısralardır. Çünkü Hâşim hâlâ bugüne ait bir şairdir. “Gök yeşil, yer sarı, mercan dallar” Ne zaman eskiyecek? Anlam, açıklık, fikir, nutuk, manzum nutuk, manzum fikir, manzum hikâye hatta divandan devraldığımız mazmunları sorgulamış, aşmış bir şair Hâşim. Hâşim’i Hâşim yapan şiirleri, mısraları hatırlayalım, hepsi bugünün, günümüzün şiirleridir.

Hâşim'den İkinci Yeni'ye Uzanan Ana Damar

YAÖ: Kitabınız boyunca Hâşim’in yalnızca sembolist bir şair olmadığını, modern şiirin kurucu aklını temsil ettiğini savunuyorsunuz. Bu noktada Tanpınar, Necip Fazıl, Garip ve İkinci Yeni arasında nasıl bir devamlılık veya kopuş haritası çiziyorsunuz?

OÖ: Bence Hâşim’e sembolist demenin bir anlamı yok. Bugün Hâşim’in sembolistliğini ispatlamanın ne anlamı var?

Adam, 1920’li yıllarda avangad akımlara öldü diyor. Eskidiler diyor. Yeni bir şeyler bulmamız lâzım diyor. Bu durumda bugün Hâşim’in şiirini sembolistti, değildi diyerek veya şiirindeki renk dağılımını esas alarak, istatistik çıkararak kavrayamayız.

Ben İkinci Yeniye ulaşan modern şiirimizin Hâşim, Necip Fazıl ve Orhan Veli temelinde kavranması gerektiğini düşünüyorum. İz, yol, hat, ana damar bu diyorum. Modern şiir İkinci Yeniye değin Hâşim, Necip Fazıl, Orhan Veli çizgisini izlemiştir.

Tartışma Değil Belgeler Konuşuyor: Yerleşik Yargılara En Sert İtirazlar

YAÖ: Kitabınızda edebiyat tarihinin bazı yerleşik kabullerine ciddi itirazlar yöneltiyorsunuz. Bu itirazların en fazla tartışılacağını düşündüğünüz bölüm/leri hangi/ler/si? Okurun “Burada fazla ileri gidilmiş” diyebileceği iddianız nedir? Ben kendi adıma; Yahya Kemal’in Dergâh’taki yazılarında yurdu düşmana vermesini savunduğunu (s. 311), Yahya Kemal’den etkilenen tek bir şair olmadığını (s. 263) düşüncelerinizi merak ediyorum. Ek olarak Yahya Kemal’in tüm kitapları öldükten sonra basıldı bildiğimiz üzere, Yahya Kemal’in tek eseri yokken Hâşim tanınan bir şairdi demenizi de dikkat çekici buldum.

OÖ: O sayfada (311) yurdu düşmana vermekten söz eden bir cümle yok. Yahya Kemal, yurdumuzu değil, benliğimizi Batı’ya vermekten bahsediyor. Ruhumuzu teslim etmekten bahsediyor. Başka türlü Batılılaşamayız diyor. Yurdumuza kimin gücü yetmiş de düşmana vermekten bahsedebilmiş.

Bakın, Yollar ve O Belde bugün Hâşim’in en ünlü şiirlerinden ikisidir. Hatta Hâşim, O Belde şairi diye anılır. Bu şiiri 1910’dan önce yayınlıyor. Yahya Kemal, Türkiye’ye 1913 veya 1914’te geliyor. Şiir ortamında böyle bir şair yok. Ne zamana kadar yok, bunu edebiyat tarihçilerine bırakalım. Şiir ortamlarında zaman zaman adı geçen bir söylenti biçiminde yaşıyor. Bir akşam bir yalıda bir şiirini okumuş, bir başka akşam bir başka yalıda bir şiirini okumuş. Oysa Hâşim ortamın, Türk şiirinin en yetkin temsilcilerinden biri. Yazmış, yayınlamış, noktayı koymuş. Yahya Kemal, Türkiye’ye geldiğinde, Hâşim işi bitirmiş bir şair. Noktayı koymuş bir şair. Yahya Kemal, Hâşim’in kurduğu, kurallarını koyduğu oyuna sonradan dâhil olan bir oyuncu. Üstelik, Hâşim’in kurallarını kabul ederek oyuna girmiştir. Kitapta bunun örnekleri var.

Bakın, Yahya Kemal’den bir tek şair etkilenmiştir: Nâzım Hikmet. Sadece Nâzım Hikmet etkilenmiştir. O da işi anlayınca, işin gerçek mahiyetini anlayınca bu etkiden kurtulmuş, bütünüyle tekniğini Hâşim’den alan bir şiir yazmaya başlamıştır. Hâşim’in aruzda yaptığını hecede yapmaya başlamıştır. Karakterini bulduğu şiiri Hâşim’den almıştır. Bu nedenle Hâşim, Nâzım Hikmet’in şiirine sahip çıkan yazılar yazmıştır.

Bakın, İstanbul’un işgal yıllarında, Türkiye’nin işgal yıllarında, istiklâl sürecinde, millet yurdun dört bir yanında düşmanla, yani Batı ordularıyla savaşırken sizin İstanbul’dan Batı’yı bütün hücrelerimizle benimsemeliyiz, kendimizden nefret edercesine benimsemeliyiz nutukları atmanızın anlamı nedir? Böyle bir ortamda Osmanlı düşmanlığı yapmanın, Abdülhamit nefretinin anlamı nedir? Ortada Osmanlı’dan başka devlet yokken Osmanlı düşmanlığının anlamı nedir? Bu işin Türkçesi nedir?

Bugünün Şiiri Hâşim'den Ne Öğrenebilir?

YAÖ: Kıymetli hocam; Ahmet Hâşim bugün yalnızca edebiyat fakültelerinde okunan tarihî bir isim gibi algılanıyor. Siz ise onu yaşayan, bugünün şiirini de açıklayan bir merkez olarak ele alıyorsunuz. Günümüz şairleri Hâşim’i gerçekten okusaydı, şiirimizde ilk değişecek şey sizce ne olurdu, yahut neler değişirdi?

OÖ: Bence bir şey değişmezdi. Çünkü konu Hâşim’in okunup okunmaması, gerçekten okunması, kavranması değil. Yanlış anlaşılması doğru anlaşılması değil. Çarpıtılması. Apaçık yalan yazılması. Dolayısıyla, şiirimizin değil, eleştirimizin değişime ihtiyacı var. Eleştiri, eleştiri değil. Eleştiri, eleştiri değilse ne işe yarar?

Bir Şair Nasıl Okunmalıdır?

YAÖ: Kitabınız boyunca Hâşim’le birlikte aslında edebiyat eleştirisinin yöntemini de tartışıyorsunuz. Bir şairi değerlendirirken biyografi, dönem şartları ve metin arasında nasıl bir denge kurulmalı? Hâşim örneği size eleştirinin hangi ilkesini yeniden düşündürdü?

OÖ: Bence eleştirinin tek amacı metnin kendisidir. Metni yorumlamak. Eleştiri budur. Metin de metinde ne varsa onlarla yorumlanır. Fakat metni esas almak noktasına virgülüne bakmak, edat sıfat sayımı yapmak değildir. Gerçekten metinde ne varsa onu ortaya çıkarmak, yorumlamak demektir. Biyografiyle metne yaklaşılmaz. Birebir koşutluk kurulmaz. Metnin dönemle ilgisi bağlamında örneğin, akşam yine akşam yine akşam mısrası arasında nasıl bir bağ kurulacak? Ya da akşam yine toplandı derinde mısrası arasında? Adamlar, Hâşim küçük yaşta babasını kaybetti, bu nedenle ezikti diye edebiyat eleştirisi yapıyor. Biraz daha akıllıları bunun şiirdeki yansımalarına geçiyor. Bak burdaki pencere bu ezikliğin göstergesi diyor. Bu iş olmaz. Eğer siz, şiiri yorumlayacaksanız şiiri esas alacaksınız. Düzyazılarını yorumlayacaksanız bunu esas alacaksınız. Metin neyi, neleri esas alıyorsa onu, onları esas alacaksınız.

Şairi Değil, Hakikati Savunmak

YAÖ: Bu kitabı bitiren okurun Ahmet Hâşim hakkında fikrinin değişmesinden ziyade şiirimizin tarihini yeniden kurmasını mı hedefliyorsunuz? Eğer kitabınızı tek cümleyle tarif etmeniz gerekseydi, bunun bir Hâşim biyografisi değil de nasıl bir kitap olduğunu nasıl ifade ederdiniz?

OÖ: Benim edebiyat tarihini yeniden kurmak gibi bir derdim yok. Ama gerçekleri yazmakla ilgili bir derdim var. Ben, doğruların saklanamayacağına inanırım. Biri bir gün bulur. Biri bir gün yazar. Aksi mümkün değildir.

YAÖ: Şiiri yeniden okumaya olduğu kadar, edebiyat tarihini yeniden düşünmeye de vesile olmasını dileyerek kıymetli katkılarınız için teşekkür ederiz.

a-005.jpg

Bu haber toplam 169 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim