Antalya; Bir Huzur ve Sevgi Şelalesi Şehir

Antalya; Bir Huzur ve Sevgi Şelalesi Şehir
Şehir Portresi / Fahri Tuna

Palmcity. Palmiyesity. Palmiye şehri.

Bir yazar okulu çalışmam nedeniyle iki yılda kırk kez gittiğim Akhisar’da zaman zaman konakladığım otelin adıydı Palmcity. Her gidişimde de hep Antalya’yı düşünmüşümdür. Zira en çok Antalya’ya yakışan bir kavramdır Palmiyeşehir.

Gittim gördüm; sahildeki caddeler boydan boya palmiye ile süslenmiş. Yakışıyor da hani. Her şey yerinde ikliminde doğal ortamında güzel çünkü.

Antalya deyince ne gelir akla sahi? Antalya’nın ulusallaşmış, adı söylenir söylenmez akla gelen üç markası nedir? (Hiç Antalya’yı görmemiş olan eşime sordum, işte cevapları: ‘Portakal (bol sebze meyve), sıcak, sera, yağmur, bir de yılda en az bir kez ortalığı sel alması’ dedi.

Ben de söyleyeyim fikrimi: Teke Bölgesi Yörükleri bir, Altın Portakal Film Festivali iki, Konyaaltı Plajı üç. Dördüncüsü nedir derseniz, portakalı derim, narenciyesi derim. Beşincisi Antalyaspor’u, Alanyaspor’u derim. Altıncısı yapış yapış boğucu sıcağı derim.

Teke yöresi Türkistan’dan gelen Yörüklerden oluşur, bilirim. Ben de bir Manavlaşmış Yörük çocuğu olduğum için daha bir bilirim, kulağım açıktır. Antalya, Burdur, Isparta, Denizli, Muğla şehirlerini kapsar, bilirim. Batı Toroslardır Teke en çok. Türkistan’dan sanki bir asır önce gelmişçesine doğal, samimi, sahih Türkçeleri, atasözleri deyimleri, türküleri örfleriyle bizim, bizden, biz insanlar.

Hiç unutmam: 1980’lerin sonlarıydı, -televizyon programları daha yeni yeni renklenmişti-, TRT’de Gezelim Görelimde Nuray Yılmaz, Antalyalı Yörüklerle konuşuyordu. Toroslarda bir köyde. Gözlerime inanamadım: Yörük annelerinin, genç kızlarının başlarındaki allı yeşilli sarılı krepler, Sadiye Babaannemin çeyiz sanığındaki kreplerle tıpatıp aynıydı. Özay Gönlüm’ün ninesi de benim Naime Ninemle yüzde doksan beş aynı konuşuyordu zaten. 

Teke’nin başkenti Antalya’ydı işte. Türkülerin de. Uzun havaların da.

Orhan Hakalmaz söyleyecek, pürüzsüz, tertemiz, akademik sesiyle:

Hey hey / Çekemedim akça kızın göçünü, of göçünü / Sırma saçlar bırak döğsün döşünü / Gülüver de görem mercan dişini / Yol ver bana Çıbık Beli geçeyim, a kız geçeyimmm.

Geçelim ikinciye. Ülkemde birçok film festivali vardır, eyvallah. İstanbul, Adana, Bursa, Malatya, Ankara vesaire, vesaire. İsimleri de çeşit çeşittir: Altın Koza, İpekyolu, Uçan Süpürge. Ama Türkiye’de film festivali dendi mi Antalya Altın Portakal gelir akla. Hem o kadar gelir ki, bütün film festivallerinin şöhreti, ilgisi, algısını toplasanız bir Altın Portakal etmez. Samimiyim. Helal olsun Antalya’ya. Dönemin belediye başkanı Dr. Avni Tolunay’ın 1964’te başlattığı film festivali geçen elli beş sene içerisinde Antalya’yı, değil ülke gündemine, dünya gündemine taşımıştır, hiç tartışmasız. 2020 senesi itibarıyla bugün Antalya Altın Portakal Film Festivali, Dünya sinema sektörünün en bilinen ve prestijli festivallerinden birisidir.

Portakal artık sadece Antalya çiftçisi için değil şehrin turizmi için de altın yumurtlayan tavuktur. 

Sonra Konyaaltı Plajı’dır Antalya benim için. Gittim gördüm. Kıştı, giremedim denize. Ama taş fırlattım, on kere yirmi kere. Tek tük denize girenlerle selamlaştım. Kışın daha sakin daha güzel daha şirin Konyaaltı. (Adı neden Konyaaltı’dır, çok merak ederim ama öğrenmek istemem, büyüsü bozulmasın diye.)

Güneşi ayrı güzel, kumu ayrı, denizi ayrı. Bedava şifa cennetimizdir Antalya. Güneş mahrumu (dede mahrumu gibi oldu ama olsun, iyi gitti bu cümle) ülkeler için Antalya sığınaktır, barınaktır, yığınaktır adeta. Yılda sadece Rusya’dan dört milyon Rus’un, sadece Almanya’dan bir buçuk milyon Alman’ın Konyaaltı Plajı’na kendini attığını düşünün yeter. Diğer ülkelerden gelenleri saymadım daha. Yılda bir Hollanda’nın Antalya’ya geldiğini varsayın, yarım da Belçika’nın. Üç beş yıla Belçika da tam olur, diyeyim size.

Antalya tek başına Türk turizminin başkentidir. Şeksiz şüphesiz tartışmasız.  

Ben Sakaryalıyım. İstanbul Ankara Otoyolu, Adapazarı’ndan çıkış verir ve güneye doğru döndüğünüzde şu tabela okunur: Bilecik - Antalya. İlk şehir Bilecik, son şehir Antalya’dır çünkü. Bu yolda her gün yüz kamyon, bin kamyon, -belki- on bin kamyon yollardadır gece gündüz. Nedeni açık ve basittir: Ya Antalya’dan gelmektedirler ya da gitmekte. Tonlarca meyve sebze taşımaktadırlar. Antalya olmasa (biraz da Mersin ve Adana tabii) yılın en az sekiz ayı hangi narenciyeyi yerdi bu millet. Bu Marmara, bu İstanbul, bu ülke? Çok teşekkürler Antalya, sana şükürler olsun Yüce Yaradan.  

Türkiye Süper Ligi’nde bugün İstanbul ve Ankara dışında iki takımı olan tek vilayet var: Antalya. Bakınız, İzmir’in tek takımı var. Koca Adana’nın yok, koca Bursa’nın yok, komşu Mersin’in, ünlü Eskişehir’in, tarihî Erzurum’un, güneydoğunun en büyüğü Diyarbakır’ın, bereketli Urfa’nın, sanayi devi Kocaeli’nin yok; irice şehirler Samsun’un Sakarya’nın Maraş’ın yok. Ama Antalya’nın iki adet var. Ne büyük başarıdır bu. Ne büyük takdir nedenidir. Ne büyük tanıtımdır. Aferin Antalyalılara, helalinden hem de. Başarınız daim olsun. (Komşu Denizli ile iyi geçinin ama. Hani spor, kardeşlik dostluk hoşgörüydü?)

Ben görmedim. Televizyonların ve yazın gidenlerin yalancısıyım; Antalya’nın yazları çok sıcak ve boğucu olurmuş. Gelinim Dilek’le oğlum Ahmet de teyit etti bu iddiayı. Gündüzleri otelin klimalı odalarından pek çıkılmıyormuş. (Mardin ve Urfa’nın sıcakları kurudur, dokunmaz, yaşadım, bilirim.) Rutubetle kolkola dolaşan Antalya sıcağı, -şimdilik ilin - tek olumsuz ögesiymiş, o kadar.

Hadrianus’un meşhur kapısından geçmemiş, Aspendos Antik Tiyatrosu’nda iki bin yıldır hâlâ havada uçuşan tiratlara kulak kesilmemiş,  Kaleiçi’nde tarihin koynunda kaybolmamış, Yivli Minare’ye bakıp Alaaddin Keykubad’a selâm göndermemiş, Düden Şelalesinde suyun senfonisinden kendinizden geçmemişseniz,  - diyeyim size - üzgünüm ama, siz Antalya’ya gelmemişsiniz bayım!

Benim için Antalya, ortaokulda Almanca öğretmenim Hadiye Uçar’dır ilkin. (Manavgat’ta ve Eşme’de ne çok aradım, ne çok kişiye sordum, ama bulamadım. Hâlâ da izini arıyorum sevgili hocamın, ellerinden öpmek için.) Sonra yeşil-siyahlı renklerle söz kestiğim, gençlik yıllarımın kaptanı sağbek – rahmetli diş doktoru Erdal Akpınar’dır. Daha sonra Bilge Hekim Sadık Canlı’nın (ve onu seven bizlerin) dostu, eski futbolcu Kemal Yıldırım’dır. Ama en çok da, meşum 1999 Depremi sonrası eşi ve çocuklarıyla Antalya’ya yerleşen, - sık sık telefonla hasret giderdiğimiz - Okçu Halamın torunu, yeğenim Çiğdem Sarıdemir’dir. Selam olsun sevdiklerime, ayrı ayrı.

Bütün bunlar, bu özellikler, bu güzellikler Antalya’dadır, evet. Antalya’nındır, Antalyalınındır, evet.

Tamam da, ne kadar dünyalı bir şehir de olsa, Hollanda nüfusu kadar yabancı turist de ağırlasa, Antalya benim için, şipşirin bir Türkmen şehridir.

Yörüklerin efe efe yayladığı yaylaları, Türkmenleri, Türkçeleri, türküleri ile özbeöz Türk.  

Bir o kadar da Selçukludur Antalya.

Bir tarih, bir doğa, bir mertlik şehridir Antalya. Bir sevgi, bir gönül, bir rüya şehirdir Antalya.  

Bir Türküdür Antalya en çok da:

Hey hey / Yaylaların yeli soğuk esmez mi / Sevdiğim de rüyalara girmez mi, a kız girmez mi /
Girmesen de gönül sana küsmez mi, of küsmez mi?

Bir huzur, bir gönül, bir sevgi şelalesidir Antalya.

Bu haber toplam 280 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim