• İstanbul 16 °C
  • Ankara 10 °C

Lütfi Bergen'den: Dinin Zaferi

Lütfi Bergen'den: Dinin Zaferi
Jacques Lacan (1901-1981)’ın Türkçeye “Dinin Zaferi” başlığıyla çevrilen kitabı 1974 yılında bir konferans için bulunduğu Roma’daki Fransız Kültür Merkezi’nde düzenlenmiş basın toplantısını içeriyor.

Kitapta yer alan diğer iki makale ise 9 ve 10 Mart 1960’ta Brüksel’de Faculté Universitaire Saint Louis’in davetiyle halka açık iki konuşmasından oluşuyor: “Katoliklere Söylev.” Lacan bu konuşmalardan Seminer VII, Psikanalizin Etiği’nin 13. Ve 14. Bölümleri olarak bahsetmektedir.

Lacan’ın “Ayna evresi” hakkında yazdıkları, imgesel/simgesel/reel’i “insan gerçekliğinin üç kaydı” olarak belirlemesi hakkındaki yaklaşımları yazımızın konusu değil. Lacan psikanalizminin bilinçdışı, dilbilim, din (Katolik Hristiyanlık ve Yahudilik), felsefe ile beslenen kavramları bu kitapçığın tanıtımı ile ilgili sınırlı bir yazıda okuyucuya anlaşılmaz gelebilecektir. Her şeye rağmen bu kitapçığın Lacan okumalarına bir başlangıç oluşturabileceğini umuyorum. Dolayısıyla bu tanıtım yazısı birkaç amacı gerçekleştirme niyetiyle kaleme alındı denilebilir. Öncelikle böyle bir yazı Jacques Marie Emile Lacan’ın meslekî ve entelektüel hayatına bir iki cümle ile işaret etme fırsatı veriyor. Bu, Türkiye’de düşünce hayatının niçin kendi yolunu açamadığını da göstermektedir. 1920’de tıp öğrenimine başlayan Lacan üniversite öncesinde Katolik Okulu olan Stanislas Koleji’nde okudu. Felsefe (Spinoza), din-bilim ve Latince’de kendini yetiştiren Lacan tıp eğitiminde uzmanlık alanı olarak psikiyatriyi seçti.  James Joyce, Andre Breton, Salvador Dali, Picasso, Andre Gide gibi sanatçılardan oluşan gerçeküstücü entelektüel çevredeydi.

İkinci olarak bilginin ideolojik niyetlerle parçalanmasının neye mal olduğunu göstermek istedik. Nitekim, Din-bilim-felsefe-sanat gibi disiplinlerin tamamını kuşatmaya yönelen bilgiyi içselleştirmiş bir entelektüel olan Lacan’ın ufku bizdeki “din-bilim”, “tekke-medrese”, “felsefe-vahiy”, “sanat-inanç”, “ahlâk-yasa” çatışmalarının beyhudeliğini gösteriyor.  Kitabı tanıtım için seçmemizin üçüncü nedenini yazıyı okuma sabrı gösterecek okuyucuya yazının bahşedeceğini umuyorum.

Jacques Lacan’ın “Dinin Zaferi” risalesini okurken sıklıkla atıf yapılan Freud’un “Uygarlığın Huzursuzluğu” ve “Totem ve Tabu” adlı çalışmalarını da okumanın gerekliliği kendini dayatıyor. Lacan muhatabını sorguluyor: “Dediklerimi takip edebiliyor musunuz? Kafanızda küçük bir ampul yanmaya başladı mı?” (Lacan, 2015: 87).  Lacan’ın bu sorusu karşısında gazeteci “sizi dinliyorum” cevabını vererek kurtulamıyor: “Evet, dinliyorsunuz. Peki, gerçeği andıran ufak tefek bir şey yakalayabiliyor musunuz?”

Lacan “Katoliklere Söylev”inde psikanalizin etik ile ilişkisi hakkında konuşmaktadır. Lacan, “Psikanalizin ortaya koyabileceği, gerektirebileceği veya içerebileceği ahlâkî değerlerin ve psikanalizin ahlâkî düzlemde bir ihtimal atmamızı sağlayacağı gözüpek adımın etik tesiri”ne işaret eder. Bu noktada “arzu etiği”nden bahseder. Lacan bir hastaya gerçeklik (reél) kırıntısına doğru sıçrayışında eşlik ederken “aptallık mezhebi” olarak adlandırdığı çağdaş psikolojinin alanına savrulduğunu ifade eder. Çünkü bireyin somut dünyasında hayatını yönlendirecek ve öz farkındalığında ona yol gösterecek, kendi iç huzurunu verecek, dünyanın geri kalanının onayını elde ettiği bir mutluluğa kavuşturacak hiçbir emare yoktur. Arzu nesnesini nasıl bulacağını bilemez. İşte bu noktada Freud’un arzu hakkında yaptığı keşiften bahseder. Arzu, Freud’un çalışmalarında etik düşüncenin yeni nesnesi olarak kullanılmaktadır (Lacan, 2015: 16-19).  Lacancı ahlâk, ben’den daha derinden gelen bir şeyle oluşmuştur; psikolojik olmaktan çok etik ve “metafizik”tir. Lacan bu noktada arzunun “dil” olduğunu tartışır: “Bilinçdışı arzu bilinçdışı dili öneren kişi veya şeydir. Bu yüzden konuşan ikincisidir. Bu da demektir ki ne kadar bilinçsiz de olsa doğruyu söylemek mecburiyeti yoktur. Hatta yalan söyleme imkânının olması esas konuşabilmesi yüzündendir. Dil ne kadar niyetten arınmışsa, gerçek ve akıl ermez haliyle hakikatin ta kendisiyle karıştırılmaya o kadar müsaittir (Lacan, 2015: 24). Freud’a göre ahlâk, temelini durmak bilmez bir yasağın aldığı hazzın [joissance] bastırılmasından alır. “Joissance”  kelimesi “haz” olarak tercüme edilmişse de Lacan Sözlüğü’nde bu terim şöyle verilmiştir: “Bu Fransızca sözcük İngilizce ve Almancaya neredeyse tercüme edilemezdir. Lacan’ın dayanılmaz haz olan zevk diye adlandırdığı, öznenin tahammül edemeyeceği bir haz derecesi vardır. Zevk haz değildir, hatta ıstırap olabilir. Mazoşizm, Gerçek’in verdiği en büyük zevktir” (Cléro, 2011: 167). Cléro, Lacan’ın “zevk- Joissance” kavramının onu üç tür incelemeye götürdüğünü ifade eder. “Bunlardan biri VII. Seminer’de Şey’e ulaşmak için haz ilkesinin sabitlediği sınırları aşma süreğen arzusuna ve böylelikle bir zevk fazlası elde etmeye verdiği ölüm itkisi adında kapsanır” der (Cléro, 2011: 168). Lacan Freud’un çalışmalarının Yahudi-Hristiyan geleneği merkezli etiğe derinlemesine bağlı olduğunu, Baba’nın Adı’nın işlevi, rolü ve figürü ile ilgili olduğunu vurgular. Musa ve Tektanrıcılık’dan Totem ve Tabu’ya giden sürecin içinde sevgi ve nefreti yoğunlaştıran baba figürü bulunur, der (Lacan, 2015: 32-33). Arzunun tümgüçlülüğü özneyi takip eden bir koruma korkusu oluşturur. Yasak, bilinçdışına transfer etmek için arzunun ifadesini özneden uzaklaştırır. Babanın arzuyu etkili bir şekilde yasaklayabilmesinin tek nedeni ölü ve dahası ölü olduğu gerçeğinden bihaber olmasıdır. Modern insanı Tanrı’nın ölü olduğunu bildiğine inanan insan olarak görürsek Freud’un modern insana sunduğu mit budur, der (Lacan, 2015: 35). Lacan, Freud’un çelişkili tutum takınmasının sebebini “İnsan arzusunun gittikçe tehditkâr hale geldiği ve bununla birlikte yasağın da, sertliğin arttığınının da gösterilmesi gerekliliği”ne bağlar. Tanrı öldüğüne göre artık hiçbir şeye izin verilmemektedir. Ödipus komleksinin çöküşü babanın ardından tutulan yastır. Sevilememiş baba kişinin kendini suçlamasının yığıldığı kimlik haline gelir (Lacan, 2015: 36). Lacan bu nokratan sonra Freud’un herhangi bir deneyimi dini olarak nitelendirmeye tenezzül etmediğini söyler. Freud’un tanrıya inanıp inanmamasının pek önemi kalmamıştır. Çünkü Freud görünmez olanın üstünlüğünü ifade eder. İnanç ve yasa üzerine kurulu baba-çocuk ilişkisinin, bedensellik üzerine kurulu anne-çocuk ilişkisinden öncelikli bulunması Freud’un karakteristiğidir. Freud papazlık geleneği tarafından bastırılmış olan tektanrıcılığın yıllar geçtikçe İsrail tarihinde yeniden belirmesini peygamber geleneğine dayandırır, der (Lacan, 2015: 39). Bu bağlamda Freud’un iddialı şekilde tüm etik çerçevenin, en azından İsa’nın Taklidi yolunda ilerleme amacı gütmeyen tüm sistemlerin ötesine geçer. Bu bağlamda insanın yazgısı zorunluluğun olduğu her yerdeki bir logos tarafından belirlenir. Arzu söze dökülemezken bile artık dilin ölçeği olduğuna göre suçluluk insanın içinde en derininde yatar. Uygarlığın hoşnutsuzluğu ona göre şuna varmıştır: Gittikçe kötüye varmak uğruna çekilmiş onca acı. Bu bakımdan Freud burjuva katmanının etik anlayışından ayrılır. Ahlâkî düzen ve devlete hizmeti öngören Doğu’da hüküm süren etik her sisteme isyan edemediği gibi burjuvanın etiği de isyan edememiştir. Freud, insan ve kendisiyle zıt düşen doğa arasında bir uzlaşmayı işaret eder ve insanın içinde bulunduğu ızdıraba aklın kısıtlı vaktiyle ara verebileceğini belirtir. Muhakeme yeteneği de dâhil olmak üzere düşünme süreçlerinin tümü zevk ilkesinin hükmündedir. Düşünülebilir olmalarının yegâne gereksinimi hâlihazırda dilin yapısına uygun olarak düzenlenmiş olmalarıdır.  Şey, dili kullanan ve kendini sözle ifade eden her canlının dilin dünyada kendini dışa vurmasından çektiği acıyı işaretler. Böylece varlık yaşama Eros’unun bütünleştirici itkisininin [tendance] sınırlandırılmasıyla karşılaştığı her yerde görülür (Lacan, 2015: 57). Ölüm içgüdüsü, hakkında bir şey bilmek istemediğimizde Şey’in cevabıdır. Bilim Şey’e inanmadığı halde şu anda gördüğümüz üzere onun asli habisliğiyle yüz yüze gelmiştir. Şey’in yeni yollarını bulmak için tek aracımız kuralları iyi koruyalım. Bunlar Şey’in etrafını saran dilin kurallarıdır (Lacan, 2015: 68-69).  Lacan’ın Katoliklere Söylev’i hakkında bir aktarım yapmaya çalıştık.  

Lacan “Dinin Zaferi” başlıklı söyleşisinde ise “Başlangıçta Söz vardı” [Yuhanna I:I] beyanını esas alarak yorumlar yapar. Söz’ün, Yahudilerin kutsal kitabına göre ise başlangıçta değil, başlangıçtan önce var olduğunu, söyler (Lacan, 2015: 96). Âdem’e etrafındakileri adlandırmayı öğretti. O’na Söz’ü vermedi, bu kadarı fazla olurdu. Ona ad vermeyi öğretti. Ad vermek büyük bir iş değildir, tamamen insan kapasitesinin sınırları içindedir. Sonra “Bu konuda Yuhanna’nın tarafındayım; Başlangıçta Söz vardı, ama bu esrarengiz bir başlangıçtı. Bu şu demek: Sokataki adam için, şu et parçası için, şu çirkin şahsiyet için dram dinin de söylediği gibi Söz’ün vücut bulmasıyla başlar. Söz vücut bulunca işler ciddi manada kötüleşir. İnsan artık mutlu değildir (…) Söz’le mahvedilmiştir (Lacan, 2015: 97). Konuşan varlık hasta bir hayvandır. Başlangıçta Söz vardı, cümlesi de aynı şeyi söyler (Lacan, 2015: 101). Bu açıdan bakarsak başarı ihtimali, başka bir deyişle bilimsel olarak kâğıda dökülebilir bir şeye, bir formüle sahip olma şansımız sıfır. Bu yüzden de semptomlar iyiden iyiye yaygınlaşıyor (…) Bugüne kadar elde edebildiğimiz tek şey cihazlar. Aya roket gönderdik, televizyonumuz var falan filan. Bizi içimizde kışkırttığı şeyler aracılığıyla yiyip bitiriyor. Televizyonun bizi yutması tesadüf değil (…) Sorun bizi yutmasına izin veriyor olmamız (Lacan, 2015: 102-103). Lacan şu noktaya gelir: “Gerçek aşkınsaldır […] Cihazlarımız hakiketen bizi yutuyor (…) ama kendi adıma ben pek kötümser değilim. Cihazlar azalarak bitecek. Gerçek ile aşkınsalı birleştiren değerlendirme bana bir inanç göstergesi gibi geliyor” (Lacan, 2015:103). Lacan insanın semptoma (hastanın şikâyeti veya hissettiğidir, hastaya özneldir ve nicel değildir) yakalandığını söyleyerek tıbbi bir terimi genelleştiriyor (Cléro, 2011: 113). “Semptom kendisinde baştanbaşa anlamdır, yani hakikattir, biçime sokulmuş hakikat” (Cléro, 2011: 114). Lacan, “semptom adı verdiğim ters giden o belli noktaya yaklaşmaya devam ettiği sürece herkese olduğu gibi bana da aynısı olacak. Bir zamanlar ters giden noktaları spesifik olarak tespit edip daha oluşma aşamasındayken ‘şu ters gidiyor’ diye formüle etmeye yetecek kadar yanıtlanmamış soruların cevabını arayan insan vardı. Daha önce de belirttiğim gibi, hepsi başa dönecek, hepsi yüzyıllardır gördüğümüz o iğrenç şeylerin içinde boğulacak ve doğal olarak yeniden yolunu bulacak. Din de bunun için tasarlanmıştır, insanı iyileştirmek için” (Lacan, 2015: 93) diyerek psikanalizi din karşısında sıfırlar. Hatta daha ileri giderek şöyle söyler: “Psikanaliz bir semptomdur. Ancak neyin semptomu olduğunu anlamamız gerekir” (Lacan, 2015: 85). Lacan’a göre “Din psikanalizden daha üstündür.” Lacan “Zaferi dinin kazanacağından emin misiniz?” sorusuna şöyle yanıt verir: “Din sadece psikanalize karşı değil, daha pek çok şeye karşı kazanacak. Dinin ne kadar güçlü olduğunu hayal dahi edemiyoruz (…) Dinin insanların kalplerindeki kaygıyı dindirmek için daha da fazla gerekçesi olacak. Bilim hâlâ genç ve her bir insanın hayatına yeni tedirginlikler sokacak (…) Biraz vakit aldı ama Hıristiyanlar sonunda bilimin başlarına nasıl bir devlet kuşu kondurduğunu idrak ettiler. Bilimin getireceği tedirginlik veren onca şeye anlam yükleyecek birine ihtiyaç var. Onlar da anlam konusunda oldukça bilgi sahibi (…) Din bilim adamlarının bile endişe duymaya başladığı tuhafın da ötesi deneylere anlam yükleyecektir” (Lacan, 2015: 83-84). Lacan, psikanaliz bir dine dönüşecek mi sorusuna olumsuz cevap verir: “Hayır. En azından umarım dönüşmez” der. Psikanalizin orada bir semptom olarak durduğuna işaret eden Lacan onun varoluşunu ancak bir semptom olarak sürdürebileceği fikrindedir. İnsanlığın psikanalizi de tedavi edeceğini, semptomu anlama boğarak dine göre doğal yollarla bastırmayı başaracağını vurgular. (Lacan, 2015: 87). Peki bu din hangi dindir? Lacan’a göre “Gerçek din Roma’nın dinidir. Tüm dinleri aynı sepete koyup ‘dinler tarihi’ diye bir şey yapmak gerçekten rezalet. Sadece tek gerçek din vardır ve bu da Hristiyanlıktır” (Lacan, 2015: 86) der.

Lacan’ın bilimin din ile anlamlandırılacağına dair umutvar olan bu risalesinin önemi açıktır. Batı felsefesi din ile irtibatını İslâm toplumlarının takdir edemeyeceği kadar girift şekilde örmektedir. Batı’da dinin (Katolik Kilise’nin) toplumu, üretim ilişkilerini, siyasal alanı belirlemeye yönelik bir felsefî hazırlığın, yoğunlaşmanın yürütüldüğü de Lacan’ın dilimize çevrilmiş bu risalesinden anlaşılmaktadır. Tekno-endüstriyel topluma uğrayışımızla ortaya çıkan sefilliğimizi, kent yoksulluğumuzu eleştiren bir düşünsel mecranın inşasına mecbur olduğumuz açıktır. Batı “dinin geri dönüşü”nü başardığında biz “Müslüman materyalist”lere dönüşeceğiz ve dünyayı anlamlandırmada yine geç kalacağız.

  • Cléro Jean-Pierre, Lacan Sözlüğü, Say Yayınları, 2011
  • Lacan Jacques, Dinin Zaferi, 6:45 Yayınları, 2015
Bu haber toplam 6022 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim