• İstanbul 21 °C
  • Ankara 20 °C

Göç

Elif SÖNMEZIŞIK

Bir çırpıda birinci, ikinci, hatta üçüncü anlamlarını sıralamakta zorlanılan kelimeler var.

Bu kelimelerin mana ağırlığı etimolojik geçmişinden değil zamanın yüklediği değişkenli ve yoğun karşılıklardan kaynaklanıyor. Anlamını çok iyi bildiğiniz, üstüne düşündükçe cümle üretebildiğiniz ve cümle ürettikçe aslî anlamının birincil önemini yitirdiğini fark ettiğiniz kelimeler bunlar.

Göç, bir vakitler göçmen kuşlarla ilgili olduğunda coğrafi; Anadolu'dan İstanbul'a gelmek için sınırları zorlayanlar, gelip dejenere olanlar ve geldiğinde dönüştürenlerle ilgili olduğunda Türkiye'ye has bir sosyolojik anlam içeriyordu. Savaş ve işgal yangınının sıcağı yaklaştıkça kuşlar ve kırsalını terk edenlerle aynı cümle içinde kullanmamızın eskisi kadar umursanmadığını gözlemlemişsinizdir. Nitekim göç, bazı kitleler için bir yaşam biçimiydi artık. Hayatlarının eskisine zıt şekillenişi, kendileri kadar ayak bastıkları yerleri de dönüştürüyordu. İşgalli vakalar ve insanların konum kaygısı, bizi ve ilgili kelimeleri yeni, yabancısı olduğumuz, bambaşka bir sürecin içine çekti.

Evleri/sokakları/mahalleleri/şehirleri/memleketleri/hayatları harap olanlar, kendinde savaşacak gücü bulamayanlar, bir şekilde kaostan kaçmak ve canını kurtarmak isteyenler, yaşayacak yerler aramaya başladı. Bu harabattan nasibini alanlar, genellikle Ortadoğu, Güney Aysa, Orta Asya özelinde Doğu Türkistan ve Afrika'daki Müslüman halklardı. Şimdiki durumlarına sebep olan Batı ülkelerine temayülleri artıyor, iltica edebilecekleri en Batılı topraklara yöneliyorlardı. Ne var ki bu yolcuların çok azını mutlu son bekliyordu. O mutlu sonun sonrasında da, kültürel asimile ve ağır dayatmacı kurallar vardı.

Türkiye 2010'dan itibaren savaş sebebiyle çoğalan göçlerden payını fazlasıyla aldı. Dünyadaki genel verilere göre, göçün en yoğun yaşandığı İkinci Dünya Savaşı'nın göç dalgası çoktan aşılmıştı. Bu korkunç gerçek, on milyonlarla ifade edilen kitlelerin hayatlarının bir daha beş ya da on yıl öncesine geri dönemeyeceğini ve bu insanların varlıksız, kimliksiz ve çoğu kere geçmişsiz bir hâlde kalakaldıklarını, kimilerinin kim vurdu'ya gittiğini, karın tokluğuna yaşama savaşı verdiklerini en net şekilde anlatıyordu hepimize. Yine de fert, aile, apartman sakini, mahalleli, şehirli, kasabalı, köylü olarak göçmenlere/mültecilere nasıl yaklaşacağımız konusuna net bir bakış açısı geliştiremedik. Kabul edilmeli ki, kitle halinde iyileştirici bir yaklaşım geliştiremesek de olan biteni soğukkanlılıkla karşıladık. Birçoğumuz ihtiyaç sahiplerine duyarsız kalmadı. Devlet yardımdan yana oldu. Açıkta kalmamaları için Allah rızası, sosyal sorumluluk gibi niyetlerle katkı sunmayı başardık.

Karşılıklı anlama ve anlaşmanın neresinde olduğumuz sorusunun ise net bir cevabı yok. Memleketin bazı kısımları savaş göçmenleriyle hiç karşılaşmamışken, bazı semtlerde karakteristik oluşturacak kadar belirgin varlık gösteriyorlar. Sokaklarda, dükkânlarda, apartmanlarda bu karakteristiklerin net yansımaları var. Bu durumu da nereye konumlandıracağımızı pek bilmiyoruz. Geleceğe yönelik bir planımız yok. Bu işleyişin nasıl şekilleneceğine de kafa yormadık. Hepsi kendiliğinden olmuş, ne müdahale ne de katkıda bulunmamış gibiyiz. Bunu derken biz bir memleketli olarak, Türk vatandaşı olarak nasıl bir şekil vermek isteriz, onu da neredeyse hiç bilmiyoruz.

Böyle; çünkü istatistikler, gidişat bilgilendirmeleri, kaynak dağılımı, ekonomik değişimler ve nesiller arası ilişkilerde göçlerin rolünün ortak geleceğimizi ne tür etkiler dönüştüreceğine dair araştırma ve bilgiler ya çok zayıf kalıyor ya da kamuoyuna ulaşmıyor. Bu durum, endişeye ya da tespit merakına sahip olunmadığı veya ertelendiğini düşündürüyor.

Hem coğrafi konumun gerektirdikleri he de himaye sorumluluğun dair tecrübenin oluşu, göç etmek zorunda kalan mazlumların sığınma taleplerini olumlu karşılamaya yöneltti bizi. 90'lardaki Bosna savaşında da sancılıydık, fakat yer ve yurt olmakta tereddüt etmedik. Bunun doku değişimlerine, sokak hayatına, kültürlere, dile, rutine, kamu unsurlarına, komşuluğa, akrabalığa, kan bağlarına, değerlere, örnekliğe, öncü kimliklerin rolüne, eğitime, mesleki sahaya, akademik ortama, ideolojik zaviyelere yansımalarını henüz tam anlamıyla idrak edemedik.

Biz ki her iki dünya savaşından doğan ve etnik krizlere yol açan göç hareketlerine şahitlik etmiştik, ya yolculara han ya da mesken olmuştuk.

Biz ki yüzyıllar boyunca fetih düsturundan genişleyen ve İslam'ın yayılışına hizmet eden güdümlü göçlerin merkez üssüydük.

Biz ki yakın yüzyıllarda büyük savaş öncesi yaşanan etnik soykırımlardan kaçıp gelen Müslüman halkların yurt arayışlarıma cevap vermiş, şahitlik etmiştik.

Biz ki yurtiçindeki küçük yerlerden büyük şehirlere olduğu kadar, dünyanın adı bilinen her yerine göç edebilen, bunu hâlen sürdüren ve keşifle yolunu bulan bir dürtü taşıyorduk. Hareket mirasını yaşatmak sorun değildi. Zaten yolda olan yolcunun halinden de anlıyordu.

Bütün bu tecrübe, sınır kapılarındaki merhametli tavrımız -bazılarımızdan yükselen nefret söylemlerine rağmen- mümkün mertebe kaybetmediğimiz soğukkanlılığımız, sükûnetli yaklaşımımız durum tespiti ve gelecek tahminleri üstüne daha fazla düşünmeye ve fikir üretmeye sevk edebilmeliydi bizi. Etmedi.

Göç gelişmelerini, lehine ya da aleyhine politik bir yaklaşıma indirgemek gibi yararsız ve riskli bakış açısı geliştirenlerimiz az değil. Ortak platformda bileştirmeyen görüş ayrılıkları, savunanların dahi akşamdan sabaha dönüşen yaklaşımlarının mevcudiyetini ciddiye almaya ve duyarlılıkla birleştirmeye ihtiyacımız var.

***

Künye: Göç, ekonomik, toplumsal, siyasi sebeplerle bireylerin veya toplulukların bir ülkeden başka bir ülkeye, bir yerleşim yerinden başka bir yerleşim yerine gitme işi, taşınma, hicret, muhaceret; evden eve taşınma, nakil; taşınma sırasında götürülen ev eşyaları; kuşların, geyiklerin, yarasaların, bazı balık ve böceklerin mevsim, iklim, besin miktarı vb.ne göre çevre değiştirmeleri anlamlarına geliyor.

Yenisöz

Bu yazı toplam 164 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim