Tarihten romana kaçmak yahut da romanda tarih aramak!

D. Mehmet DOĞAN

Türkiye Yazarlar Birliği Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan'ın 17-18 Kasım 2022 tarihlerinde Van'da yapılan V. Milletlerarası Tarihî Roman ve Romanda Tarih Bilgi Şöleni'ni açış konuşması.

Roman hayli geç ortaya çıkmış edebiyat türlerinden, fakat çok ilgi görmüş ve hızla yaygınlaşmıştır. İnsanın hem şahsî macerası, hem de toplu yaşayışından çıkarılan konular romanları besliyor. Böyle olunca tarihle romanın birlikteliği kaçınılmaz hâle geliyor.

Tarih, insanın vazgeçilmez tutkusu. Kendini en fazla bugüne ait görenler dahi tarihten kopamıyor. Tarih toplumun hâfızası. Hâfızasız kişilik teşekkül etmez, geçmişi olmayanın bugünü olmaz, insan dostunu düşmanını bilemez. Ne kadar kaçsanız, geçmişiniz, tarihiniz sizi takip eder. Geçmişi bilmek arzusu, neredeyse geleceği merak ihtirası kadar güçlü. Romanı besleyen tutkulardan biri de hiç şüphesiz budur.

Roman türünün Türkiye’de de son yıllarda yükselişte olduğu kolaylıkla görülebiliyor. Her yıl daha fazla sayıda roman yayınlanıyor. Bu vakıa üzerinde bilhassa düşünülmesi gerekiyor.

“Tarihi roman ve tarihte roman bilgi şöleni” bu sebeplerle bilhassa anlamlı ve aynı derecede mühim. “Tarihî roman ve tarihte roman”, Türkiye Yazarlar Birliği için tarih olmuş bir faaliyet...

Bundan on dokuz yıl önce, 19 eylül 2003 sabahı, Topkapı Sarayı’nın mutad ziyaretçileri, ikinci kapı, yani Bâbüsselâm’ın önünde alışılmadık bir manzara ile karşılaştı. Tarihî dekoru âdeta canlandıran bir manzara...Yüzyıllar boyunca olduğu gibi, Topkapı Sarayı’nın kapısında mehter növbeti vuruluyor...Bu kapının çok âşina olduğu bir mûsıkî...

Tarihin içinden geçip, Babüsselâm’ın sağ bölümüne yapılmış toplantı salonuna ulaştık. Koltuklar, sandalyeler, masalar, kürsü, mikrofonlar, elektrik ışığı...Yüzlerce yıllık bir yürüyüş yapmış ve bir anda zamandan zamana geçmiştik âdeta.

Bizim öğretim sistemimiz ne yapıp yapmış tarihi sıkıcı dersler arasına sokmuştur. Hangimiz ilk veya orta öğretimde okuduğumuz tarihle ilgili güzel hatıralara sahibiz?

Tarihî roman belki de bu sıkıcı tarihi aşmanın bir yolu olarak son senelerde bu kadar öne çıktı.

O günün üzerinden 19 sene geçti. Yine “Tarihî roman ve tarihte roman”ı konuşacağız. Bu tarihin kaynadığı bir şehrimizde, Van’da ve hem de “Van deryası” kenarında!

On dokuz yıl içinde köprünün altından çok sular geçti; başka bir söyleyişle çok romanlar yazıldı! Bu sözde asla abartı yok: Son yıllarda Türkiye’de her sene binin üzerinde roman yayınlanıyor ve tarihî romanlar bu sayının küçümsenemeyecek bir nisbetini oluşturuyor.

Sadece tarihî roman değil, tarihî romanlardan yapılan filmler ve diziler ve tarih dizileri...Elbette bunlar on dokuz yıl önce de vardı, fakat bu nisbette değil.

Tarihin ne şekilde olursa olsun bu ölçüde aktüelleşmesi elbette üzerinde durulması gereken bir husus.

Sinema tarihimizin en yüksek hasılat yapan filmi Fatih’le ilgili.

Televizyon tarihimizin içte ve dışta en çok ilgi gören dizilerinden biri Kanunî’yi konu alıyor.

Osmanlı tarihinin kuruluş dönemini ele alan dizi geniş ilgiye mazhar oluyor.

Bu dizilerde kuruluş ve Ertuğrul, Fetih ve Fatih nasıl anlatılıyor, Kanunî Süleyman ve devri nasıl tasvir ediliyor? bunlar ayrı konular.

Daha öncesinde, büyük romancılarımızın tarihe yönelişinin bilhassa yakın tarihle ilgili gerçekten kaçışa bir tepki olduğunu düşünebiliriz. Resmî tarih bize kendi kurgulanmış gerçekliğini dayatıyor. Bunun inanç seviyesinde bir telkin olduğunu, bütün öğretim kademelerinde hâlâ inkılâp tarihi dersleri okutulduğunu dikkate alırsak, neredeyse bu alanın tamamıyla araştırma inceleme ve gerçeklere ulaşma imkânlarının dışında tutulduğunu söyleyebiliriz. Hollandalı tarihçi, yakın tarihimizle ilgili değerli kitapları olan Erik Jan Zurcher, Türkiye’de kemalist tarihçiliğin gittikçe katılaştığını, ordoks bir tarih görüşü haline geldiğini söylemekte haklıdır.

İşte böyle ilmin konuşmadığı/konuşamadığı zamanlarda edebiyata iş düşer. Kemal Tahir’in, Tarık Buğra’nın yakın tarih romanları anlattıkları dönemi kavrama yönünden birçok araştırma inceleme kitabından edinilemeyecek doğru sonuçlara götürür okuyucuyu.

Tarihî roman olarak yazma ihtiyacının, tarihi roman olarak okuma ihtiyacını karşılaması kabul edilebilir bir durum mudur?

Yazarlarımızın birçoğu roman yazmak iddiasıyla bildiğimiz tarihî olayları basit bir tarzda, bazan hiçbir kişi veya vak’a ilave etmeden önümüze koyuyorlar. Bu tür yazarlar mesela Osman Gazi’den başlayıp Osmanlı padişahlarını veya Mevlâna’dan başlayıp ilim ve edebiyat tarihimizin büyük şahsiyetlerini yazıyorlar. Bu yüzden çok sayıda romanlık iddiasında tarihle ilgili kitap ortaya çıkıyor.

Bunların “roman” olanları yok mu? Varsa da az!

Tarihî bir konuyu yazarken romanın hakkını vermekten de vazgeçmemek lâzım. O yüzden şahsen bu tür kitapların çoğunu avamî tarih kitabı kategorisinde görmekten yanayım.

Buna rağmen son yıllarda tarihî konuları işleyen, ama edebiyat kavramından da haberdar olduğu için özü kaybetmeden güzel eserler ortaya koyanlar da var elbette.

Tarihin ilgi çeken bir tür, romanın kolay okunabilir bir tarz olmasının kolaycılığından uzak durmak gerekiyor.

Kısacası bugün de bu hususlarda konuşulacak çok şey var!

Madem ki, mevzu sadece tarih değil, işin içinde edebiyat da var, neler konuşmaz ki? “Taşların dili olsa” denir ya hani. Taşların konuştuğu vakidir; şek ve şüphe yok. Nitekim, Orta Asya bozkırlarında yüzlerce yıl kendi halinde duran taşlar 19. Yüzyılın sonunda dile gelip konuşmaya başlamadı mı? Hem de türkçe! Orhun yazıtlarının okunması, tarihimizin yeniden yazılmasını gerektiren bir keşifti. Elbette sadece bunu kastetmiyorum taşların konuşmasından. Erbabına taş da konuşur, demir de, toprak da; velhasıl canlı cansız her şey.

Yazının konuştuğu malzeme var bir de...Çanak çömlek, deri, bez, ahşap. Esas olarak da muhtelif elyafdan yapılan kâğıt...Bir asırdır balmumları, bakalit ve plastik vb. malzemeden yapılan maddeler de konuşuyor. Yazılı devir, tabletle başladı, şimdi elektronik dönemdeyiz ve bir anlamda başa döndük; insanların elinde yine tablet var!

Bunlar nasıl konuşmaları istenmişse öyle konuşuyorlar. Programlandıkları gibi.

Tarihî roman, taşı ve kâğıdı bulunulan zamanda konuşturma sanatı aslında. Tarih ilmi ile tarihî roman arasındaki sınırı muhayyilenin hürriyeti çiziyor. Tarihçinin taşa, kâğıda –her türlü vesikaya- tanıdığı hakları gerçek tarihî roman inkâr etmiyor hiçbir zaman. Fakat onları yeniden yazma hakkından da vazgeçmiyor.

Tarih ne kadar hakikat? Tarihî romanın gerçekle ilişkisi ne ölçüde? İlim adamının bütün gayretlerine rağmen ulaşamadığı gerçeğe sanatçı sezgisi varmış olabilir mi? İşin içinden çıkmak gerçekten müşkil.

Bazı sanatkârlar tarihi tarihçilerden daha sahici hâle getirebilir. İlle de doğru anlatırlar demiyorum elbette.

Merhum romancımız Tarık Buğra Küçük Ağa romanında Millî Mücadele’yi bütün inkılâp ve Cumhuriyet tarihi kitaplarından daha fazla ruhuna nüfuz ederek anlatabilir. 1930’ların Türkiye’sini Kemal Tahir’in Yol Ayrımı romanında bütün sahiciliği ile bulabiliriz.

Tarihin konusu olan bir şahsiyete bir edebiyatçı eserinin kahramanı olarak herkesçe kabul edilen bir güç kazandırabilir.

Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e öğütlerini, vasiyetini hiçbir tarihte Osmancık’daki kadar sahici ve etkileyici bulamayabiliriz. Nitekim, bir edebî metin, bugün Osman Gazi’ye ve hatta Edebali’ye ait mekânlarda bile tarihten bir levha olarak asılmaktadır.

Tarihî romanı Van gibi tarihi derinliği binlerce yıla varan bir şehirde konuşuyoruz.

Bir taraftan edebiyatçılar, diğer taraftan edebiyat tarihçileri ve tarihçiler...Araştırmacılar, edebiyat eleştiricileri...

Zaman zaman tereddüte düşeceğiz: Tarihi mi konuşuyoruz, romanı mı?

Romanın edebiyatın geç bir türü olduğunu belirtmiştik. İlk roman Donkişot/Don Kihote diyenler var. Öyleyse 1600’lerin başına gideceğiz. Yok öyle değil denirse, Robinson Kroze ile 1700’lerin başına. Asıl büyük romanlar ise 19. Yüzyılda ortaya çıkıyor.

“Bizim romanımız mesneviler” dersek, Dedem Korkut’un kitabını ne yapacağız? Hikâye anlatma geleneğimiz sadece manzum değil, nesir örneklerimiz de var. Bunları esas alan Muhayellat 1796’da,  Müsameretname 1880’lerde yayınlanmış. İşe bakın, aynı yıllar “batı tarzı” romanların da başlangıcı. Romanımızın gelenekle batı arasında neşvü nema bulması yeterince incelenmemiş. 19. yüzylın sonunda ilk türkçe romanlar yazılırken, ilk örnekler arasında tarihî romanlar da var: Yeniçeriler 1871 tarihli ve Ahmed Midhat Efendi’nin Letaif-i rivayat’ı içinde. 100 sayfalık bu metin, hikâye de sayılabilir. Ve Namık Kemal’in Cezmi’si 1880’de yayınlanmış. 

Nitekim Şemseddin Sami 19. Yüzyılın sonunda roman kelimesinin tam olarak yerleşmediği bir zamanda Kamus-ı Fransevî’de romanı “hikâye, kıssa, masal, efsane, roman” olarak açıklıyor. Aynı başlık altında “Roman historique” yani tarihî romanı da şöyle tanımlıyor: “Tarihe müstenid hikâye, vekayi-i tarihiyeyi hâvi hikâye.”

Şöyle bir soru ile zihinlerimizi yormamalı mıyız: Hamzaname tarihî roman değil de ne? Hamzanameler, Battalnamelercenk kitapları...

Hz. Peygamber’in amcası Hz. Hamza ismi etrafında örülmüş uçsuz bucaksız bir metin, yeni tabiriyle “anlatı” Hamzaname... Tarihî şahsiyetler isim olarak var, tarihî zemin isim olarak mevcut. Anlatılanlar ise tamamen muhayyile eseri...Hamzaname 360 cilde kadar varan bir külliyatmış! Bir nevi Anadolu Manas’ı! Günümüzde ancak 72 cildine ulaşılmış.

Ve raviyan-ı ahbar, nakilanı âsâr ve muhaddisan-ı ruzigâr şöyle rivayet ederler ki...

“Bir gün Süleyman Peygamber oturmuş idi. Mübarek hatırında bu vechle geçüp eyitti ki: İşbu geçmiş zamanda benim gibi padişah aceb gelmiş var mı ola dedi. Vezirine sordı vezir dahı eyitdi: gelmemişdür ve hem bundan böyle dahı gelmeye dedi. Süleyman Peygamber eyitdi Hak Sübhane ve teala yüz bin benüm gibi padişah bu dünyaya getürmişdür dedi. Vezir eyitdi: Yok getürmemişdür dedi. Andan Süleyman eyitdi: Getürdügine ben tanık bulursam nice ola dedi. Vezir eyitdi: Getür görelüm dedi. Süleyman peygamber devlere buyurdi ki tağların başlarından ve denizlerin diplerinden toprak getürün deyu buyurdılar ve ol topraktan bir bardak düzdiler suyıla toldurdılar. Süleyman peygamberün eline verdiler. Süleyman nebi alup ol sudan içdi. Andan bardak dile gelüp söyledi eyitdi: Ben ol âdem toprağıyam ki yüz bin sene senün gibi Süleyman benüm karşumda ayak üzre dururlar idi didi.”

Hz. Ali çenkleri de öyle, Battalname de...Bu hikâyelerde tarihî gerçeklere uyma mecburiyeti yok. Asıl anlatılmak istenen mühim. Olay örgüsü bir zihin çelme, dikkat çekme oyunu...Bugünün romancıları için de aynı şey sözkonusu değil mi?

Bir tarihî roman var, bir de tarih olan romanlar...

Araba Sevdası, Sergüzeşt, Zehra, Karabibik...Bunlar ilk romanlarımız arasında sayılıyor. Şimdi bu kitapları sadece roman olarak mı okumalıyız, yoksa dönemlerini yansıtan tarihî materyal olarak mı görmeliyiz?

Çalıkuşu’nun kaç filmi çekildi, kaç kere dizi yapıldı? Reşat Nuri’nin Çalıkuşu eseri birçok romanımız gibi tarih olmuş bir roman!

Feride’nin Musul’da geçen çocukluğu...Annesi vefat edince ona analık eden Arap kadını Fatma! Feride ona o kadar alışmıştır ki, bu sütanneden ayrılmak onun ilk matemi olur. Döne dolaşa Kerbelâ’ya gidişleri…Dadının acısını Hüseyin adında Musullu bir süvari neferinin unutturması...

Feride’nin Babası binbaşı Nizamettin evlendiği sene Diyarbekir’e gönderilmiştir. Oradan Musul’a, Hanıkın’a, oradan Bağdat’a, Kerbela’ya geçmesi...Hasta annesiyle İstanbul’a dönerken annenin Beyrut’ta ölmesi...Feride’yi İstanbul’a o Arap neferin getirmesi...

Bu birkaç satır, Çalıkuşu’nun tarihî vechesi üzerinde düşünmeye sevketmiyor mu bizi?

Bir de Çalıkuşu’nun yazarına inkılaplara uygun hale getirilmesi var. Bu tarihin romana oynadığı bir oyun mu yoksa?

Volter şöyle söylemiş: “Tarih gerçekmiş gibi tasvir edilen hikâyelerden, fabl/hikâye ise muhayyile mahsulü imiş gibi anlatılan gerçeklerden ibarettir.” “Fabl”ın Kamus-ı Fransevi’de “hikâye, mesel, kıssa” olarak karşılandığını burada belirtelim.

Ortega y’Gasset: “İnsanın tabiatı yok, tarihi vardır” demiş. Bu şahsiyet ve hafıza bağlantısını zihnimize nakşeden bir söz. 

Zaman içinde cereyan eden ve teşekkül eden bir oluşu inceleme, anlatma; tarihin yaptığı bu. Bir zaman ilmi tarih. Zaman ilimlerinde ölçme değil, sezgi esas. Sayma, ölçme, indüksiyon değil...Çünkü bu saha bütünüyle ölçülebilir, sayılabilir bir alan değil.

Tarih tam mânasıyla bizim tecrübe alanımızda değil. Geçmişi bırakın, bugünün hadiselerini bile tamamıyla görmemiz, müşahede etmemiz adeta imkânsız. Mesela, Boğazı su altından geçen Marmaray açıldığında biz Ankara’daydık. Haberlerden seyrettik. Bütün hadiseleri, olan bitenleri seyretmemiz de mümkün değil. Hoş seyretsek ne olacak? Seyretmek bir şeyin hakikatine vakıf olabileceğimiz anlamına gelebilir mi? Çünkü ne gösterilmek istendiyse onu görmüş olma ihtimalimiz çok kuvvetli.

Tarihî roman bu durumda bir dışa bakıştır. Ne zaman ki, olaylara katılan kişilerin hissiyatı yansıtılır, o zaman içe bakış ve gerçek roman olur.

İstanbul Fatihi’nin fetih sırasındaki hissiyatını tam mânasıyla bize bildiren bir metin var mıdır elimizde? Belki parça bölük bazı bilgiler var. Bu bilgileri bütünleyip bir Fatih karakteri oluşturmak tarihçilerin mi işi, romancıların mı?

Zaman zaman “büyük tarihçiler büyük romancılardır” diyesim geliyor! Muhayyilesiz tarihçi olur mu? Olursa nereye kadar olur? Muhayyilesini eldeki vesikalarla konuşturan tarihçi gerçek tarihçidir. Tarihçilerin de didaktiği, romantiği var. Roman heyecanıyla okuduğumuz tarih kitapları yok mudur?

Zıddını da söyleyebiliriz: Tarih ciddiyetiyle okuduğumuz romanlar yok mu?

“Tarihî roman ve tarihte roman” toplantılarından ilkini Türkiye Yazarlar Birliği’nin 25. Yılı faaliyetleri arasında Topkapı sarayında yapmıştık. Önümüzdeki yıl TYB’nin 45. Yılı. Tarihi roman romanda tarih bilgi şöleni de tarih oldu. Sırf üzerinden bu kadar vakit geçtiği için değil. O toplantıya katılan ilim, fikir ve edebiyat adamlarımızın bir kısmının artık aramızda bulunmamasını da hatırlamalıyız. Başta Halil İnalcık, Mehmet Niyazi Özdemir, Mustafa Miyasoğlu ve hemen hatırımıza gelmeyen göçenlerimize rahmetler niyaz ediyoruz.  

4.Tarihi Roman ve Romanda Tarih Bilgi şölenimizi Anadolu’da tarihimizin dönüm noktası olmuş bir mekânda, Malazgirt’te yapmıştık. Bilgi Şöleni’mizin açılışına katılma konusunda ısrarını o zaman anlamakta, ne yalan söyleyelim, zorluk çektiğimiz Haluk Dursun’un son konuşmasını yapmak için Malazgirt’e gelmek istediğini nereden bilebilirdik? 4. Bilgi şölenimizen tertip heyetinden Ferhat Koç tebliğcilerinden Hayreddin Orhanoğlu ve editörlerinden Maşallah Nar da kaybettiklerimiz arasına hepsini rahmetle yâd ediyoruz.

Malazgirt’e ilgili hayli roman yayınlandı. Van’ın romanı var mı? Varsa da biz haberdar değiliz. Fakat her seyredişimde yakılıp yıkılarak yok edilmek istenmiş olan Van’ın nice hikâyeleri, romanları hak ettiğini düşünüyorum. Filmler, diziler keza…

Evliya Çelebi’siz  Van’dan bahis açmak, olmaz. Şehir tarihi hafızamızı ayakta tutmak ancak bir “evliya”ya nasib olabilir, o da Evliya Çelebi’dir! Evliya’nın en fazla sözünü ettiği şehirlerdendir Van. Osmanlı’nın Safevî İran’a sefer üssü Van’dır. Burada hem müdafaa hem de sefer maksatlı asker bulundurulur. Evliya Çelebi Bitlis’ten Van’a, Van’dan İran’a gider gelir. Bununla da kalmaz, şehrin ve çevresinin tarihini, mimarisini, efsanesini, masalını, menkıbesini de anlatır. Deryasını da, dağlarını da, demeliydik aslında…

Velhasıl Seyahatname okunmadan Van yazılamaz!

Biz de Van’ı tanımak kastıyla bir zaman Seyahatname ile haşır neşir olduk. Ne yiğitler ne civanlar, ne kahramanlar tanıdık. Şehrin camilerini, medreselerini, ondan okuduk. Surlarını, hisarlarının burçlarını Muhteşem Süleyman’ın camiini…

Ya Çomar Bölükbaşı’nın roman çapındaki hikâyesine ne demeli?

En çok merak ettiğim hususlardan biri Çomar Bölükbaşı’nın atının üzerinde Van deryasına nereden uçtuğu…Gidip oradan bakarak göldeki izini süresim var!

Bir tulpar gibi uçmuştur uçmasına da sonuç değişmemiştir. Erkândan bir babayiğit çıkıp da “kıymayın bu levende” diyememiştir…

Evliya okumak her an şaşırmaya hazır olmaktır. Van kayalarını peynir gibi oyup mağaralar yapmışlar, içinde bin asker kaybolur. Kubbe ve tavanları altın varak sıvamışlar. Ancak Hz. Salih Hud şehrinde vardır, onlar da Vandakilerden küçüktür.

Şehrin İslâm tarihi ile irtibatını erken dönemlerde kurar: Peygamberimiz Hz. Ebubekir’i Van’a göndermiş, ahali Müslüman olmuş, kilise cami yapılmış…

Şah Tahmasb’ın kardeşi Elkas Mirza Süleyman Han’a iltica edip onu Acem seferine ikna etmiş. Evliya bu seferi sırf Elkas’ın tesirine bırakmaz, Kanunî’nin Hz. Ebubekir’i rüyasında gördüğünü de belirtir. Van kalesi dokuz gün on gece top atışıyla dövülmüş, “kal’ada mütehassın olan (sığınan) kızılbaş kallaşları ‘Aman ağacığım! Aman ey Kayser-i Rum-ı Al-i Osman, dâd aman’ deyu feryad ettiler.” Kanunî fetihten sonra kırk gün kalıp kaleyi imar etmiş.

Şeyh Sadi kal’a-i Van hakında

          Kızıl Aslan kala-i saht dâşı

Demiş. “Acem içre Kal’a-i Van’a Kızıl Arslan derler. Çünkü kayaları kızıl arslana benzer.”

“Cenubu ve garbisi ve şimalisi Van deryası, kıblesi ve şarkisi ve yıldız tarafı kaya…”

İç kalede Süleyman camiinden başka 7 mescid, 1 tekke varmış.

“70 adet kulle-i kaflar”! Yani yetmiş tane kaf dağı gibi kuleler!

Şehrin sur kapıları: Tebriz, Orta, Uğrun (Gizli), Yalı. Tebriz kapısına makaralı köprü yapmışlar.

Van’ın ilk valisi 2 tuğlu paşalardan Ulama Paşa imiş. Şehrin validen çöplük subaşısına kadar 33 hâkimi (idarecisi) varmış.

Camiler: Ulucamii (Akçakoyunlu Şah Cihan). Mimar duvarlara tuğlalarla yazılar yazmış. Evliya Çelebi Ulucami için “Ruhaniyetli camidir” der. “Bir süslü minaresi var ki, vacibüsseyirdir!” Süslü minaresini seyretmek vaciptir!

Şu cümle iki farklı zihniyeti ifade eden bir tarih özü olabilir: Yaşatarak hâkim olmak, öldürerek sahip olmak!

Van’da Ermenilerin işgalci Ruslardan arkalanarak Van şehrini yakıp yıkmaları, Müslüman ahaliyi katliama tâbi tutmaları bin yıllık bir tarihin kanlı bir finali olarak görülebilir…

Aman verilenlerin aman verenlere zulmü bin yıllık bir arada yaşama tarihini sıfırlamıştır. O kayıtlarda olmayan ve fakat yüzyıllardır hayatı idare eden amanname şehrin her hanesi yanarken harf harf, kelime kelime dökülmüş, her insan katledilirken al kanlara bulanmıştır. Öldürenler ve yok edenler, ancak kendilerine hayat hakkı tanıyanların çocuklarını ve medenî varlıklarını hedef seçmişlerdi.

Bin yıllık birlikte yaşama tecrübesinin böyle bir şekilde sona erdirilmesi Ermenilerin bu coğrafyadaki sonunu hazırladı. Onları yüzyıllardır bu coğrafyada hür ve müreffeh yaşatan neydi? Müslüman fâtihler, bölge halkını yaşama hakkı verdiler. Müslümanlık girdiği bir coğrafyaya diriltici nefesini üfler. Müslüman fâtihler kendilerine kılıç kaldırmayana kılıç çekmez. Ermeniler Müslüman olmaya zorlanmadıkları gibi, kendi hayatlarını inançları üzere devam ettirmelerine de karışılmadı. Zaman zaman isyanlar olmadı değil, bunlar dahi bir kavmi yok etmeye gerekçe yapılmadı. Bu âlicenaplık asla unutulmamalıydı.

Bugün Ermeni mimarisinin en mühim eseri olarak günümüze gelen Akdamar kilisesinin doğu duvarında, Abbasi halifesi Muktedirbillah başı haleli, bağdaş kurmuş vaziyette mahalli Ermeni otoritesinin tâbi olduğu Halifeye bir şükran ifadesi olarak tasvir edilmiştir. Daha sonra Selçuklu hakimiyeti devrinde de Ermeniler bir ülkeye “yaşatarak hâkim olmak”“mağlub ettiğine de hayat hakkı tanımak” şeklinde ifade edebileceğimiz bir anlayışın sonucu olarak varlıklarını sürdürdüler. Osmanlı hâkimiyeti devrinde de bu değişmedi. Hatta Osmanlılar Ermenileri “teba-yı sâdıka” olarak tesmiye ettiler.

19. yüzyılın sonunda Ermenileri azdıran batılı emperyalistler, bin yıllık barışın bozulmasına yol açacak bir tedhiş hareketinin fitilini ateşlediler. İstiklâl iddiasıyla komitacılık faaliyetlerine girişen Ermeniler, Van’da en başta Müslümanların de desteği ile seçilmiş olan Ermeni belediye reisini öldürdüler. Rus işgalinde işgalci güçlerin öncülüğünü üstlenen Ermeniler soykırıma başvurdular ve Van şehrini yakıp yıkarak âdeta yok ettiler. Geride kala kala iki minare kaldı. Bir Selçuklular zamanından kalan kızıl minare, diğeri Karakoyunlu eseri Ulu camii minaresi…

Bir de şehrin surlarına yakın iki Osmanlı eseri, Hüsrev Paşa ve Kayaçelebi camileri…

Müslüman ahalinin katliamdan kurutulanları Anadolu’nun içlerine hicret ettiler. Savaştan sonra bu ağır ve eziyetli yolculuktan dönebilenler çok sevdikleri şehirlerinin tamamen yok edildiğini gördüler. Eski şehrin harabeleri üzerinde yeni bir hayat kurmaktansa, Van’ın bahçelerine yerleşmeyi uygun buldular. Eski Van’la yeni Van arasında muazzam Van kalesi var! Öldürülen Van’la, yaşayan Van arasında bir hafızasızlık duvarı gibidir Van kalesi!

Bu büyük şehir trajedisi neden yazılmaz? Yüzlerce yıllık koskoca mamur bir şehir nasıl olup da ortadan kalkmıştır? İnsan unsuru nasıl göçe zorlanmış, nasıl katledilmiştir? Bir tarafta insan cesetleri, öbür tarafta şehrin kabristana çevrilmesi. Ya katledenlerin, yakıp yıkanların bir de mazlum rolüne bürünüp bütün dünyayı tesiri altına alması?

Hep bunları yazan kitapları aradım durdum. Bu büyük felaketi nesillerimize hatırlatmalı değil mi idik? Bütün dünyaya duyurmalı değil mi idik?

Karabağ’ın Ermeni istilasından kurtarılması Ermeni iddialarını külliyen çöp sepetine attı. Bizim için zaten çöptü. Artık aklı başına gelen Ermeniler için de çöp! Türkiye ile Azerbaycanla barışan Ermenilerin yalan ve yanlıştan ibaret iddiaları öne sürmelerinin hükmü kalmadı. Artık Ermeni tarihi yeniden yazılacak. Belki insaflı Ermeni yazıcılardan “biz ne zulümler ettik, bin yıl beraber yaşadığımız Müslümanlara nasıl kıydık, şehirlerini nasıl yakıp yıktık” diyenler çıkacaktır!

-Deniz tutuşur mu?

-İhtimaldir padişahım!

Roman ve Romanda Tarih Sempozyumu’nun Van’da yapılması bizim için memnuniyet verici. Binlerce yıllık bir tarih sahnesi olan Van bu defa tarih ve roman ilişkisinin konuşulduğu bir faaliyete ev sahipliği yapıyor. Konuya yakın ilgi gösteren Valimiz Dr. Ozan Balcı’ya teşekkürlerimizi sunuyoruz. Faaliyet ortağımız Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörü Prof. Hamdullah Şevli’ye de ilimle edebiyatın buluşmasını sağlayan böyle bir faaliyetin icrası için gösterdiği alakadan ötürü teşekkür ediyoruz.

Tabiî böylesine kapsamlı bir toplantının düzenlenmesi çok sayıda kişinin emeği ile oluyor. Tertip heyetinde, İlim heyetinde yer alan arkadaşlarımıza ve bilhassa baştan itibaren organizasyonun yükünü sırtlayan Ali Bal’a teşekkür ediyorum.

Asıl teşekkür bu konulara kafa yoran, bildirileri ile katılarak bir faaliyetin ete kemiğe bürünmesini sağlayan değerli yazarlarımıza, ilim adamlarımıza. İnşaallah bu güzel faaliyetin bildirilerine de kitaplaştırarak güzelliği kalıcılaştıracağız.

 

Bu yazı toplam 37 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim