Ünvanı, ister Cihan Devleti, isterse Süper Güç olsun… Mezkûr devlet, bu ünvana ancak o ünvanın hakkını verdiğinde lâyık olur. Büyük Devlet olmanın vazgeçilmez şartı âdil olmaktır. Devlet-i Ebed Müddet hayatımızın altın halkası, Osmanlı Devleti veya Devlet-i Aliyye, bir Cihân Devletiydi. Hazerde ve seferde yani barışta ve savaşta hep adaleti gözetirdik. Adaleti, yalnızca kendi Müslim tebaamız; Müslüman vatandaşlara değil, gayrimüslim vatandaşlara ve seyyah gibi memleketimize gelmiş ecnebilere de tatbik ederdik. Gayrimüslim tebaa kendi hastane, mektep ve vakıf gibi müesseselerine sahiplerdi. Aralarındaki hukukî ihtilafları, kendi mahkemelerinde görebilirlerdi. Şu var ki onlara devletin umum mahkemeleri de kapalı değildi. Çoğunlukla bizim mahkemelerimize giderlerdi.
Asırlarca yedi iklim dört bucakta hüküm süren Devletimiz, hiçbir karar ve tatbikatında hukuktan, adaletten taviz vermedi. Cihan Padişahı, bile yerine göre sade bir tebaa ile birlikte kadının yani hâkimin, mahkemenin huzurunda oldular. Devlet-i âli Osman, hakkaniyete riayet etmese, adaleti umursamasa ne o muhteşem fetihleri yapabilir, ne de dünyanın hayranlık ve gıpta ile takdir etmeye devam ettiği muhteşem bir medeniyeti inşa edebilirdi.
6 buçuk asır, anca adaletle ayakta kalınabilir.
Nizâm-ı âlem, Osmanlı, karar merciî Sultanların mucip sebepleri, gerekçeleriydi. Mükâfat da mücazat da insanlığın, sulh ve sükunu gözetilerek tatbik edilirdi. Böylece nifak, fitne yani bozgun ve kaos önlenirdi. Muhatap ister Müslim, ister zimmî denen Müslüman olmayan tebaa ve isterse bir yabancı olsun şaşmaz kaide adalete riayetti. Din, ırk, sosyal statü, karara tesir etmezdi. Gereken şer-i şerif üzre yapılırdı.Ünvanı, ister Cihan Devleti, isterse Süper Güç olsun… Mezkûr devlet, bu ünvana ancak o ünvanın hakkını verdiğinde lâyık olur. Büyük Devlet olmanın vazgeçilmez şartı âdil olmaktır. Devlet-i Ebed Müddet hayatımızın altın halkası, Osmanlı Devleti veya Devlet-i Aliyye, bir Cihân Devletiydi. Hazerde ve seferde yani barışta ve savaşta hep adaleti gözetirdik. Adaleti, yalnızca kendi Müslim tebaamız; Müslüman vatandaşlara değil, gayrimüslim vatandaşlara ve seyyah gibi memleketimize gelmiş ecnebilere de tatbik ederdik. Gayrimüslim tebaa kendi hastane, mektep ve vakıf gibi müesseselerine sahiplerdi. Aralarındaki hukukî ihtilafları, kendi mahkemelerinde görebilirlerdi. Şu var ki onlara devletin umum mahkemeleri de kapalı değildi. Çoğunlukla bizim mahkemelerimize giderlerdi.
Asırlarca yedi iklim dört bucakta hüküm süren Devletimiz, hiçbir karar ve tatbikatında hukuktan, adaletten taviz vermedi. Cihan Padişahı, bile yerine göre sade bir tebaa ile birlikte kadının yani hâkimin, mahkemenin huzurunda oldular. Devlet-i âli Osman, hakkaniyete riayet etmese, adaleti umursamasa ne o muhteşem fetihleri yapabilir, ne de dünyanın hayranlık ve gıpta ile takdir etmeye devam ettiği muhteşem bir medeniyeti inşa edebilirdi.
6 buçuk asır, anca adaletle ayakta kalınabilir.
Nizâm-ı âlem, Osmanlı, karar merciî Sultanların mucip sebepleri, gerekçeleriydi. Mükâfat da mücazat da insanlığın, sulh ve sükunu gözetilerek tatbik edilirdi. Böylece nifak, fitne yani bozgun ve kaos önlenirdi. Muhatap ister Müslim, ister zimmî denen Müslüman olmayan tebaa ve isterse bir yabancı olsun şaşmaz kaide adalete riayetti. Din, ırk, sosyal statü, karara tesir etmezdi. Gereken şer-i şerif üzre yapılırdı.
Yazının devamı için:https://www.turkiyegazetesi.com.tr/kose-yazilari/rahim-er/ayna-1777645































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.