Atilla Mülayim'den: Öykümüzün Taş Bebeği; Hüseyin Su

Atilla Mülayim'den: Öykümüzün Taş Bebeği; Hüseyin Su
Entelektüel hayatımız bir çoraklaşma dönemine girdi. Yazılanlar, söylenenler ve yapılanların neye isabet ettiği konusunda geçirilen akıl tutulması, söylediğimiz ve yazdıklarımız konusunda hep ikircikli bir tavrın sergilenmesi; “yol” olarak seçildi.

Entelektüel hayatımız bir çoraklaşma dönemine girdi. Yazılanlar, söylenenler ve yapılanların neye isabet ettiği konusunda geçirilen akıl tutulması, söylediğimiz ve yazdıklarımız konusunda hep ikircikli bir tavrın sergilenmesi; “yol” olarak seçildi. Hayata başladığımız yerde değiliz kuşkusuz. Fakat gelmek istediğimiz yerden de bir o kadar uzaktayız. Bir bilinçle başlanılan yazı hayatının geldiği yer, yazarların söylediklerinin, daha doğrusu söyler gibi yapmaya çalışmalarının, bir dünya kurmak yerine hiçbir şey teklif etmeyen kişiliksiz yazılar olmaya doğru yön değiştirdi.

Kendimizi belirgin kılmaktan çok, karşımızdakinin istediği şekilde kendimizi tanımlıyor ve yaşıyoruz. Bu yaşayış ve düşünce dünyamızın karşımızdakine göre ayarlanması “kendi”mize uzaklaşma pahasına yapılan bu durum, telafisi olmayan bir yöne doğru bizi kaydırıyor. “Hayatımızın özü bir adanmışlık ve bağlanmadan, net bir teslimiyetten ibaret” olması gerekirken yitirilen temiz duyguların yerini dünyevi olanın sıradanlığına bıraktı. “Hiçbir zaman insanî yılgınlığımıza teslim” olmamamız gerekirken, yılgınlığı bir fiil insani olan olarak kurgulamaya başladık. Modern hayatın hızından kendi payımıza düşenin, düşüncenin ve eylemin hayal kırıklıklarıyla dolu bir yaşantısının seçimi oldu.

“Kurtuluşumuzun, izzetin ve onurun olduğu yerde, yani dik ve temiz omuzlarda ve alınlarda taşınan ışıkların istikametinde olduğunu biliyoruz.” Bunu bildiğimiz halde buna dair söyleyecek ve yapacaklarımızdan kendimizi o kadar uzaklaştırmışız ki, söylenecek söylerin ve yazılacakların anlam dünyamızda yer alması için yapılacak tüm emeklerden kendimizi azade etmişiz. Yazdıklarıyla bizi donanımlı hale getirmeye uğraş verenlere karşı sorumsuzca davranıyoruz. Varoluşumuzun; kulluğumuzun bir ifadesi, bir tanıklığı olmasına gayret eden insanların müzeye kaldırılmış birer nesne halini almalarına “mütevazı” katkılarda bulunmaktan öte bir tavrımız yok.

Umudunu yitirmenin inanan insan için ölmekle eşdeğer olduğunu bildiğimiz halde, umudumuzu yeşertecek bir açılım yapmaktan korkar hale geldik. Aymazlığın, basiretsizliğin hükümferma olduğu bir dönemi ellerimizle besler olduk. İnançlarımız arasındaki mesafeyi gün geçtikçe büyütüyor ve sanki kaçmak için aranan bahaneleri, inancımızı iğdiş ederek kapatmaya çalışıyoruz. Ütopyalarımızı gerçekliğe kurban veriyoruz.

Düşüncemiz ve eylemimiz hayatın her alanında yaptıklarımızın birer sorumluluğunu taşıması gerekirken, mesuliyetimizin bilinciyle hareket etmek yerine yeni olan duruma; esnaf, memur, öğrenci, öğretmen ve yazar olarak uymak ihtiyacı hissetmek güçsüzlüğüne düşüyoruz.

 “İnsan insanın yol arkadaşıdır” sözünü taçlandırmamız gerekirken, Thomas Hobbes’in “İnsan insanın kurdudur” sözünü yaşar olduk. Kendi varlığımızı korumanın, bir değer ölçüsü içinde gerekenin yapılması olarak görmek yerine, bütün değerlerin toptan inkârına yol açacak, insanları kendi önümüzde aşağıya çekecek olan, “güvensiz güce” inanan insanlar halini aldık.

Sorumlu davranarak yapılanlardan kurtulmamıza çareler aramak dururken, birbirimizle didişerek, hem gönül dünyamızı hem de yazı dünyamızın mahvına çalışan lejyonerler haline geldik. Dünyayı yeniden başlatmamız gereken yerin ne olduğuna kafa yormak varken; şöhret, makam, para ve dünyevi olanın peşinde insanlığımızı harcadık.

Hiçbir şey teklif etmeyen ağlak yazıların düşünce diye sunulan bir dönemde, yapılacak olan; kirliliğin bir an önce temizlenmesi değil miydi?

İnsanın yeryüzü macerasının başlangıcı yazarında başlangıç noktasıdır: “Bağlılığının, sadakatinin ve ihanetinin belgesi olacak metni kabul ederek yeryüzü serüvenine cesaretle, hatta cüretle başlamış oldu insan (…) Yaşamak bilinciyle, dikkatiyle ve uyanıklığıyla tavır almak, tavır koymak ve yazmak durumunda.” Yazı bir şekilde yaşadığımız dünyada, yaşadıklarımıza karşı geliştireceğimiz zihinsel durumun ifade şekli, bir temel değer olarak alınacak bir çağrıdır. Hangi türden hayatı yaşadığımızın önemi yoktur. Olaylar ve yaşanılanlara koyduğumuz tavrımız bizi insani bir tutum sergilememiz noktasında önemli kılar. “Varlıkla insanın bütün eylemlerinin bir anlam ilişkisi” kurduğu düşünülürse, yazarlığı seçen bir insanın bu anlamlar dünyasında, dünyanın aldığı konuma müdahil olması yazmakla olur. Tek çıkış yolu bir yazarın kötü gidişin durdurulmasına katkı sağlamaktır ve bu katkı ise yazmakla olur ve bir ideali olan yazar ancak bu kirli dönemi temizleyebilir. (Yazı ve Yazgı, 2014, 88)

 

Yazgımızın Peşinde

Son dönem yayın dünyasına bakıldığında yazı ve yazarlık konusunu ele alan birçok kitap çıktı. Stephen May’in Yaratıcı Yazarlık, Semih Gümüş’ün Yazar Olabilir miyim? Nihan Kaya’nın Yazma Cesareti, Danell Jones’den Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri, Roland Fishman’ın Yaratıcı Yazının Sırları, Jules Renard’dan Yazmak Üzerine Notlar gibi kitaplar son dönemde üst üste yayınlandı. Bu yayınların çok olması elbette yazınsal hayatın zenginliği açısından gereklidir. Konunun detaylı bir şekilde tartışılmasını besleyecek kaynakların yayınlanması, konuyu etraflıca tartışılabilir hale getirir. Fakat aynı zamanda bu konuda bir sorunun olduğu, yazı ve yazarlığın geleneksel anlam değerini yitirip, başka kulvarlarda kendini göstermesi olarak da okunabilecek bir durumdur. Bir üçüncüsü ve belki de en korkunç olanı ise kısa vadede olmasa da birilerinin bu alanı öldüreceğine bir delil olarak da görülebilir!

Hüseyin Su’nun yeni kitabının ilk bölümü olan Silahlı Sayfalar, varlık, insan ve zamanın yaşadığımız dönemde nereye geldiğini anlatan, gayet akıcı bir üslupla yazılmış “ağır” sayfalardır. İki bölümden oluşan kitabın birinci bölümü olan Silahlı Sayfalar, hayatta var olmanın anlamını yazı dolayısıyla belirgin kılan bir yazarın, dünyanın ve yazının aldığı son şekli konusunda duyduğu korkunun, çekincenin ve ürpertinin anlatımıdır. Düşünce dünyamızın geldi nokta ve Müslümanların bu gelinen nokta da yaşadığı zihinsel dönüşümlerinin, vazgeçtiklerinin, gelgitlerin ve adanmışlığın terkinin yoğun bir şekilde anlatıldığı yazılardan oluşur. Şaibeli ilişkilerle birbirine bağlanmış insanların, vefasızlığını, hesaplılığını, kurnaz ve pişkinlikleriyle; ekonomik ve siyasal güç odaklarına “bağlanma”nın tercih edildiği bir dönemin resmini kalp diliyle çizen satırlardır.

Modern hayatın etkilediği ve dönüştürdüğü Müslümanların, değer ölçülerinin hızla aşındığı ve çürüdüğü zamanımızda, yazının bir kurtuluş reçetesi sunması gerekirken, yazı ve yazar da bu çürümeden kendine düşeni oldukça fazla bir şekilde aldığını görüyoruz. Yazarların yaklaşımlarındaki tereddütlü bakış bunun en sağlam delilidir. “Ortaya konuşmak”, ileride başının ağrıtacağı sözlerden kaçınmak, yeni yazar tipinin en belirgin özelliklerinden biri halini alıyor.

Yenilgi dilinden kurtulmak gerektiğini düşünen fakat başkasının diline yanaşmanın bu kurtuluşu gerçekleştiremeyeceğini göremeyen Müslümanların düştükleri durumun gelecek tasavvurunun inşa edilmesinde en büyük set olduğunu, temel alınacaklardan uzaklaştıkça halimizin yaşanandan başka bir mecrada gelişemeyeceğini bilmeleri gerekir. Bilgi, değerlerimizin sağlamlaştırılmasına hizmet etmesi gerekirken, sıradanlaşmamıza ön ayak oldu.

“Yazar, niçin yazdığını, ne yazdığını ve nasıl yazdığını yazmadan bilemez, daha çok yazarak keşfeder. Yazarın önceden başkalarından alacağı hiçbir ders yoktur bu konuda.” Yazarlık ve yazma konusunda belirleyici olanın yazı olduğunu söyleyen Hüseyin Su, “niçin yazıyorsunuz” sorusuna verilecek cevapların muhtelif olmasına rağmen, yazının yazılma sebebinin açıklanması konusunda net bir cevap üretilemeyeceğini söyler. Yazı yazarak öğrenilir ve “yazının amacı da kendisinde içkindir”, her yazarın değişik saiklerle yazı hayatına atıldığını, her zaman büyük ideallerin peşinde koşturarak yazının yazılmadığını ekler Hüseyin Su.

Kendi yazı hayatının başlangıcı konusunda şöyle der; “Benim yazarlık serüvenimin başlangıcı ise biraz garip ve şöyledir: Edebiyat dergisinde yayımlanan ilk iki öykümü ve ilk yazımı,[1] Nuri Pakdil’in ‘yazdıklarını getir’ diye aylarca ısrar etmesi ve o güne dek sekiz yıllık görüşmemiz sonucunda ve Edebiyat dergisinin manifestosu doğrultusunda oluşan hukukumuzun bozulacağı endişesiyle yazdım ve götürüp verdim kendisine. Bana bir ad koydu (Hüseyin Su) o gün ve yazdıklarım bu adla yayınlandı, o günden sonra da aynı bağlanma bilinci ve inancıyla eylem ve amel bağlamında yazmaya devam ettim.” (Yazı ve Yazgı, 2014, 100) Yazdıklarının “Nuri Pakdil okuduğunda acaba nasıl değerlendirir ve ne düşünür?” kaygı ve dikkatiyle yazdığını söyleyen Hüseyin Su, hayatının biçimlenmesinde ve yazı hayatında “niçin” yazıyorsun sorusunun içerdiği anlamın bu çerçevede gerçekleştiğini, ikinci etkenlerin tali derecede yazı hayatına etki ettiğini söyler.

Yazarın en sık karşılaştığı, okurları tarafından ve yazar arkadaşlarınca da sorulan bu soruya verdiği cevap, Hüseyin Su’nun yazı hayatının bir ideal ve inanç merkezli, karşılıklı bir biçimlendirmenin sonucu atıldığını görürüz. Bağlandığı bir “dava”nın etrafında şekillenen bir karakterin, bu “dava” dolayısıyla yazı hayatına girişinden bahsedebiliriz. Yazı ve yazgı da bu idealist tarafının yoğun bir şekilde dillendirildiğine şahitlik ederiz.

Günümüz insanının yaşadıklarını gösterme biçimlerinin aşırı değişime uğraması, teknolojik hayattaki gelişmelerin fantastik romanlardan bile hızlı bir değişim yaşaması, yazarın yazıya yüklediği anlam kaymaları, yazarın yenidünyada işinin gerçekte çok kolay olmayacağını açığa çıkarır. Bu yazıya “bir varoluş sancısı” anlamı yükleyenlerle, yazmaya bir anlam vermekten sakınanlar arasında geçen bir savaşın dışa vurumu olarak da görülebilir.

Hüseyin Su, yazı ve edebiyattan beklentimiz iki şekilde tevarüs ettiğini söyler. İdeoloji ve estetik…

“İdeolojik tavır ve estetik endişesi olan ya da olmayan bir yazıdan ve edebiyattan sözedilemeyeceğini düşünmeliyiz ve savunmalıyız. Kendisi olan yazı, kendisi olan edebiyat; roman, öykü, şiir, tiyatro, eleştiri… en sağlıklı ideolojik tavra, estetik endişeye sahiptir; her cephede, insanî bir kavganın ortasında, hatta önündedir, hep konuşur ve yapar; kendi hâli ve dilince tabiî… Bunun dışındaki beklentiler, yazı ve edebiyat dışı beklentilerdir.” (Yazı ve Yazgı, 2014, 120) Yazı ve edebiyattan bahsedeceksek eğer, bu minval üzere düşünmeliyiz. Bunun dışında bir beklentinin varlığı demek; yazının kendi ülkesi ve ülküsü dışına çıkartılması demektir ki bu yazıyı yanlış yerde görevlendirmektir. Hüseyin Su’nun yazıya yüklediği bu anlam, ideolojik ve estetik olanın kendi mecraının içinde yazı ile varolacağı düşüncesi, yazardan çok yazıya yüklediği anlamlar dairesinde düşünmemizi sağlar. Tabi burada yazarın ideolojik yönelimlerinin fasit bir daire çizmesi anlamını çıkarmamak gerekir.

Yazıyı yaşamın merkezine yerleştirmekten çok bir inancın paylaşımının getirdiği olarak gören Hüseyin Su, yazıyı düşüncenin ve eylemin daha net ortaya konması gereken olarak görmediğimiz takdirde yazının bir Müslüman’a yapacaklarının sınırlarından bahseder. Yazı varlığımızın bir garantisi olacaksa bunu göstermenin gerektiğini, yoksa yazı eyleminin merkeze çekilmesinin bir anlam ifade etmeyeceğini söyler.

 Hüseyin Su, yazı eylemini, insanî bir duruşun sahih bir şekilde kendi ideolojik dünyasında gerçekleşmesi olarak görür. Ve bugün yazarların söylediklerinin neden bu kadar; sıradan ve sahicilikten öte bir durumda değerlendirilecek evsafta bir yöne kaydığını anlamamızı sağlayacak eleştirilerde bulunur:

“Düşünüşümüzde, eylemlerimizde ve bütünüyle yaşayışımızda, güncel gündemlerin kaşelerini ve şemalarını kullanıyor, sorumsuzca onlar üzerine ahkâm kesiyoruz. Yüzümüzü dönerek temel sorunlarımızın ve seçeneklerimizin yanından geçerek, bizi ilkesel ve hayatî anlamda bağlamayacak, aidiyetlerimize ilişkin ipuçları vermeyecek, toplumsal ve resmî konumumuzu zora sokmayacak, genelgeçer değer yargıları bağlamında hoş karşılanan imajımıza helal getirmeyecek, hayatımızda görünmemesine özen gösterdiğimiz inançlarımıza uzak duracak bir duruşu ve yürüyüşü akıllı olmak biliyoruz. Böylesi bir yolda ne aradığımızı, nasıl aradığımızı, böylesi bir yürüyüşle nereye ulaşabileceğimizi kendi kendimize de olsa sormadığımız; yitirdiklerimizin ayrımında olmadığımız, ancak bunların tümünü de bile isteye bastırmayı başardığımız zamanlarda tatmin oluyor ve mutlu bir hayat yaşıyoruz.” (Yazı ve Yazgı, 2014, 17)

Hüseyin Su, kalemini bir savaş baltası gibi kullanır. Evet, bir savaş baltası. Varoluşumuzun bir anlamı varsa ki var, Hüseyin Su’nun, hayatının anlamının anlaşılmasının yolunun bir “yazgı” sonucu kalemle olmasından dolayı, kullandığı aracın bir savaş malzemesi yapılmasından daha doğal bir sonucun olmadığını anlamamız gerekir.

Hayatın son geldiği yeri, yazarın son oturağının ne olduğunu görmemiz için gözümüzü açan yazılardan oluşan kitap, gerçekten içimizdeki sıkıntıların aşılmaması halinde ne kadar geç kaldığımızı, tümüyle mahvolmadan önce; köprüden önce son çıkış nev’inden yazılar olarak görülerek okunması gereken bir kitaptır. Hüseyin Su’nun yazı ve yazarlık hakkında söylediklerine ilk buradan başlanması gerekecek, yani görünürdeki resmin iyi çizilmesi, halimizin temel sorunlarının tanımlandıktan sonra, ancak bir yoldan söz etmemizi kolaylaştıracaktır.

Hüseyin Su’nun yazdıkları okunduğunda; derdi olan bir yazarın çırpınışlarını, haykırmalarını ve bilinçli bir tavrın sergilenmesi görülecektir.  Ve canalıcı önem atfettiği, ekonomik ve siyasal hayatta karşılaşılacaklara karşı; dik durma yalnızlığı…

Hüseyin Su’nun Yazı ve Yazgısı, Vasili Grossman’ın Yaşam ve Yazgısı gibi bütün olumsuzluklara rağmen direnen ve bir ideal için bu dünya da bulunan insanların yazar olarak

 

[1] “İlk iki öykümle bir yazımı önce elle rahlede yazdım.” (Yazı ve Yazgı, 2014, 146)

Bu haber toplam 1721 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
  • Yaşayan Hatıralar14 Mayıs 2018 Pazartesi 14:39
  • Mahir Adıbeş'in "Şahit" Romanı24 Nisan 2018 Salı 13:04
  • Ezelden Urfa: Bir Şehir Aforizması20 Nisan 2018 Cuma 14:44
  • Remzi Toprak: Çanakkale’den Sakarya’ya Mehmed Âkif03 Mart 2018 Cumartesi 10:07
  • İkinci Yeninin Doğuşu12 Şubat 2018 Pazartesi 09:04
  • Şakir Kurtulmuş Kültürün İzi03 Kasım 2017 Cuma 13:38
  • Buse Şanlı:Nazım Payam’ın Sılası Türkçe05 Ekim 2017 Perşembe 14:30
  • Osman Gümüş: Bir isyan romanı: Suda Yanan Âyetler28 Eylül 2017 Perşembe 16:59
  • Buse Şanlı: Matematik şiirden anlar mı?25 Eylül 2017 Pazartesi 16:55
  • Buse Şanlı: Özcan Ünlü ’nün Ahiret Kumbarası22 Eylül 2017 Cuma 16:06
  • Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim