• İstanbul 19 °C
  • Ankara 15 °C

Dil felsefesinin öncülerinden

Dil felsefesinin öncülerinden
2 Ocak 2019 tarihinde hayatını kaybeden Prof. Dr. Necati Öner'in Yazar Yayınları'ndan çıkan Nesillerin Mirası kitabında yayınlanan röportajını paylaşıyoruz.

1927 yılında Tortum (Erzurum)’da doğ­du. İlköğrenimini Narman İlkokulunda, ortaöğrenimini Erzurum Lisesinde yaptı. 1949-1950 ders yılı kış dönemi sonunda Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğ­rafya Fakültesi Felsefe Bölümünden mezun oldu. Necati Öner, iş hayatına Erzurum’da Yeni Erzurum gazetesinde gazeteci olarak başladı; gazeteciliğe Şar­kın Sesi gazetesinde devam etti. Bir yıl Erzurum Belediyesi’nde çalıştı. 1953’de Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesine felsefe ve mantık asistanı olarak girdi. Aynı fakültede 1957’de doktor, 1964’de doçent, 1971’de profesör oldu. 1971-1976 yılları arasında, iki dönem İlahiyat Fakültesi Dekanlığına seçilen Necati Öner 15 Temmuz 1993’de dördüncü defa aynı göreve atandı. 1 Temmuz 1994’de yaş sınırı sebebiyle emekliye ayrıldı. Necati Öner asıl görevine ek olarak, Konya Yüksek İslam Enstitüsünde, Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi ve Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde felsefe ve mantık dersleri okuttu; 1987’de kurulan Türk Felsefe Derneği’nin kuruluşundan sonra belli süre başkan­lığını yapan Öner, halen onursal başkanlığında bulunuyor.

Eserleri: Fransız Sosyolojisi Okuluna Göre Mantığın Menşei Problemi, Tanzimat­tan Sonra Türkiye’de İlim ve Mantık Anlayışı, Klasik Mantık, Mantık (Liseler için), İnsan Hürriyeti, Stres ve Dini İnanç, Milli Zihniyet ve Milli Birlik, Felsefe Yolunda Düşünceler I, II

1953 yılında başlayan ve 2008’de de devam eden bir akademisyenlik serüveni. Man­tık ve felsefe dalında oluşan ve nesillere aktarılan bilgi ve tecrübe birikimidir

Hayat Anadolu’nun doğusunda başlar Necati Öner hocamız için ve Anadolu’nun ortasında devam etmekte. Fransız Sosyoloji Okuluna Göre Mantığın Menşei Prob­lemi, İnsan Hürriyeti, Bilginin Serüveni, Klasik Mantık, Felsefe Yolunda Düşünce­ler, Stres ve Dinî İnanç ve Tanzimat’tan Sonra Türkiye’de İlim ve Mantık Anlayışı başlıca eserleridir. Kitaplardan başka başta dil, düşünce, özgürlük ve demokrasi konuları olmak üzere ilmî makaleleri yayınlanmıştır. Gönül kapısı ile birlikte evi­nin kapısını gençlere açık tutan hocamızı Ankara’ da bulmak mümkündür. Gönül kapısı ile birlikte kapısını bizlere açan hocamıza hayırlı nice yıllar dileriz.

Kısaca hayat serüveninizi anlatır mısınız?

-Efendim. Ben 1927 yılında Erzurum vilayetinin Tortum ilçesinin Meydanlar kö­yünde doğdum. Babam o köyde öğretmendi. Babamın memuriyeti dolayısıyla Narman nahiyesine (şimdi ilçedir) geldik ve ilkokulu orada okudum. Sonra Er­zurum’da ortaokul ve Liseyi bitirdim. Liseyi bitirdikten sonra yüksek tahsil için Ankara’ya geldim.

Yüksek tahsilimi daha önce tasavvur ettiğim gibi Ankara Üniversitesi Dil ve Ta­rih-Coğrafya Fakültesi Felsefe bölümünde bitirdim. Fakülteye kaydolmamın ga­rip bir hikâyesi var. Fakülteye gidip kaydımı yapmak üzere idarecinin yanına çık­tım. İlk suali “yavrum nereden geldin” oldu. “Erzurum’ dan” dedim. Peki, “baban ne iş yapar?” “İlkokul öğretmenidir” diye cevap verdim. Bunun üzerine bana bak sana bir babalık, bir amcalık yapayım dedi. Evladım bu fakülte sana göre değil, burada iş yok, felsefe okuyacakmışsın burası zengin çocukların yeri, git hukuk, tıp veya ziraat oku. Burayı bitirirsen iş bulamaz, işsiz kalırsın dedi.

Şoke oldum bu cevap karşısında. Esasında ben Ankara’ya gelmeden kararımı vermiş durumdaydım. Zihnim karmakarışık bir şekilde dışarıya çıktım. Peki, ben nereye gideyim, nereye kaydımı yapayım, Allah’ım sen bana akıl ver diye dua ettim. Koşa koşa Hukuk’a gittim, bari Hukuk Fakültesine kaydımı yaptırayım. Kayıt için sıra numarası aldım ve beklemeye başladım. Sıra bana gelince ben Hu­kuk Fakültesine girmiyorum dedim.

Döndüm Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesine boynumu büktüm ve dosyayı aynı yöneticiye uzattım. Bana babalık nasihati yapan zat, evladım sen nasipsiz bir ço­cukmuşsun, haydi git kaydını yaptır değerek ilgili büroya yolladı. Böylece felsefe bölümüne kaydoldum.

Fakülte bittikten sonra bir müddet iş bulamadım. O adamı minnetle andım. Zira beni uyarmış ve iş bulamayacağımı bana söylemişti. Yapacak bir şey yok. Erzu­rum’a dönmek durumundaydım.

Erzurum’da bir yıl gazetecilik yaptım. Yedek subaylık görevimi ifa ettikten son­ra tekrar Erzurum’a döndüm. Yine bir başka mahalli gazetede çalışmaya başla­dım. Sonra belediyede işe girdim. Belediyedeki görevim müfettişlikti. Bir sene belediyede çalıştım. Belediyede çalışırken Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’ndeki hocalarımdan merhum Profesör Hamdi Ragıp Atademir bana bir mektup gön­derdi. Mektubunda İlahiyat Fakültesi’nde derse girdiğini ve bir asistan kadro­sunun tahsis edildiğini bildirdi. Mektubunda asistanlık kadrosu için Ankara’ya gelip imtihana girmemi istiyordu.

Ankara’ya gelerek imtihana girdim ve imtihanı kazanarak 1953 yılında akademik hayata asistan olarak başlamış oldum. Alan Mantık ve Felsefe adını taşıyordu. Aynı alanda doktoramı yaptım. 1957 yılında doktoramı tamamladıktan sonra yurt dışma çıkmak nasip oldu. Üç sene Fransa’da kaldım. 1964 yılında doçent, 1971 yılında profesör oldum. Hemen beni dekanlığa seçtiler. Böylece idarecili­ğimiz de başlamış oldu. Uzun bir süre dekanlık yaptım maalesef. Toplam dört dönem dekanlık görevinde bulundum. Bu dönemlerin ikisi seçimle ikisi tayinle gerçekleşti. Ben o yılları ölü yıllar olarak sayıyorum. Zira şunu fark ettim ki, ida­recilik meslekî formasyonu körletiyor. Kısaca idarecilik nankör alandır. Akade­mik çalışmalarda bulunanlara tavsiye etmem.

Efendim bu arada İlahiyat Fakültesi’ndeki derslerimin dışında Erzurum Edebiyat Fakültesi’ne ayda bir gitmek kaydıyla, Ankara Eğitim Fakültesinde, Konya Yük­sek İslam Enstitüsünde, mezun olduğum Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğ­rafya Fakültesi’nde daha sonra Ankara ve Gazi Hukuk Fakültelerinde Felsefe ve Mantık dersleri okuttum.

1994 yılında emekli oldum. Emeklilikten sonra İlahiyat Fakültesi’nde bir süre yüksek lisans ve doktora seviyelerinde ders okutmaya devam ettim. Bu arada Kı­rıkkale Üniversitesi Rektörü olan Beşir Atalay beyin teklif ve ısrarıyla Kırıkkale üniversitesine öğretim üyesi olarak geri döndüm. Ki o zaman taşra üniversitele­rinde yaş tahdidi yoktu. Altı ay kadar orada kaldım. Baktım ki, bölüm yok, öğren­ci yok ilaveten gidiş geliş zor, oradan ayrıldım.

Takriben beş sene önce Ufuk Üniversitesi mütevelli heyeti başkanının teklifi üze­rine derslerime tekrar başladım. O yıldan beri adı geçen üniversitenin hukuk, tıp ve edebiyat fakültesinin psikoloji bölümünde felsefe dersleri okutmaya devam ediyorum.

Siz de belirttiniz, kısa bir süre de olsa gazetecilik yönünüz var. Erzurum’da Yeni Erzurum ve Şarkın Sesi gazetelerinde çalışmışsınız. Gazeteciliği hocanızın daveti üzerine mi bıraktınız yoksa o mesleği mi sevmediniz? Akademik hayatı tercihinizin sebebi var mıdır?

-Dedim ya okul bittikten sonra ilk olarak gazeteciliğe başladım. Bir mecburiyet­ten oldu. Ankara’da iş bulamayınca Erzurum milletvekili ve CHP Genel Sekreter Yardımcısı merhum Cevat Dursunoğlu’na gittim. Cevat Bey burayı boş ver ben sana iş buldum. Erzurum’a git. Orada bir gazetemiz var onu çıkar.

Dedim ki, beyefendi benim gazetecilikle ilgili bir bilgim ve tecrübem yok. Ga­zeteyi nasıl çıkaracağım, Cevat Bey, bunu dert edinme, dedi. Sana bir yardımcı göndereceğim. O sana bir ayda mesleği öğretecek ve gazeteyi çıkarabileceksin. Sen becerikli birisisin. Mecburen kabul ettim ve Erzurum’a gittim. Günlük ya­yın yapan Yeni Erzurum gazetesini matbaasıyla birlikte bana teslim ettiler. Kimse yok, Ankara’dan Mahmut Bey isminde matbaa ve gazeteden anlayan bir gazeteci­yi gönderdiler. Bir ay kadar Erzurum’da kaldı, bana gazetecilikle ilgili yöntemleri öğretti.

Mahmut Bey gittikten sonra Yeni Erzurum gazetesini tek başıma çıkarmaya baş­ladım. Kısaca gazetede haberi toplayan ben, muharrir ben, musahih ben, kısaca her şey ben idim. Tek başıma kaldım. Ben gazetenin her şeyi idim.

Matbaanın dışında benimle birlikte sadece muhasebeci vardı. Bu durum beni yıl­dırdı. İş erken başlıyordu. Sabah saat sekizden gecenin on ikisine kadar gazete ile uğraş. Zor bir iş, buna dayanmak zor. Dört sayfalık gazeteyi doldurmak ve günlük yayınlamak zordur. Havadisi topla, sağa sola koştur kolay değil. Çok yoruldum.

Özellikle o yıllarda gazetecilik çok zor bir meslek imiş?

-Hem de ne zor ve yorucu. Dört sayfalık bir gazeteyi tek başına bir kişinin çıkar­ması cidden yıpratıcı, Askerlik benim için bir kurtuluş vesilesi oldu. Ancak gaze­teciliğim bitmedi. Askerlik dönüşü bu sefer Şarkın Sesi gazetesinde işe başladım. Şarkın Sesi gazetesinin sahibi -Allah rahmet eylesin- bana ortaklık teklif etti. Gel hem gazeteye hem de matbaaya ortak ol. “Emek senden sermaye benden”. Yeni Erzurum gazetesindeki yıpratıcı ve yorucu yıl olmasaydı belki kabul ederdim. Ancak ilk yıl gazeteciliği sevmeme engel oldu.

O mesleği sevemedim. Ağır geldi. Yıpratıcı oldu. Medya bugün çok etkili olsa da ilk yılların yorgunluğu mesleğin sevilip sevilmemesinde etkili olmaktadır.

Gelelim akademik hayata. Akademik hayata geçmeden önce müfettiş olarak ça­lıştığım için gazeteciliğimin etkisi ne kadar oldu tam olarak ifade etmem zor. Ama memuriyetin sığlığı yanında gazeteciliğin de akademik hayata geçmemde bir rolü vardır. Hocamın daveti ile birlikte sevdiğim ve istediğim mesleğe yöneli­şimde gazeteciliğin ve memuriyetin katkıları olmuştur denilebilir.

Gazetecilik tecrübesinden sonra akademik hayata başlıyorsunuz, alanınız mantıkve felsefe. Dil konusuna bunun için mi çok önem veriyorsunuz?

-Dil tefekkür etme, iletişimde bulunma ve bilgi edinme aracıdır ve her millet için önemlidir. Özellikle bir millet kendi dilinin kavramlarıyla düşünmek mecburiye­tindedir. Aksi takdirde bilimini geliştiremez.

Dilde bu anlamda sadeleştirme taraftarıyım. Sadeleştirmenin bilim terimlerinde mutlaka türkçe olması gerekiyor. Bunu yazdım. Çünkü yaratıcı düşünce ancak anadilde olur. Yabancı dille ancak nakil olur. Bu bakımdan Türkçenin sadeleşme­sinde büyük fayda var. Bizde başlayan ilk Türk dil hareketleri faydalı olmuştur bir nebze. Aşırılığa sapılmasaydı daha faydalı olurdu.

Bir nevi dil ırkçılığına mı kaçılmış?

-Tam olarak denilmese bile yanlış şeyler yapılmıştır. Nitekim gündelik olarak kul­lanılan, asırlardır bizim anlaşmamızı sağlayan, kültürümüzün nesillere intikalini sağlayan kelimeleri de değiştirdiler ama bu tutmadı. İnsanlar birbirini anlamaz oldu. Zaten bunun sakat olduğunu Mustafa Kemal Atatürk de gördü de bir ko­nuşmasında Falih Rıfkı Atay’a “Biz yanlış yoldayız.” diyor ve hatadan dönüyor, yaşayan dili konuşuyor.

Günlük dile müdahaleler yanlıştır. Dilin tabii yapısını bozuyor. Buna rağmen ben ilim terimlerinin mutlaka anadilde olmalıdır ki, insanda yaratıcı düşünce gelişsin diyorum.

Hocam bu dediklerinizi, yabancı dillerden kelimeler alınabilir; ancak bilimde kul­lanılan temel kavramların ana dilden olması gerekir aksi takdirde bilimin o dilde gelişemeyeceği şeklinde özetleyebilir miyiz?

-Elbette. Yalnız şu var. Saf dil yeryüzünde yoktur ve olamaz. Kültür temaslarında bir dilden başka dile aktarmalar olur. Dilden dile geçişler her zaman mümkün­dür. Ama bunun ölçüsü mühim. Mesela biz zamanında mübalağa etmişiz başka dillerden kelimeleri dilimize doldurmuşuz, âdeta türkçe ortadan kalkmış. Bu za­rarlı. Yoksa siz saf dil yapayım derseniz bu mümkün değil ve düşünceyi zedeler. Saf dilcilik yaklaşımı insanın tabiatına ve kültür alışverişine aykırıdır. Bir dilden bir dile kelime girebilir.

Dilimize yabancı kelimelerin girmesini istemiyorsak, dilimizin güçlü olması ve bulunan kavramların karşılıklarının hemen üretilmesi gerekir. Maalesef tembel­liğimiz özellikle bilim kelimelerinde had safhada. Yeni bir kavram oluşuyor ve biz bunun türkçe karşılığını bulmuyoruz. İngilizcesini kullanıyoruz. Başta tıp olmak üzere hemen hemen her alanda ilim terimleri üreteceğimize yabancılarını hazır bir şekilde kullanmayı tercih ediyoruz. Bu yol çok kötü ve tehlikelidir. Yaratıcı düşünceyi katlediyoruz.

Hocam; dil bilgi ve kültür aktarma aracıdır. Yabancı dille öğretim kültür aktarma aracı olabilir mi? Yabancı dil öğrenme ile yabancı dil ile öğretme arasındaki farklı­lığı izah eder misiniz?

-Yabancı dil öğrenmek şarttır. Hele günümüzde keşke birden fazla yabancı dil öğretebilsek. Yabancı dil ile öğretim ise felakettir. Biz de olduğu gibi. Az evvel ifade ettiğim gibi bilimde ve kültürde yaratıcılık anadilde olur. Siz, yabancı dilde öğretim yaparsanız; ancak nakledersiniz, başka bir deyişle kendi anadilinizi ve kültürünüzü tahrip edersiniz.

Türkiye’deki bu tahribat okullarla başlatılmıştır. ODTÜ ile başlayan yabancı dille öğretim diğer üniversitelere ve ortaöğretim kuramlarına, hatta ilköğretime sıç­ratılmıştır. Bu bir felakettir. Bu bir kültür hastalığıdır. Bu Türk bilimine faydalı değildir. Bilakis zararı olmuştur ve olmaya devam etmektedir.

Yabancı dil öğretmeye “evet”, yabancı dille öğretime “hayır” diyoruz. Diğer ülke­lerde olduğu gibi insanlarımıza yabancı dil, imkân varsa birden fazla yabancı dil öğretelim. Yolu ne ise bulalım. Bu güzel olur. Kültür istilasına ve yaratıcı düşün­me kısırlığına yol açan yabancı dille öğretime hayır diyorum. İnşallah bir gün Türk maarifi uyanır ve yabancı dille öğretimi yasaklar.

Yabancı dil, bir iletişim vasıtası olarak öğrenilmeli ve öğretilmeli; ancak bir kültür tahribatı vasıtası olarak kullanılmamalıdır diyebilir miyiz?

-Gayet tabii. Kültür tahribatının yanında bir felaket daha gelişiyor, o da dil şuur­suzluğu. Bizde millî dil şuuru yok. Dilin yabancılaştırılmasından rahatsızlık du­yulmuyor. Sokağa çıkın ve bakın. Her tarafı yabancı kelimeler sarmış, medeni bir ülkede olacak şey değil, bu bir milletin kendi diline saygısızlığıdır.

Şunu diyebilir miyiz? Başka dilden kavram alırken o kavramın dilimizde karşılığı olmalı ki, derin ve yaratıcı düşüncede bulunabilelim. Aksi takdirde dilimizle yaratıcı düşüncede bulunamayız ve dilimizi medeniyet dili haline getiremeyiz?

-Doğrusu bu başka bir dilden kelimeyi olduğu gibi almamalıyız. Kelimeleri oldu­ğu gibi alırsanız dilinizde o kelime çağrışım yaptırmaz. Nasıl ki, varlıkta cins-tür bir sistem oluşturuyor ve çağrışımda bulunuyorsa, dil de bir sistemdir ve çağrışım yaptırmalı. Dil içinde çağrışım imkânı var ve en yakını çağrıştırır. Kendi dilinin, ailesinin içinde yer alan kelimenin yaptırdığı çağrışımı yabancı bir kelime yaptır­maz. Yabancı kelime kopuktur. Onun için ilim terimleri mutlaka yerli olmalıdır ki, çağrışımla yenilerini getirebilsin. Böylece üniversal medeniyete katkı sağlaya­bilir ve dilini evrenselleştirebilirsin, medeniyet dili haline getirebilirsin.

Dil, insan içindir. İnsan özgür olmalıdır. Bir kitabınızın adı “İnsan Hürriyetedir.” “İnsan özgür olmalıdır.” diyorsunuz. Özgürlükten ne anlamalıyız, özgürlüğün tanı­mında neden anlaşamıyoruz?

-Efendim şöyle diyeyim. Özgürlük sosyal bilimlerin kavramlarındandır ve sosyal bilimlerin kavramlarında anlaşma sağlanamıyor. Bakış açılarına göre değişiyor. İnsan asırlardır özgürlük mücadelesini sürdürüyor, ilk insandan beri devam edi­yor. Özgürlük için savaş çıkıyor, insan ölüyor, buna rağmen tanımda ve kullanım­da birlik sağlanamıyor. Her şeye rağmen bana göre özgürlük bir insan hakkıdır. Her insana özgürlük tanınmalıdır. Yalnız özgürlük sınırsız olmaz. Sebepleri de şu. Birincisi birey olarak yaratılıştan özgürüm. Ben buna inanıyorum ve bu hakkımı kullanmak istiyorum. İkincisi, yaratılıştan egoistim. Üçüncüsü, bir cemiyet için­de yaşamaya mecburum. Şimdi bu üçünü bir arada tutmak kolay değil. Çünkü bu üç neden çelişmelidir. Egoist olduğum için özgürlüğümü sonuna kadar kul­lanmak istiyorum. Bu durumda müşterek hayat olmaz, dolayısıyla özgürlüğün sınırlanması şart. Bir başka deyişle insan tabiatı gereği sınırlanmalı. Peki, sınır ne olacak? Bazı müellifler diyor ki, kanunların müsaade ettiği alan özgürlük alanıdır. Olmaz böyle şey. Bu yanlış yaklaşımdır. En totaliter yönetimlerde de kanun var­dır ve özgürlük alanı tanıdıklarını iddia etmektedir.

Özgürlük bir insan hakkıdır ve insanın, onu sonuna kadar kullanabilme yetkisi vardır. Ama özgürlüğün mahzurlardan temizlenmesi gerekir. Bana öyle geliyor ki, ferdin “ben”ini rencide eden hiçbir harekete özgürlük tanınamaz. Bireysel öz­gürlüğün sınırı budur. Yani ferdin şerefi, haysiyeti ve namusu gibi değerler onun “ben”ini oluşturur. Bunların tahribine müsaade edilemez, özgürlük tanınamaz.

Bireyde olduğu gibi toplumların da “ben”i vardır. Toplumu toplum yapan değer­ler vardır. Toplumun “ben”ini vatan toprağı, mukaddesatı gibi değerler oluşturur; bunların da tahribatına müsaade edilemez. Bu alanda da özgürlük sınırsız değil­dir. Özgürlüğün sınırı bireysel ve toplumsal “ben”dir. O hududa kadar özgürlük olmalıdır.

Özgürlük, benlikle ilgili olduğu için olsa gerek aynı zamanda “Bir yaşama hâli­dir.” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

-Efendim özgürlük bir yaşantı hâli, onu ben duyarım ve hissederim, dışarıda değil içerdedir. Özgürlük kısıtlaması ile karşılaştığımda rahatsız oluyorum. Yani onu ben hissediyorum; çünkü özgürlük elle tutulan ve gözle görülen bir şey de­ğil. Hangi hareketim kanunla veya başka bir şekilde sınırlanırsa ızdırap duyarım. Ben “ben”liğimi oluşturan değerleri yaşamak istiyorum. O bakımdan özgürlük bir yaşama halidir.

Özgürlüğün olabilmesi için seçimin yapılmasını sağlayan seçeneklerin olması ge­rekir mi? Özgürlük alanında seçme ve eylem arasında nasıl bir münasebet vardır?

-Özgürlük bir irade işidir. İrade vardır. İradî hareketlerde seçme kaçınılmazdır. Burada bahis konusu olan ferttir.

Özgürlük bu yönüyle bireyseldir. Kanun veya sosyal alan meselesi değildir. Özgürlük ferdin iradesini kullanabilmesidir. İrade de seçimle olur. Seçenekler vardır. Onu değil, bunu değil şunu yapacağım. Onun için bir seçim var evvela zihnimde. O seçime göre hareket ediyorum, sonra eylemde bulunuyorum. Şunu yapacağım, bunu yapacağım diye karar verdiğimde eylemimde engel ile karşıla­şırsam ızdırap duyarım ve özgür olmadığımı hissederim.

Peki, hocam özgürlük konusu bağlamında İnsan-Allah ilişkisini nasıl anlamalıyız?

-Özgürlük konusu itibarıyla bu konu çok önemlidir. Düşünce tarihinde bu konu sürekli tartışılmıştır. İlk önce varlık olarak insan Allah karşısında özgür mü değil mi konusu tartışılmıştır.

Filozoflar bunu üç şekilde izah etmeye çalışmışlardır. Birincisi Allah’ın varlığını kabul etmekle birlikte insana irade-i cüziye tanıyor, İkincisi Allah’ı inkâr ederek insan özgürlüğünü temellendiriyor. Jean Paul Sartre’nin yaptığı budur. Allah ol­madığı için ben özgürüm. Hata bir kitabının başında Dostoyevski’den “Eğer Allah yoksa her şeye cevaz vardır.” sözünü nakleder. İşte eksiztansiyalizmin esası budur Sartre’e göre Allah olmadığı için insan tam özgürdür. Üçüncüsü de panteizmdir. Zaruret kavramıyla izah edilir.

İslam düşünürlerine gelince kelamcılar bu konuyla ilgilenmiş ve üç görüş ortaya çıkmıştır: Cebriye, Kaderiye ve Ehli sünnet. Bana göre ehl-i sünnet biraz zorla­mayı ihtiva ediyor. Esasında iki ana akım vardır. Biri Cebriye öteki Kaderiye. Mantıken Kur’an-ı Kerim’in ayetleri dikkate alınınca bana öyle geliyor ki, Kade­riye haklı. Allah insana belirli bir alanda özgürlük tanımıştır, mutlak özgürlük değil. Mutlak özgürlük ancak ona mahsustur. Allah yarattığı kuluna, insana “Sen şu alanda özgürsün, özgür olduğun için sorumlusun günah işlediğinde cezanı çekersin.”diyor.

Kaderiyecilerin delilleri çoktur. Onlara göre seçme özgürlüğüm olmasaydı, Al­lah her şeyi tayin etseydi, Allah’ın beni cezalandırması adaletsizlik olurdu. Allah adaletsiz olur mu? O mutlak adalet sahibidir. Dolayısıyla Cebriyenin görüşleri tutarsız ve haksızdır. Cenabı Allah bana özgürlük vermiştir ki, kendi irademi kul­lanarak yaptığım bir günahın cezasını veriyor. Bu doğrudur. Şimdi Kaderiyeye itiraz “Fiilimi ben yarattım.” noktasındadır. Yaratma Allah’a mahsustur sen ya­ratamazsın. Bu doğrudur da, yalnız yanlış bir yorum da vardır. Çünkü yaratma kelimesi, Arapçadaki “halk etme” kelimesinin iki anlamı var. Birincisi “yoktan var etme”, İkincisi “vardan var etme”dir. Mesela kâğıt vardır bu kitaplar halk edil­di. Masa yoktu ustası ağaçtan var etti. Bu bir yaratmadır. İnsanın yaratması bu türdendir, bir başka deyişle “yapma”dır. Allah her şeyi yoktan var etmiş, “halk” etmiş, insan var ettiklerine yeni bir şekil veriyor işte insanın yaratması budur.

İşte yaratma bu şekilde anlaşılırsa Kaderiyeye yapılacak itiraz kalmaz ve insanın özgürlük alanı anlaşılmış olur.

Maturudî, kaderiye görüşüne yakındır diyebilir miyiz?

-Tabii. Maturudî bu görüşe yakın. Hatta böyle bir görüşe sahiptir. Ehlisünnet buna “Kesb” diyor, doğrusu bunu pek anlamıyorum. Allah yaratıyor ben kesb ediyorum. İşte bu, “Ben yapıyorum.” demektir.

Bu anlamda yapıp etmeler bilgi konusudur. Biraz bilgi ve serüveninden bahsedebilir misiniz?

-Bilgi nasıl meydana geliyor? Hangi yollardan geçiyor? Hangi etkilerle oluşuyor? Kaç türlü olduğu konusu bilginin serüvenini oluşturuyor. “Bilginin Serüveni” isimli kitabımda bunları işledim.

Ben var olanların -maddî ve manevî bütün var olanlar- bilgisine sahip olabilirim. Cenabı Allah insan olarak bana bu gücü verdi. Evvela ben bu var olanların kav­ramını zihnimde oluşturuyorum. İdrakler tam bir bilgi değildir. İdraklerden kav­ram oluşuyor. Ben bir idrakimi kavramın içine soktum mu bilgi oluşuyor. Demek ki bilgide ilk önce kavram oluşturma vardır. Bu benim elde ettiğim bilgilerdir. Bir de dinî kavramlar vardır bana vahiy yoluyla bildirilen bilgilerdir. Bunlar ha­riçtir. Benim bahsettiğim insanın oluşturduğu kavramlar ve bilgilerdir. İlk önce kavramlar ve kavramlardan sonra hükümler oluşturuyorum. Asıl bilgi burada oluşuyor. Hükümleri birbirine bağlıyorum istidlaller yapıyorum, akıl yürütmeler yapıyorum. Şimdi bu muameleyi yaparken, yani kavram oluştururken eylemi dü­şünürüm. Çünkü her bilgi eylem içindir veya her eylem bir bilgiye göre olur. Bu oluşuma etki edenler var, o da zihnin içinde bulunduğu ortamdır. Buna zihniyet diyorum. Farklı zihniyetlerimiz var, doğuştan olan var, sonradan kazanılan var. Bu yol, bilgi edinme zihniyetimin etkisinde, yani benim bilgi mutlak değil, İnsan olarak “eksik”im ve hatta bilgi objektif olmuyor; çünkü her şeye benim açımdan bakıyorum, sen de kendi açından bakıyorsun. İşte insan bu yollan takip ederek bilgi sahibi oluyor.

Bilgilerimizin uygulama alanlarına, elde ediliş tarzlarına ve metotlarına bakarak bilginin çeşitliliğinden bahsediyoruz.

Altı türlü bilgiden bahsedebiliriz. Dinî, felsefi, ilmî, sanat, günlük ve okkült bil­gi. Bunlardan dinî bilginin kaynağı -büyük oranda- Allah’tır. Vahiy bilgisi, birde buna ilaveler var -sünnet gibi-, yorumlar var. Cenabı Allah’ın bildirdiklerinde tartışma olmaz. Allah mutlaktır ve bilgisi de mutlaktır. O halde neden tartışıyo­ruz. Yorumları tartışıyoruz. İlaveleri tartışıyoruz. Onun için mezhepler var. İnsan olarak farklı anlıyoruz. Eksik olduğumuz için farklı anlıyoruz. Mutlağı kavrayamıyoruz. Falan mezhep sahibi Allah şunu kast etmiştir, öteki mezhep sahibi hayır Allah bunu kast etmiştir diyor. Hangisi doğru Allah-u âlem. Böylece farklı mez­hepler ve tarikatlar oluşuyor. Her dinde böyle farklı anlamalar vardır. Öyleyse dinî bilginin iki özelliği var. Birisi aşkın olan Allah’ın bilgisi, öteki de insanın yo­rumu. Bunun için cilt cilt tefsirler oluşuyor. Bir müfessire “Yanlış düşünüyorsun.” demek Allah’ın bilgisini inkâr etmek değildir.

İşte bu geçişe ben serüven diyorum. Dinî bilgi ibadet ve günlük davranışlarımda, ahlâki davranışlarımda kullanıyorum. Felsefi bilgiyi tenkidî olarak birçok yerde kullanıyorum. İlmî bilgimi teknoloji de kullanıyorum. Sanat bilgisini estetikte kullanılıyorum. Sanatın iki işlevi var, estetik zevkimi tatmin ve motive etmedir. Onun için dinî musiki var. Kur’an’ın ve ezanın makamla okunması hem zevk ve­rici hem de motive edicidir. İlahiler mümin kişiyi havaya sokuyor. Mutlağa açıl­mak, Allah’a açılmak için havaya sokuyor, motive ediyor. Savaşta bando, mehter takımı var. Niye korkuyu, ürpermeyi gideriyor, o melodi insana güç ve cesaret veriyor. Şevk ve heyecan veriyor.

Dünyanın bütün dinlerinde sanat eseri olan mabetlerde muhteşemlik esas alınır. Bunlar ezbere yapılmış şeyler değil, mabetler de ne kadar ihtişamlı ise insanı o kadar etkiliyor. Mekân insanı etkiliyor. Evde bir seccade üzerinde kılınan namaz­la Selimiye’de kılınan namaz arasında şevk açısından farklılık vardır. Selimiye’ye girdin mi, sanki bir şey seni içine alıyor, bir havaya sokuyor. O hava ile Allah’a ulaşmak daha kolay. Dış etkinliklerden ve etkilerden sıyrılmak insanı Allah’a daha çok yaklaştırıyor. Onun için dinlerde büyük sanat eserleri var. Sanatın bil­gisinin bu faydası var.

Günlük bilgisiz de yaşamamız söz konusu değil. Pilavın nasıl piştiği, evin nasıl temizlendiği günlük bilginin konusudur. Demirci, marangoz, v.s. gibi zanaatkâr­ların bilgisi günlük bilgidir.

Gelelim okkült bilgiye; bu gizli, falcıların, büyücülerin sihirbazların bilgisidir. İnsan bunsuz da edemiyor. Fıtrat olarak zihniyetimizin pozitif yanı olduğu gibi büyüsel yanı da var.

Bu iki yön benim tabiatımda var. Gizli güçlere inanma insanın tabiatında var. Bazen bu zihniyetim hortluyor. Mesela materyalist, pozitivist birisi darda kalıyor, oğlundan haber alamıyor, yahu falan yerde falcı var ona gidiyor. Esasında o falcı­nın söylediği yalan, buna rağmen o materyalist rahatlıyor. Dolayısıyla okkült bilgi sanat gibidir, fonksiyonu vardır. Falcı bireyi rahatlatır sıkıntılı olduğu anlarda. Bu duygu hepimizi dürter. Bütün batıl inançlar okkült bilginin eseridir. Tahtaya vurarak ondan bir şey ummak bu bilgi çeşidine girer. okkült bilgiyi kullananlar geçerliklerini sağlamak için dinleri de alet ederler. İslâm bunları yasak etmiştir.

Küfürdür. Buna rağmen İslam adına gider mezara çaput bağlar. Vahiy bilgisi az olan veya vahiy bilgisi ile kopuk olanlarda okkült bilginin etkisi daha fazla olur.

O zaman bilgimizin kaynağı bizim dışımızdadır diyebilir miyiz?

-Elbette. Zaten bilgimizin konusu bizim dışımızdadır. Ben onu alıyorum. Dışa­rıdan aldığımı zihnimde işliyorum ve kavramlaştırıyorum. İster vahye dayalı olsun ister diğer bilgi türleri olsun hepsinin kaynağı insanın dışındadır. İnsan olarak ben, dışımdan aldığım bilgiyi işliyorum ve onu kültüre ve medeniyete dönüştürüyorum. Böylece bilgi insanlığın malı oluyor.

Medeniyet ve Kültür hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Kültür insanın var olanlar hakkında, hangi yolla olursa olsun edindiği bilgiler ve bu bilgilere dayanılarak ortaya koyduğu eser ve davranışlarından ibarettir. Kül­türle medeniyet birbirinden ayrılmaz. Medeniyet belli bir mekânda veya belli bir toplumda belli bir zamanda bulunan kültürün görüntüsüdür. Çin medeniyeti, İs­lâm medeniyeti, Batı medeniyeti gibi...

Ben kültürü ortak kültür ve özgü kültür diye ayırıyorum. Ortak kültür bütün insanlığın malı olan hiçbir milletin damgasını taşımayan kültürdür. Bilim gibi. Özgü kültür bir milletin damgasını taşıyan, bir millete has kültürdür. Örf ve âdet­ler, sanat gibi. Mesela Türk musikisi ayrı, Arap musikisi ayrı, İtalyan musikisi ayrıdır. Özgü kültür bir milleti o millet yapan değerlerin toplamıdır. Millî kültür ise bir milletin kullandığı ortak ve özgü kültürün toplamıdır.

Hocam demokrasi kültüründen bahsediliyor, demokrasiden neyi anlamamız gere­kir, demokrasinin temelinde ne var sizce?

-İnsanoğlu çoğulculuğa mahkûm edilmiştir. Şunu kast ediyorum. İnsanoğlu olarak aynı konuda aynı şekilde düşünmeyiz. Kişisel özelliklerimiz bizi farklılaştırır. Kabiliyetlerimiz, yetişme tarzlarımız, eğitimimiz, bulunduğumuz ortam bizim bilgimizi oluşturuyor. Onun için ne kadar insan varsa o kadar görüş vardır. Şimdi biz bu kadar farklı ve çoğulcu olduğumuz halde, bir millet halinde yaşayacağız, bir devletimiz olacak. Yönetim de sahip olduğumuz bilgilerle oluşturuluyor. Sosyal ilimlerin ekonomik, kültürel veya diğer konularla ilgili bilgilerle oluşuyor. Bu konuda farklı fikirler var. Ne yapacağız. Aynı anda bütün bütün fikirleri uygu­layamayacağımıza göre, birini tercih etme durumundayız. Bu nasıl tayin edilir? Toplu yaşamak için bir fikir etrafında toplanmak şart. Bir arada yaşayabilmek için bir fikirde birleşeceğiz. Bununda mutlak doğru olduğu için değil, çoğunluk hangi fikri istiyorsa o uygulanır işte bu demokrasidir. İnsan çoğulcu zihniyete sahip olduğu için demokrasi uygun bir yönetme tarzı kabul edilir. İnsanın başka çaresi yoktur. Yoksa demokrasi en iyi idare tarzıdır diyemeyiz. Fakat adeta ona mahkûmuz niye insan tabiatı ve fıtratının gereği, madem farklı fikirlere sahibiz ve sadece biri uygulanacak tercih etmek durumundayız.

Aksi takdirde farklı idare tarzı ortaya çıkar. Biri yumruğunu vuruyor, benim dediğim olacak onun adı totaliter, despotik, zorbalık idaresi denilir. Demokraside ise eğer çoğunluğun fikrini çoğunluk beğenmezse onu değiştirir, imkânı ve hakkı vardır, yani demokrasilerde seyyaliyet vardır. O bakımdan insan için yönetimde en ideal tarz tabiatına en uygun olan demokrasidir.

Fakat demokrasinin de sakatlıkları var ve çoktur. Ama başka çare yok. Sakatlık­lardan birisi çoğunluğun dediği her zaman doğru değildir, yanlışta da çoğunluk birleşebilir, ama mecburuz.

Demokrasinin işleyişi için özgür ve eşitlikçi ortam olmalıdır diyebilir miyiz?

-Demokrasi ideal haldir. Bunu uygulamak kolay değildir. Bir kültür seviyesi isti­yor. Toplumda en az tolerans fikri olması lazımdır. Tolerans olmazsa demokrasi yürümüyor. Sakatlıklar ortaya çıkıyor ve dikkat edin, demokrasinin en iyi işlediği yerler toleransın en yüksek olduğu yerlerdir. Başkasının fikrini tolere etmezse nasıl olacak. Hoşgörü olmazsa nasıl olacak. Ben hoşgörü kelimesini beğenmi­yorum. Tolerans olmazsa başkasının fikrini kabul etmez. Bir arada yaşamak için tolerans mutlaka olmalıdır.

Kendi fikirlerimi kabul etmeyenlere de tahammül edebilmem gerekir ki, beraber yaşayabilelim, yoksa hep kavga ederiz. Buna hoşgörü diyoruz. Ben bunu doğru görmüyorum. Çünkü hoş görmek Türkçede var, hoş görmek beğenmektir. Hâl­buki tolerans beğenmek değil, katlanmaktır. Benim fikrimde inancımda ve görü­şümde olmayana katlanmaktır.

Müsamaha diyebilir miyiz?

Elbette. Müsamaha ediyorum. Farklı düşünsem de katlanıyorum, yoksa hoş gör­müyorum. Biz yine de yanlış kullanarak hoşgörü diyoruz. Müsamahamız zayıf, okumuşumuzda da zayıf. Demokraside medya müsamahayı telkin etmelidir. Bunu yapmıyor. Hâlbuki müsamaha bir medeniyet ölçüsüdür. En medenî millet­ler en müsamahalı milletlerdir. Bizde ne ideolojide ne de dinde müsamaha vardır. Kendi gibi inanmayana hemen kâfir diyebilmekte ve ideolojisi için kenara itebil­mektedir. Damgayı vurmaktadır. Bu çok önemli bir şeydir. Böyle toplumlar- da demokrasi nasıl sağlıklı işleyebilir ve tatbik edilebilir.

Müsamahayı kaybetmemizin sebepleri arasında medya var diyebilir miyiz?

-Mutlaka etkisi vardır ve küçümsenemez. İlaveten eğitim sistemimizin de etkisi vardır. Farklı fikirlere tahammülü yoktur, amacı tek tipleştirmektir.

Geçmişte gazetecilik yaptınız. Sizce demokrasi kültürü ile medya arasında bir ilişki var mıdır?

-Büyük bir bağ var. Medya demokratik kültürün gelişimine katkı sağlayabilece­ği gibi, tahribatına vesile olabilir. Hele günümüzde etkisi daha fazladır. Medya insanın neredeyse gününün tamamını kapsamaktadır. Onun için etkisi küçüm­senemez. Toplum her zaman medya yağmurunun altındadır. Medya televizyonu, radyosu, gazetesi, dergisi ve diğer araçlarıyla insanı adeta bombardımana tabi tut­maktadır. Medya bu yönüyle müspet rol oynayabildiği gibi menfi rol de oynaya­bilmektedir. Maalesef ülkemizde medya müspet rolden fazla menfi rol ifa etmek­tedir. Tahribatı fazladır. Kültürümüzü ve medeniyetimizi tahrip etmede medya birinci derecede etkilidir. Bilhassa ahlâkî alanda tahribat yüksektir. Müstehcenlik neredeyse ortadan kaldırılmıştır. Büyük medya denilen gazete ve televizyonlar müstehcenliği adeta teşvik ediyor ve körüklüyor, bu yolla ahlâkı ortadan kaldı­rıyor.

Türkiye bu yönüyle müsamahasız bir ülke durumundadır.

Müsamaha konusunda eğitim sistemimizin yanlış işleyişinden bahsettiniz, nasıl bir eğitim sistemimiz olmalıdır?

-Eğitim sistemi tek tipleştirici olmamalıdır. Farklı fikirler arasında mukayese ve tercih yapabilme yetisini insana kazandıracak şekilde düzenlenmelidir. Tek görüşü müdafaa etmemelidir. Tek ideolojiyi telkin etmesi düşünceyi kısırlaştır­maktadır. İnsanların farklı fikirlerinin olduğunu kabul etmeli ve çeşitliliği telkin etmelidir. O zaman benim gibi düşünmeyenlerin varlığını kabul etmiş olurum. Yanlış eğitim sonucunda dindarlarımız bile en yakınındakilere tahammül edemi­yorlar, müsamahasız davranıyor ve en küçük hatadan dolayı tekfir edebiliyorlar. Müsamahamız zayıf, okumuşumuzda da zayıf. Demokraside medya müsamahayı telkin etmelidir. Bunu yapmıyor. Hâlbuki müsamaha bir medeniyet ölçüsüdür. Bu birinci yöndür.

İkincisi dile önem verilmelidir. Bugün çocuklarımız liseyi, hatta üniversiteyi bitiriyor Türkçeyi bilmiyor. Bu büyük bir eksikliktiı. Doğru yazamıyor, doğru ifade edemiyor, dahası muhakeme edemiyor. Kavramlar yanlış öğretiliyor. Mesela taassup bunlardan biridir. Bizde dindar olana mutaassıp deniyor bu büyük bir yanlışlık ve bühtandır. Bir insan fevkalade dindar olur, dininin bütün icaplarını yerine getirir ve mutaassıp olmayabilir.

Mutaassıp olan insan saldırgandır. Kendi gibi inanmayana, düşünmeyene, yaşa­mayana, giyinmeyene saldırandır mutaassıp.

İyi bir dinî öğretim görmeyenlerde mutaassıplık çoktur. Bu ister dindar olsun ister olmasın fark etmez.

Peki, taassup yanlış eğitimden mi kaynaklanıyor?

-Elbette. Yanlış eğitim ve yanlış amaç ve hedefler. Ne kadar inkâr edilirse de ülkemizde muhtelif tarikatlar vardır ve genelde müntesipleri birbirine iyi göz­le bakmaz. Bu konuda yaşadığım tipik bir hatırayı nakledeyim. Batılılar bizden daha müsamahakâr. Bulunduğum şehir Strazburg. Orada, dünyanın en meşhur ilahiyat fakültelerinden iki tane vardır. Katolik İlahiyat Fakültesi çok meşhur ve dünyanın her tarafından doktora yapmak üzere papazlar gelir buraya. Alman’ı, Fransız’ı, Amerikalısı, İspanyol’u. Merak ettim. “Bir seminerlerine katılayım.” Dedim. Ne yapıyorlar acaba. Bizim şarktan üç kişi var idi. İki Mısırlı bir Lübnanlı. Bunlar papaz. Dışarıda bunlar hemşeri sayılıyor. İnsan ister istemez yakınlık du­yuyor. Bana bir Mısırlı veya Lübnanlı, Almandan daha yakın geliyor. Dinimiz ayrı olsa bile bu böyle. Onlarla ahbabız. Bir gün onlara “Beni fakültenize, seminerini­ze götürür müsünüz?” dedim. “Peki!” dediler. Biri, “Direktörle görüşeyim cevap veririm.”dedi. Bir gün Mısırlı arkadaş, “Öğlen yemeğimize davetlisin, Direktör kabul etti.” Dedi. Ben de onunla beraber gittim. Yemekhanelerinde bir basamak kadar üst kısımda bir masa aşağıda da bir masa. Üstteki masada rütbeli papazlar yemek yiyiyor. Direktör üst masada yanındaki sandalyeye beni oturttu. Garson masada oturanların önüne küçük şişelerle şarap koydu, benim önüme bir şişe su koydu sormadan. Sonra et yemeği geldi. Müdür bana, “Mösyö bugün misafirimiz olduğun için önümüzdeki domuz eti değildir, sığır etidir, lütfen rahat olunuz.”de­di.

Şimdi bunu bir düşünün. Adam diyor ki “Bu gelen misafir mküslüman, şarap içmez o hâlde ona su verelim. Bu domuz eti yemez, o hâlde ona domuz eti ikram etmeyelim.” Şimdi biz de olsa ver gâvura. Sanki o dinini değiştirmiş olacak. İşte bu bir müsamahadır, taassuptan kaçınmadır. Müşterek hayat bunu gerektirir. Biz­deki sonuç yanlış eğitimin eseridir. Bu yanlış din öğretiminin eseridir. Bu durum din öğretimi görmemişlerde ise tamamen bir faciadır.

İnşallah biz de onlardan daha iyi bir noktaya geliriz. Taassuptan kurtulur müsa­mahakâr bir toplum yetiştiririz.

-İnşallah.

Bir de imtihan sistemimiz fikri kısırlaştırıyor. Çoktan seçmeli test usulü muhake­meyi zayıflatıyor, yaratıcı düşünceyi tahrip ediyor. Çocuk sadece seçme yapmaya çalışıyor, onu da yapabilirse. Test usulü eğitim sistemimize büyük darbe vuruyor, bundan vazgeçilmelidir.

Kısaca ülkemizde yanlış öğretim, yönetim ve demokrasi uygulaması var. Daha iyi gelecek için gençlere neyi tavsiye ediyorsunuz?

-Çok iyi bir öğretimi tavsiye ediyorum. Çeşitliliği içinde barındıran çok yükümlü bir öğretim. İlave olarak güçlü bir din öğretimi. Ailelere ve yöneticilere tavsiyem budur. Din öğretimi yetersiz olanların çoğulculuğa tahammülü olmaz, bağnaz olma riski artar. Türkiye’nin sıkıntılarının başında bu gelmektedir.

Bizde insanın mânevî dünyası eksik bırakılmaktadır. Çocukların manevi dünyalarını zenginleştirmek için dinî öğretimle şekillenmesi lazım. Tabii ki, bunda medyaya düşen rol var, aileye düşen rol var, okula düşen rol var. En önemli rol de okula düşmektedir. Sırf maddeci bir gözle materyalist bir bakışla insan yetiştirilmemelidir.

Bana öğle geliyor ki, resmi öğretim kurumlarımız, insanımızı kendine yabancılaştı­rıyor. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

-Eğitim sistemimiz insanımızı bir bütün olarak görmüyor. Sadece maddî dün­yası ile uğraşıyor. Hâlbuki eğitim insanın manevî dünyasına inmesi ve ona hi­tap etmesi de icap eder. Üzülerek belirtmeliyim ki, gittikçe manevî dünyadan bir uzaklaşma var eğitimimizde. Manevî dünyadan uzaklaştıkça felaket artıyor. Ah­lâksızlık, fuhuş, uy uşturucu ve terör artıyor. Manevî destekten mahrum insanın savrulması çok kolaydır.

İster örgün ister yaygın öğretimimiz olsun insanın manevi cephesine hitap etme durumundadır. Hele günümüzde bilgi yağmur gibi, sicim gibi insanın üzerine yağıyor. Bunun pek çoğu kirli bilgilerdir ve insan bu kirli bilgiyi daha çabuk kabul edebiliyor. Öğretim sistemimiz filtre görevini görebilmeli zorlamadan; öğretim sürecinde baskı oldu mu geri teper. Öğretim kurumlan yalnız öğretime değil eği­time de yer vermelidir.

Bu sıkıntı yalnız bizim sıkıntımız değil, insanlığın sıkıntısıdır. Bu sıkıntıyı filozof­lar çok eskiden görmüştür. Fransız filozofu Renouvier; on dokuzuncu yüzyılda diyor ki “İnsanlık, aşkın varlıktan uzaklaşmasının sıkıntısını çekiyor” bir başka deyişle Allah’tan uzaklaşmasının sıkıntısını çekiyor. Batı’da da bu böyle bizde de. Bu teşhis gayet yerindedir ve doğrudur. Ne zaman ki, Allah ve emrettikleri insa­nın hayatından çıkarılmıştır o zamanda sıkıntı başlamıştır.

Özellikle gençliğe Allah ile irtibatınızı kesmeyin tavsiyesinde mi bulunuyorsunuz?

-Gayet tabii, gayet tabii. Bu sadece bizim değil, Fransızların veya Almanların de­ğil bütün insanlığın bir hastalığıdır, sıkıntısıdır. Bütün sıkıntıların kaynağında Allah ile irtibatın kesilmesi veya zayıflamasıdır.

İnsanlara son tavsiyem Allah ile irtibatınızı sağlamlaştırın.

 

Türkiye Kültür Sanat Yıllığı- 2009

Konuşan: Veysi Erken

Nesillerin Mirası / Yazar Yayınları

Sayfa 180-194

Bu haber toplam 571 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim