D. Mehmet Doğan: Mecburiyetten laiklik!

D. Mehmet Doğan: Mecburiyetten laiklik!
Cumhuriyeti kuranlar laik olmaya mecburdu! Hatta mahkûmdu!

Millî Mücadele dinî muhteva ile hem de koyu bir dinî muhteva ile yürütülmüş ve kazanılmıştı. O aynı zamandı Mücahede-i Milliye idi, yani millî cihad! Bu zaferin İslâm âleminde geniş yankıları oldu. Büyük bölümü İngiliz ve Fransız sömürgesi altında bulunan Müslüman ülkelerine kurtuluş ümidi dalga dalga yayıldı.

Ankara yönetimi Ankara’yı “İslâm kıyamının (ayaklanmasının) umumî karargâhı” olarak ilan etmemiş miydi? Kıyam/isyan dalga dalga yayılabilirdi…

Emperyalist merkezler bu tehlikeyi bertaraf etmeli, yükselen ümidi söndürmeliydi. Merkez çökertilirse, mesele hallolurdu.

Çözüm Yakın Şark İşleri Konferansı’nda bulunacaktı.

“O da ne” mi?

Bize Lozan Konferansı olarak okutulan şey!

Altı asırlık Osmanlı bütün hukukuyla ortadan kaldırıldı! Bu anlaşma sadece Türkiye ile alâkalı değildir, bütün İslâm coğrafyası ile ilgilidir. Kapitalist dünya için büyüme istidadında olan Sovyet tehdidi, Anadolu’da Batı için bir tampon bölge ihtiyacı ortaya çıkarmıştır. Hudutlarımızın tayininde bu tehdit mühim rol oynamıştır, fakat bizim için o sınırlar misak-ı milli sınırları dahi değildir.

Türkiye Devleti olacak, fakat emperyalistler için düşman kategorisinden çıkarılacak. Osmanlı sürekli düşmandı, çünkü Müslümandı, Müslümanları temsil eden bir devletti.

Haçlı zihni asıl operasyonu bu sahada yaptı.

Toprak tamam, istiklâlinizi tanıyoruz fakat Müslümanlık/Müslümancılık yok! Bu topraklarda ortaya çıkan bin yıllık kimlik terk edilecek!

Konferansa Anadolu mücadelesinin sembolü olan kalpakla gelen İsmet Paşa’nın kulağı çok sert şekilde çekilmişti. Paşa andlaşmayı imzalamaya silindir şapka ile geldi. Semboller konuşuyordu, düşmanı kalpaklı yendik, ama artık şapkalıyız! Gizli veya sözlü anlaşma buydu. Türkiye Batı içinde düşman kategorisinden çıkacak! Milletin güç kaynağı olan din bir kenara bırakılacak. Müslümanlığı hatırlatan her şeyden vazgeçilecek!

Tarihî metinler nasıl yanlış anla(ş/t)ılır?

Bu yola girilmeden Mustafa Kemal Paşa’nın “Balıkesir Hutbesi” diye meşhur olan konuşmasında bütün İslâmcı tezleri geride bırakacak netlikte cümleler vardır. Anayasa Kur’an’daki naslardır! Kur’an tabiata, akla, mantığa tamamen uygun hükümleri ihtivâ eder. Aksi olsa idi, ilahi kanunlarda zıtlıklar olurdu, çünkü dini kanunları yapan da Allah’tır. Milletin fikri önemlidir, milli emel, milli irade, milli eğilimler demek halkın içerisinden şu veya bu birkaç kişinin emelleri değil, bütün bir milletin birleşkesi demektir. Bunun üstüne çıkmak ve altında kalmak mutlaka yanlıştır…

"Balıkesir Hutbesi"nin Kültür Bakanlığı sitesindeki sadeleştirilmiş metni şöyle sunuluyor: “(Balıkesir Hutbesi’nde) kurulacak yeni devletin temel esasları ile devrimler ve cumhuriyete ışık tutan mesajlar v(ar).”

Gerçekten öyle mi diye sormaktan kendimizi alamıyoruz!

Mevzumuza dönelim…

Dünkü yazımızda Laiklik düşmanın dinine girmemek için bulunmuş bir çâreye benziyor!” demiştik.

Lozan Andlaşması’nın imzalanmasından sonra Ankara’daki yönetici elitin büyük bir zihin karışıklığı içinde olduğu anlaşılıyor. Konferansdaki baş delegemiz İsmet Paşa dönmüş ve İngiltere’nin ev ödevleri konusunda erkânı aydınlatmıştır. Bu andan itibaren bir panik havası estiği anlaşılıyor.

Kâzım Karabekir bu panik havasını ve kaos ortamını şöyle tasvir ediyor:

"Halk Fırkası lâdinî (dindışı) ve lâahlakî (ahlakdışı) olmalı imiş! Macarlar ve Bulgarlar gibi ufak milletler bizim gibi, Almanya tarafında bulunarak mağlup oldukları hâlde, istiklâllerini muhafaza ediyorlarmış. Medeniyete girmişlermiş. Türkiye, İslâm kaldıkça, Avrupa ve hele İngiltere müstemlekelerinin çoğunun halkı İslâm olduğumuzdan, bize düşman kalacaklarmış? Sulh yapmayacaklarmış!"

Mustafa Kemal’in Erzurum’da yolunu açan Şark Cephesi kumandanı Kâzım Karabekir anlatmaya devam ediyor: "10 Temmuz 1923 Ankara İstasyonundaki kalem-i mahsus (özel kalem) binasında Fırka (parti) nizamnamesini müzakereden sonra, Gazi ile yalnız kalarak hasbihallere başlamıştık. 'Dini ve namusu olanlar aç kalmaya mahkûmdurlar' dediler. Kendisini Hilafet ve Saltanat makamına lâyık gören ve bu hususlarda teşebbüslerde bulunan, din ve namus lehinde türlü sözler söyleyen ve hatta hutbe okuyan, benim kapalı yerlerde baş açıklığımla lâtife eden, fes ve kalpak yerine kumaş başlık teklifimi hoş görmeyen Mustafa Kemal Paşa, benim hayretle baktığımı görünce şu izahı verdi: ‘Dini ve namusu olanlar kazanamazlar, fakir kalmaya mahkûmdurlar. Böyle kimselerle memleketi zenginleştirmek mümkün değildir. Bunun için önce din ve namus anlayışını değiştirmeli ve bunları çabuk zengin etmeliyiz! Bu suretle kalkınma kolay ve çubuk olur.’"

Karabekir, Mustafa Kemal Paşa'nın 'Dinî ve ahlâkî inkılâp yapmadan önce hiçbir şey yapmak doğru değildir. Bunu da ancak bu prensibi kabul edebilecek genç unsurlarla yapabilirim' düşüncesinde olduğunu öne sürer.[1]

Kâzım Karabekir, kendisinin bulunmadığı ve dinin tartışıldığı bir oturum sonrasında görüşmelerle ilgili olarak da şu bilgiyi naklediyor:

"Ben geldiğim zaman müzakere bitmiş; kısmen de dağılmışlardı. Mevcut azadan Tevfik Rüşdü Bey; 'ben kanaatimi Meclis kürsüsünden de haykırırım, kimseden korkmam' dedi. Ben de konuştuklarını bilmediğim için sordum:

'Nedir o kanaat?'

"Tevfik Rüşdü Bey’in solunda ve benim hemen karşımda oturan Mahmud Esat Bey sert bir cevap verdi:

'İslâmlığın terakkiye mâni olduğu kanaati!..İslâm kaldıkca yüzümüze kimsenin bakamıyacağı kanaati. "

"Fethi Bey söze karışarak gayet mütehakkim bir eda ile dedi ki: 'Evet Karabekir, Türkler İslâmlığı kabul ettiklerinden böyle geri kaldılar ve İslâm kaldıkça da, bu halde kalmaya mahkûmdurlar!'" [2]

İnkılâb Hareketleri Neden Oldu? Nasıl oldu?” Ahmet Hulusi Akten neşrinde daha fazla ayrıntı bulunuyor:

“Ben geldiğim sırada Tevfik Rüşdü Bey söz söylüyordu: “Ben kanaatimi millet kürsüsünden dahi haykırırım, kimseden korkmam!..Teşkilat-ı Esasiye’de dinimiz apaçık yazılmalıdır...” Ben söz aldım ve sordum: ‘Teşkilat-ı Esasiye’de dinimizin İslâm olduğu yazılıdır Tevfik Rüşdü Bey...Hangi kanaati haykıracaksın ve Teşkilat-ı Esasiye’ye apaçık hangi dini yazdıracaksın?.. Hıristiyanlığı mı?’ Mahmut Esat Bey söz aldı ve sertçe cevap verdi: ‘Evet Hırıstiyanlığı. Çünkü İslâmlık terakkiye manidir!.. Bu dinle yürünmez, mahvoluruz ve bize kimse de ehemmiyet vermez.’”

İngiltere adına topraklarımızda vekalet savaşı veren Yunan’ı mağlub ettik. Milli Mücadele boyunca İngilizlerle doğrudan her hangi bir çatışmamız olmadı. Küçük düşman bertaraf edilince, arkadaki esas büyük düşman, o zamanın dünya hâkimi İngiltere ortaya çıktı. Masayı o kurdu, rolleri o paylaştırdı. Bize takdir edilen rolü ya oynayacaktık, ya oynayacaktık!

Hıristiyan olmadan belâyı defetmenin yolunu bulduk!

Cumhuriyet için laiklik mecburiyetti, hatta mahkumiyetti!

 

 

[1] Kâzım Karabekir: Paşaların Kavgası, 142-144

[2] Paşaların Kavgası, sf. 145-146

Bu haber toplam 696 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim