• İstanbul 16 °C
  • Ankara 11 °C

"Millet; Ahlâk, Değerler ve Faziletler Üzerine Bir Araya Gelmiş Topluluk Demektir"

"Millet; Ahlâk, Değerler ve Faziletler Üzerine Bir Araya Gelmiş Topluluk Demektir"
Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı Prof. Dr. Musa Kâzım Arıcan'ın, M. Selim Atlıhan ile yaptığı söyleşi Anadolu Gençlik Dergisi'nin Temmuz 2020 sayısında yayınlandı.

Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan: “Kendi değerlerimizin birikimlerini görmediğimiz için zavallı hallere düştük”

Anadolu Gençlik Dergisi Adına Röportajı Yapan: M. Selim Atlıhan

Hocam, öncelikle bu yoğun programınız içinde bizi kırmayıp bize zaman ayırdığınız için size çok teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ediyorum. Başarılı yayınlar diliyorum. Derginin 20. yılı, nice 20.yıllar diliyorum. Artık dergicilik kalmadı. Hele hele böyle fikir, düşünce ve kültür dergileri hiç kalmadı. Bunun için de Anadolu Gençlik Dergisi’ni çok önemli buluyorum, başarılı nice yayınlar diliyorum.

Batılılaşma ve modernleşme sürecinde yaşadıklarımız açısından değerlendirdiğimizde toplumsal anlamıyla “Biz kimiz?” sorusunu nasıl cevaplıyorsunuz? “Millet, ulus, ümmet” gibi kavramları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Aslında çok köklü bir soru bu. Belki de başlı başına bu soru üzerine düşünmek lazım. Çünkü düştüğümüz ve kırıldığımız yer burası. Batılılaşma ve modernleşme, Osmanlı’nın son dönemlerinde, yani Meşrutiyet ve Tanzimat ile başlayan bir süreç. Aslında bunların hepsi birer yol arayışı, hepsi kendince birer çözüm yolları. Tabi bu anlamda “Biz kimiz?” sorusu, kendimizi, kendi köklerimizi unutup başka yerlerde, başka mahallelerde kendimiz olmanın cevabını aradığımız bir süreçtir aslında. Yani cevabı yanlış yerde aranmış süreçlerdi. Ve bu yanlış arayış, bizi tarihten, gelenekten ve medeniyetten yüz yıl kopardı. Mehmet Akif’in de isyanı işte hep buydu. Safahat’ı baştan sona okuduğumuzda o içine düştüğümüz girdabı, yani “tek dişi kalmış canavar” dediği, kendisine dahi bir faydası olmayan bir dünyaya yönelmiş olmanın yanlışlığını dile getiriyor. Tabi, sathî, yüzeysel çözüm sunan Batı’yı, biz “kurtarıcı” olarak gördük. Yani bizimki bir “kurtarıcı” arayışıydı. Belki İslam düşüncesinin Mesih-Mehdi anlayışını, daha seküler ve dışsal bir dünyada, 19. yüzyılın pozitivist düşüncesinde, modern bilimlerde ve pozitif bilimlerde aradık; sorunlarımızı bu şekilde çözebileceğimizi düşündük.

Müslüman dünyası, genel anlamda söylüyorum, kendi zeminini kendi isteğiyle başka bir yere taşıyan, kendisi olmayan, kendisine ait olmayan bir zemine taşıma hatasına düştü. En büyük hata buydu. Aslında İslam Medeniyeti, ta 7. yüzyıldan başlamak üzere, Batı’nın o “Karanlık Çağ” dediği çağı, Batı’nın bugün, Rönesans, Reform çağı dediği çağlardan daha insanî, daha bilimsel ve aydınlığın en zirvesi olarak yaşamıştır. Bu, 12, 13 ve 14. yüzyılda da devam etti. Aslında, burada o aydınlanmanın ruhu, ana omurgası, Müslümanların dayandığı Kur’an ve sünetti, vahiydi. Yani vahiyden ruhunu almayan bir Müslüman medeniyeti olamaz. Yoksa bu, onu kendisi olamayan başka bir şeye götürür. Bugün Osmanlı’nın içine düştüğü kavgalara, sıkıntılara ve problemlere baktığımızda, kendimiz kalarak cevap arayışına girmediğimiz, tefekkürü bıraktığımız, fikir üretmeyi bıraktığımız ve kendi değerlerimizin birikimlerini görmediğimiz için o zavallı hallere düştük. Yani elimizin altındakinin kıymetini bilmeyip başka bir yere giderken tufana, yağmura tutulan kimse gibiyiz şu anda. 
Batı’nın durumu, aslında bugünkü tabirle söylersek, moda tarzda, albenili, kökü olmayan, ekranlarda çok süslü püslü gösterilen reklam endüstrisiyle oluşturulmuş bir dünyaydı, endüstriyel bir dünyaydı. Bunu kapitalist zihniyet teşvik etti. Tabi bunun kökleri ta o Protestan ahlakı denilen Weber’e dayanıyordu. Sömürgeci, üretmeyen, çalışmadan sahip olmak, kendine ait olmayana çöküp almak veya başka halklara, Afrika’ya, Hindistan’a gidip onlara ait olanları söküp alma isteği... İşte buna modernleşme denildi, Batılılaşma denildi, buna Rönesans denildi, Aydınlanma denildi. Ve bu bir reklamdı ancak biz onun bir reklam olduğunu anlamadık ve o reklamın,  filmin arkasını göremedik. Biz, sadece bize takdim edilen kısmı gördük ve yine sadece bununla yetindik. Aslında arkası çok korkunç bir dünyaydı, çok gaddar bir dünyaydı, çok vahşi bir dünyaydı ve çok zalim bir dünyaydı. Ve dünyaya çözüm diye sundukları bu dünyanın, aslında yine kendi çıkarlarına, sömürgeciliğe, kapitalizme, materyalizme hizmet etmek üzere toplumları böldüler.

Herkese dediler ki, sen beyazsın, sen siyahsın, sen şu inançtansın, sen bu düşüncedesin, sen şu ırktansın, sen bu ırktansın dediler. Bu, aslında Rahmanî olan ile şeytanî olanın bir mücadelesiydi. Şeytanî olan, haktanmış gibi bir suretle kendini bize gösterdi. Biz, Rahmanî, ilahî, vahyî olanı bıraktık. Hatta şöyle diyebiliriz: İlahî olan yol hakikat, meşakkatliydi. Biz, dünyayı mamur etmekle beraber, tüm mahlûkatı eşref-i mahlûk görüp tüm kâinatı kendisine emanet gören halifetullah, yani kendisini Allah’ın yeryüzündeki halifesi olarak gören çok ulvi ve aşkın görevini unutup “şeytanî”, seküler, kapitalist ve materyalist bir dünyanın peşine takıldık. “Şeytanî” diyorum, çünkü Hz. Âdem’in yaratılmasında ne dedi şeytan? “O topraktan, ben ateştenim”, dedi. Bir üstünlük iddiasında bulundu ve ilk ayrımcılığı yapan şeytandır. Ve dolayısıyla dil, ırk ve renk ayrımı şeytanî bir ayrımdır. Bunların içinde kibir vardır, ego vardır, enaniyet vardır. Şeytan orada bir şey söyledi: “Seni yoldan saptıracağım”. Dolayısıyla, şeytan bize sağdan yanaştı, birçok şeyi bize süslü gösterdi ve bize asıl misyonumuzu unutturdu. Öyle ki Müslüman coğrafyaya dahi, sen şu halksın, sen bu halksın, senin ekolün bu, senin mezhebin şu ayırımını yaptı.

O zaman “Biz kimiz?” sorusu önemli…

“Biz kimiz?” sorusuna, “Biz Müslümanlarız, biz hanif Müslümanlarız, biz Hz. Âdem’in yeryüzüne getirdiği ve misyonu halifetullah olan insanlarız” cevaplarını unuttuk; bunlar bize unutturuldu. Farabi buna “mille” dedi,  Hz. İbrahim, “millet-i İbrahime hanife” dedi. Ki buradaki “Millet-i İbrahime” İslam milletiydi. Ama biz bunları bırakıp, çok daha küçük parçalara, bölgelere, renklere ve yorumlara ayrılmış yolları tuttuk. Biz, Batı’nın bize çok süslü gösterdiği bu ayrımcı, ötekileştirici, dışlayıcı ve kendisinin efendiliğini muhafaza edecek, dikta edecek ve herkesi de kendisine köle kılacak mecraya, kapana düştük. Bu bir tuzaktı ve biz bu tuzağın esiri olduk. Aslında çok daha ulvi, yani İslam Milleti olmak gibi, sadece göklerin muhatabı olan insan olmaktan, doğrudan ona bağlı olan özgür ve “La ilahe illallah Muhameden Resullullah/Allah’tan başka hiçbir gücü tanımıyorum” diyerek Mutlak Varlığa bağlı kalmak yerine, Batı’nın o süslü gösterdiği, yollara, gömleklere esir olduk. Dolayısıyla bunların her birinin, Batı’nın, Batı sömürgeciliğinin, 19. yüzyılda ihdas ettiği ve tüm toplumları, halkları kontrol altına almak istediği noktasında ürettiği araçlardı. Belki de (Cengiz) Aytmatov’un ifadesiyle bir “mankurtlaştırma”ydı bu ve herkesi mankurtlaştırdı. Her milletin zihinlerini kendine angaje etti. Tıpkı şu anda Müslüman coğrafyasında gördüğümüz gibi herkesi şehirlerin, bölgelerin ve inançların farklı yorumlamalarıyla birbirine düşman kıldı.

Arap’ın Arap olmayana üstünlüğü yoktur, siyahın siyah olmayana, Acem’in Acem olmayana üstünlüğü yoktur; takva ve üstünlük İslam’dadır, İslam’a olan bağlılıktadır” dediği zemini bugün kaybettik maalesef.   İşte o millet olmayı, o ümmet olmayı da unuttuk. Ki ben o ümmeti ve milleti de şöyle algılıyorum: Aşkın olanla, mutlak olanla irtibatı kuran topluluklar. Gazali buna “Medinet’ül Fazıla-Erdemli Topluluk, Erdemli Millet” diyordu. “Mille” diyordu; bu, ahlak, değerler ve faziletler üzerine bir araya gelmiş topluluk demekti. Bugün Batı dediğimiz 19. yüzyıldaki zihniyet, değerler, erdemler ve faziletler üzerinden değil; renkler, diller, ırklar ve inançlar üzerinden ayrımcılık yaptı, ötekileştirdi.  Ve buna maruz kalan ilk bölge ise ne yazık ki Müslüman coğrafyası oldu.

 

Toplumsal açıdan kimliğimiz nasıl oluşur?

Ben, Batı diliyle konuşmak istemiyorum. Çünkü “kimlik oluşturma” ifadesi, yine Batı felsefesinin ve düşüncesinin bir ürünüdür. İslam’da “şahsiyet” vardır. İslam düşüncesinde temel nokta kişi inşasıdır. Bu da şahsiyet oluşturmaktır. Kur’an’ı baştan sona okuduğunuzda önce, İslamî tüm değerlerin insanın kalbinde ve gönlünde temerküz etmesini, yerleşmesini görürsünüz. Bu da akılla, kalbiyle bütünlük içerisinde olan, dünyayı mamur etmek üzere ve ahireti kazanmaya matuf olarak bu dünyayı yaşayan insandır. İnsan eşref-i mahlûktur. Bu fert, şahıstır, şahsiyettir, bu bir kişiliktir ve bu kişi ve şahsiyet, ahlaklıdır, maneviyat kişiliklidir ve değerler yüklüdür. Merhametiyle, vicdanıyla ve adaletiyle, yani temel erdemleriyle kişi olandır, şahıs olandır.

Kur’an’a baktığımızda, önce önemli olan insandır, önce insanı mamur etmekten söz edilir. Bugün aslında yanlış bir yerden başlıyoruz. Milleti kurtarmaya çalışıyoruz, devleti kurtarmaya çalışıyoruz. Hayır, önce kendimiz kendimiz olalım, önce değerler ve erdemler yüklü şahsiyetler olalım; bunları yetiştirmenin derdine düşelim. Madde ve mana bütünlüğünü oluşturan kişilikler yetiştirmenin derdinde olalım. Çünkü insanda tüm özellikler var; cimrilik, cömertlik, kıskançlık da var ve insan her an azgınlaşan bir varlık olabilir. Kur’an da önce “ümmeten vasata” makul, dengeli, orta olmayı ve sonra millet olmayı öneriyor. Dolayısıyla toplumsal açıdan bizim önce “nümune-i imtisal” dediğimiz örnek şahıs olmamız gerek. Bunu da ta çocukluktan, belki de daha aileyi kurarken, neden evlendiğini bilen ve bu bilinçteki insanların, iki ayrı kadın ve erkeğin neden evlendiğini ve neslin devamını neden istediğini ve bu insanları bu istikamet üzere yetiştiren bir şuur ve bilinç oluşturmak zorundayız. Bu şahsiyeti bu anlamda oluşturduğumuzda, aile oluşacak, toplum oluşacak ve devlet oluşacak.

İslam düşüncesinde ahlak felsefesi, “tedbiru’l-nefs, tedbiru’l-menzil ve tedbiru’l mudun” diye üç şey dile getirir. Bir, kişinin kendisinin inşası. Buna Sivaslı Kadı Burhaneddin “Nefsin Müslümanlaştırılması” diyor. Önce nefsimizi Müslümanlaştırmalıyız. Tedbiru’l-nefs, yani nefsimizi eğitmek ve terbiye etmek. Biz önce nefsimizi terbiye etmeden bir yere varamayız. Kur’an ne diyor? “İnsan nefsi sürekli kötülüğü emreder”. İşte biz nefsin o şeytanî tarafını törpüleyip Rahmanî ve o melekî olana meylettirmeliyiz. İslam düşüncesinde, nefsini hor gören, onu kötüleyen, yaptığı iyilikleri göstermemeye çalışan, mütevazı, dış görünüşü itibariyle temiz ancak şatafatlı ve gösterişli bir Müslümanlıktan ziyade; iç dünyasını mamur eden bir Müslüman var ve biz buna “Melami meşrepli insanlar” diyoruz ve bu daha sonra bir geleneğe dönüşüyor. Hacı Bayram-ı Veli de bu Melamilerden biridir. Melamilik aslında bir modeldir. Temiz ama gösterişsiz ve halk gibi giyinen, başkasından geçinmeyen, başkasının elinden bir şey almayan, mutlaka üreten ve miskin olmayan insanlar yetiştirmektir. İşte Hacı Bayram-ı Veli, tüm müritlerine bir meslek ve zanaat sahibi olmayı öğütlüyor. Kendisi burçak ekiyor, buğday ekip çiftçilik yapıyor. Müslüman, tembel ve miskin olamaz; çünkü İslam asla böyle bir şeyi kabul etmez; böyle bir şey asla Kur’an’a uygun değildir. İşte Melamilik bu anlamda, gösterişli olmayan, dış gösterişe önem vermeyen ve dış yaşam itibariyle halktan, sıradan olmakla birlikte çalışan, üreten ve başkasına yardım eden ve asıl öbür dünyayı mamur etmeyi amaçlayan bir gelenektir. İşte tedbiru’l nefs, nefsin idaresidir. Bakın bu bir siyasettir ve siyaset felsefesidir de aslında.

Siyaset felsefesi, siyaseti yönetmek değildir. En büyük devlet insandır, en büyük siyaset de insanın önce kendi nefsini yönetmesidir. Yanlışı görüp yanlışa gitmeyerek doğruya gitmektir, çirkini görüp çirkine gitmeden güzel olana yönelmektir. En büyük siyaset budur. Bugün büyük ahkâmlar kesenler, bir defa önce kendilerini yönetemiyorlar, kendi iradelerine sahip çıkamıyorlar. Nurettin Topçu’nun “iradenin davası” dediği, insanlar önce iradelerine sahip olacaklar. Sonra bu bireylerin oluşturduğu tedbiru’l-menzil, yani bu bireylerden oluşan aile. Ailemize sahip çıkmadan nasıl ideal bir toplum oluşturacağız? Farabi’nin “Medinetül Fazıla” dediği budur. Sonra tedbiru’l mudun, ondan sonra devlet idaresi. İşte bu erdemli insanların oluşturduğu aileler bir toplum oluşturacaklar ve onlar da bir araya gelip erdemli bir devlet oluşturacaklar. Dolayısıyla, toplumsal kimliğimiz ancak bu merhaleleri dikkate aldığımızda oluşacak. Bunun en güzel örneği Kur’an- Kerim ve Hazreti Peygamber bize sunuyor. Biz, Peygamber Efendimiz’in o günkü zor şartlarda vahyin ışığında, fert fert insanlara dokunarak nasıl bir toplum inşa ettiğini asla göz ardı etmemeliyiz. Ve aynı sorumluluk bugün de bizim  üzerimizdedir.

       
Felsefi yönden değerleri nasıl anlamalıyız?

Bugün modern anlamda “değer” dediğimiz şey, aslında ahlaktır. Daha sonra sufilerimiz, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri, Hacı Bektaş-i Veli, Mevlana, Hoca Ahmet Yesevi gibi isimler buna “edep” diyor. Sadece sözlü olarak güzel olanı söylemek, sadece Kur’an’ı okumak değil; bilakis buradaki güzelliklerin bir yaşantıya aktarılmasına biz “ahlak” diyoruz. Bunun da insanlar arasındaki, varlıklar arasındaki biçimine biz “edep” diyoruz. Edebiyat, güzel sanat ve estetik de buradan geliyor ve nezafet ve nezaket de bunun sonucunda ortaya çıkıyor. Bunun için de felsefemizde kişinin, kaynağı kendi ruh dünyasında bulunan zıtlıkları, aşırılıkları ve ifrat ile tefriti denge haline sokmasına biz “değer” diyoruz. Bu da aslında erdemdir. Değer dediğimiz şey, aslında erdemdir, fazilettir. Bugün aslında ahlak felsefesi ile ilgili olarak yazılı kaynak halinde gördüğümüz ilk isim Aristoteles’tir. Tabi ondan önce biz Platon’da ve Sokrates’te de görüyoruz. Bizim inancımızda her peygamber insanlığın öğretmenidir ve insanlığa erdemi ve fazileti öğreten, insanlara azgınlık, ifrat ve tefritten uzak durmalarını öğütleyen kişilerdir. Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik kitabını tüm okuyucularımıza mutlaka tavsiye ederim. Kapaktaki Aristoteles ismini bir kenara bırakın, o ismi görmeden baştan sona okuyun, hiçbir itirazınız olmadan altına imza atabileceğiniz bir eserdir. Aristo burada temel erdemlerden, adaletten, hikmetten, cömertlikten, cesaretten, şecaatten, cesaretten, dostluktan ve bilgelikten bahseder. Bugün bizim İslam ahlak felsefesi dediğimiz şey de aslında budur. Zaten bunun için “Hikmet müminin yitiğidir, onu nerede bulursa alsın” deriz. Allah tüm milletlere, tüm toplumlara mutlaka uyarıcı göndermiştir. Bunun için de her topluma, erdemi ve fazileti salık verip öneren bilginler, önderler gelmiştir. Dolayısıyla ete kemiğe bürünmüş olan eserleri böyle görmek lazım. Bu erdemler, insanın yeryüzünde beşerlikten insaniliğe yükseltir; çünkü insan, eşref-i mahlûktur ve tüm varlıkların üzerindedir. İşte o “halifetullah” dediğimiz yüce bir makamdır ki, işte tüm bir kâinatı adalet ve erdemle idare eder ve en büyük değer ve fazileti de budur.

Modern dünyada bilimin yükselişi açısından bilgi ve değer arasında bir çatışmadan söz edebilir miyiz?

Modern dünyada, modern felsefe, 19. yüzyıl paradigması ya da modern ahlak teorileri bilgi ile erdemi ayırdılar. Aslında bilginin kendisi fazilet yüklüdür. İlim, insanı mamur eden bir hüviyete sahiptir ve Allah’ın bir sıfatıdır. Âlim-i mutlak olan Allah’ın bir tecellisi olarak ilim vardır. Ve insanlığın sahip olduğu zanaatlar ve meslekler aslında bize vahiyle gelen ve insanların çoğalttığı bilgilerdir. Bu el-ilm’dir. Bunun içinde, değer, adalet, ahlak ve erdem vardır. İlmin, hiçbir zaman, sömürme, zulmetme, yok etme gibi bir özelliği olamaz. İlim yaşatır, ihya eder, imar eder, mamur eder. Ama bugün “bilim” dediğimiz şey bundan farklı bir şeydir. Bilim ve bilgi çok sathî ve yüzeyseldir. El-ilm, aslında, hikmeti ve irfanı da mündemiç bir vasfa sahiptir. İşte onun için moderniteyle başlayan 19. yüzyıldaki o kırılma, bugün atom bombasını yapan, nükleer silahlar üreten “KBR” dediğimiz, kimyasal, biyolojik, radyoaktif tehditleri, silahları ve ajanları üretenler, çobanlar, okuma yazma bilmeyen kişiler değil; dahi dediğimiz insanlardır. Bilim eliyle dünyayı yok edebilecek silahlar üretiyoruz. İşte bu, merhametini ve ahlakını kaybetmiş bir paradigmadır. Bunun için de aslında şu salgın sonrası konuşacağımız en önemli konu şu olmalı: Bilimin ahlakiliği. Ahlaki olamayan bir bilim, bilim olamaz. Merhameti ve adaleti olmayan bir bilim, bilim olamaz. Onun için de bilim ve bilgi başka bir şeydir, bilgelik başka bir şeydir. Bilim, seküler, kapitalist, materyalist ve sömürgecidir. Ama bilgelik, irfani ve hikemidir, el ilm, yani kendi içinde erdemi ve fazileti barındıran bir anlayıştır. İşte bizim aslında 8., 9. ve 12. yüzyılda zirve yapan medeniyetimiz bir ilim medeniyetidir. Bizim “kadim” dediğimiz medeniyet ilim medeniyetidir. İlim, faziletle, erdemle muttasıftır ve bunlarla asla ayrı düşmez. Bunun için bugün medeniyet inşası, kadim medeniyet diyoruz ya, aslında bunun ilim medeniyeti ve ilim, irfan, hikmet ve hilm dörtlüsüyle muttasıf, hem bilgelik, hem de fazilet ve erdemlerle yüklü olduğunu unutmamalıyız.        

Kimlik ve değerler arasında nasıl bir bağ vardır?

“Kimlik” ifadesini çok da kullanmamak gerekiyor. Yukarıda da dediğim gibi bizim inancımızda “şahsiyet” vardır çünkü. “Kimlik” ve “değer” kavramları da aslında Batı’nın dünyaya ihraç ettiği kavramlardır. Bunları birbirinden kopardı. Tıpkı dünya ve ahireti birbirinden kopardığı gibi. Bunlar gibi daha birçok kavramı birbirinden kopardı, sonra da birlikte kullanmaya çalıştı. Örneğin, hukuk-siyaset, hukuk-ahlak, hukuk-din ilişkisi gibi. Oysa bunların kendi kullanımları içinde bir çelişki vardır. Bu kendi içinde bir totolojidir, yanlışlıktır. Neden? Çünkü dinin kendisi ahlakîdir. “Hukuk” kelimesi haklardan, “hak”ın çoğulundan gelmektedir, ahlakî bir şeydir. “Siyasa” dediğimiz şey ahlakla ilgilidir. Dolaysıyla bu, başta da söylediğim gibi batılılaşmanın ve modernleşmenin bir ürünüdür.

“Şahsiyetli kişi” dediğimizde, aslında erdemlerle, faziletlerle ve değerlerle yüklü kimse demektir. Eğer bir sorun varsa bir kişiyle ilgili olarak “şahsiyetsiz” veya “şahsiyeti bozuk kişi” diyoruz. Dolayısıyla İslam düşünce geleneğinde hiçbir insan ahlaksız kabul edilmez. Herkes hulktur, yaratılıştır, seciyedir, şahsiyettir. Bizim konuşma biçimimiz, bizim bakma biçimimiz, bizim varlıkla, nesneyle, eşyayla ilişki biçimimizin adıdır şahsiyet. Bu bir ahlaktır. Bu iyi veya kötüdür. Bunun için de, “iyi ahlaklı” ve “kötü ahlaklı” kavramları vardır. Onun için de İslam düşünce geleneğinde ahlakdışı olanlar, çocuklar ve hayvanlardır. Hayvan sokakta uluorta pisleyebilir, ahlaksız diyemeyiz. Çocuk yerli yersiz bir şekilde münasebetsizce bir harekette bulunabilir, biz ahlaksız diyemeyiz. Çünkü ahlakî sorumluluk bilince varmamıştır daha. İslam’da, kişinin mükellefiyet sahibi olması için, akıl sahibi ve hür olması lazım. Eğer aklı yerinde değilse veya hür değilse muhatap değildir, mükellef değildir. Bu çok muhteşem bir şeydir. İslam düşüncesine göre şahsiyet sahibi biri, önce makul bir akıl ve düşünceye sahip olacak, kendi tercih ve iradesiyle özgür ve hür olacak ve ancak ondan sonra bunun sonucundan sorumlu olacak. Öbür dünyada da hesaba ondan dolayı çekilecek. Biz ancak bu niteliklere sahip birine “şahsiyet sahibi” diyoruz. Bu şahsiyetin iyi ya da kötü olması, yaptığı tercihlerin isabetli veya isabetli olmayışıyla ilgilidir. Ve buna “ahlak-ı hamide” veya “ahlak-ı zemime” derler. Yani övülmüş ahlak veya yerilmiş ahlak anlamında.

Dolayısıyla şahıs dediğimizde kendisinde zaten bir değer vardır. Biz onun tezahürüne göre, onun dış dünyayla irtibat şekline göre, komşusuyla, ailesiyle olan ilişkisi, hatta kendisi ile olan ilişkisine bakarak onu bir değerlendirmeye tabi tutarız. İlk başta ifade ettiğimiz gibi tedbirü’l nefs. Bakın bu çok muhteşem bir ifadedir. Kişinin kendisini idare etmesi. Kendi kendini idare edemeyen şahsiyet sahibi değildir zaten. Hani deriz ya, “Şahsiyet sahibi ol, kendin ol”. İşte buradaki “kendin ol” tedbiru’l nefstir. Eğer burada bir kırılma, bir çatlama veya sıkıntı varsa işte orada bir şahsiyet krizi var demektir, orada kaynaklardan doğru beslenememe var demektir. Kur’an ile, sahih sünnetle ve Hazreti Peygamber’in hayatıyla sağlıklı bir bağ kuran kişide bir şahsiyet sorunu olmaz. Çünkü Müslüman şahsiyetin en büyük örneği Hazreti Peygamber’dir ve o da bir ahlak abidesidir. Peygamber’in ahlakı Kur’an ahlakıydı. Peygamber ahlakıyla ahlaklanmak Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaktır. Ve baştan sona “İslam düşüncesi nedir?” diye sorduğunuzda, evet, İslam düşüncesi bir ahlak düşüncesidir. Tabi sadece ahlaktır demek doğru değildir. Çünkü ibadet, muamelat boyutu var. Ama bize tüm bunları yaparken ahlaki bir tutum takınmamızı bize emrediyor. Peygamber Efendimiz, madde ve mana, ruh ile beden bütünlüğü olan ulvî bir şahsiyettir. Ve tüm dünyanın sorumluluğunu ve tüm mahlûkata karşı kendini merhamet ve adaletle yükümlü hisseden bir şahıstır, bir şahsiyettir. Müslüman bir şahsiyet hiçbir zaman yıkıcı olamaz. Müslüman şahsiyet, daha söze başlarken, bir selam ile güven vermelidir karşısındakine, muhatabına, çevresine. Ahlakın temelinde güven vardır. Hazreti Peygamber, peygamber olmadan da kendisine güvenilen kimseydi, kendisinden emin olunan şahsiyet sahibi bir kişiydi. Tüm mahlûkatın, vahşi hayvanların bile kendisinden emin olduğu ve korkmadığı, ürkmediği bir kişiydi. Bugünkü Müslümanların da topyekûn olarak kendilerini böyle bir sorgulamadan geçirmeleri gerekiyor. Biz kendimize güven duyuyor muyuz? Diğer insanlara, mahlûklara, varlıklara güven veriyor muyuz?           
 

Değerlerimiz inancımızdan bağımsız mıdır? Mesela “evrensel ahlak” ve “evrensel hukuk” gibi kavramlar oluşturdukları değerler açısından inançlarla çelişebilirler mi?

Maalesef biz modern dünyanın ürettiği kavramlarla ve bizim olmayan sorunlara, başka zihniyetlerin oluşturduğu krizlere çözümler üretmeye çalışıyoruz. “Evrensel ahlak” ve “evrensel hukuk” ifadeleri de bizim olmayan kavramlardır. Ben acilen, kendimize dönerek, kendimiz ve Müslüman olarak kendi sorunlarımıza kendimiz kalarak çözümler bulmamız gerektiğine inanıyorum. Bizim ahlakımız tüm dünyayı mamur eden bir ahlaktır. Bizim hukukumuz tüm haklar üzerine kurulu bir kavramdır. Bakın “hukuk” kavramımız bile Batı’nın “law” dediği kavramla örtüşmez. Hukuk, Batı’daki law ile benzerlik gösterebilir; ancak etimolojik olarak baktığımızda “yargılama yapan” demektir law ve dünyevî, seküler ve kısmî çözümler bularak tedip eden, cezalandıran, cezalandırarak sorunları geçici olarak çözen anlamlarına işaret eder. Bizim hukuk dediğimiz, “hak” kelimesinin çoğulu olan hukuka, haklara baktığımızda, birbirimize karşı olan haklarımızı, birbirimizin haklarına saygı duymamızı esas alır. Bizim ve sizin haklarınız birbirine tecavüz etmeyecek, başka varlıkların haklarını ve hukuklarını koruyacak ve her bir varlığın hakkını veren anlayıştır bizim hukuk anlayışımız. Hatta bu toprakların mayasında ve geleneğinde ne vardır biliyor musunuz? Evinde beslediği ineğin önce yavrusunu emzirir, ondan sonra sağarken, sütün hepsini yine sağmayıp “Bunun bir kısmı da buzağının hakkıdır” deyip o buzağının hakkını bile koruyup onu teslim eden bir anlayış vardır. Bizim medeniyetimiz böyle bir medeniyettir. Bu bir hukuktur, bu bir adalettir.

Adalet sadece yargısal bir şey değildir. Adalet ahlakın merkezindedir, adalet, susayan ağaca su vermektir, sokaktaki kedinin, köpeğin hakkını vermektir. Ankara’dayız, şuradan Çankırı’ya giderken “Kara Şeyh” denilen bir kişi vardır, tarihî bir kişiliktir. İstanbul’un fethi öncesi Anadolu’ya gelmiştir, Hoca Ahmet Yesevi’nin erenlerindendir. Çankırı’ya girmeden onun türbesi vardır ve ben okuyucularımızın da mutlaka orayı ziyaret etmelerini tavsiye ederim. “Kara Şeyh” denilen bu zat, her yıl bir atı keser ve kuşlar ve diğer börtü böcek yesin diye dağa bırakır ve böylece onların beslenmelerini sağlarmış. Bakın işte böyle bir medeniyettir bizim medeniyetimiz. Hukuk budur işte. Hukuk, sadece, suç işledin gel seni yargılayalım demek değildir. Oysa insanlar suça bulaşmasın diye suç yollarını kapatan önleyici bir hukuktur asıl hukuk. Tabi önce ahlaktır. Onun için İslam düşüncesinde ana gövde ahlaktır, şahsiyettir; bunun bir kanadı hukuktur, bir kanadı siyasettir. Hukukla bunlar muhafaza altına alınır, siyaset de bunların devlette, toplumda neşvünema bulmasını ve insanların bir arada yaşamasını sağlayandır.

Siyaset, aslında hepimizin bir arada yaşamasını sağlayan, Farabi’nin “El Fusul ul Medine, el Medinetül Fadıla” dediği erdemli toplumu inşa eden bir anlayıştır. Dolayısıyla bizim hukuk anlayışımızda önce ahlak vardır. Herkes aslında o erdemler ve faziletlerle yaşadığında sorun kalmayacaktır. Nurettin Topçu diyor ki: En temel iki erdem vardır; çocuklukta merhameti, yetişkinlikte de adaleti öğrettiğimizde sorun çözülecektir. Merhamet ve adaleti tesis ettiğimizde, aslında bunun içinde, hukuk da, siyaset de var. Ya da bunlarla beslenen siyaset ve hukuk, erdemli ve medenî bir siyaset ve hukuk olacaktır zaten. Dolayısıyla hukuk ve ahlak iç içedir.          

 

İslam nasıl bir değerler dünyası sunuyor bize?

Hoca Ahmet Yesevi buna edep diyordu, Yunus Emre buna, “ilim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir” diyordu. Aslında İslam’ın bize sunduğu dünya böyle bir dünya. Önce kendimizi bileceğiz. “Kendini bilen Rabbini bilir”. Kendini bilmek, kadim birçok medeniyette vardır. Sokrates de “kendini bil” diyordu. Bu, aslında belki de en büyük erdem. Tüm erdemlerin, tüm faziletlerin başı burasıdır. Kur’an, önce kişinin inşasıyla başlıyor. Mümin insan olabilmek, Müslim insan olabilmek. Yunus’un “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir, sen kendin bilmezsen bu nice okumaktır” şeklindeki ifadeleri, ilmin anlamını, Müslüman olmanın anlamını söylüyor ve bizi aslında, kimiz, nerden geliyoruz, hayatın anlamı ne, varlığın anlamı ne; dünya görüşümüzü, hayat görüşümüzü, varlık ve bilgi felsefesini, yani ontolojiyi, epistemolojiyi, ahlak felsefesinin tamamını kapsayan bir anlayıştır.    
“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir” deyip “ben kimim, neyim” dediğinizde bir ontoloji yapıyorsunuz. “Ben nasıl bileceğim kendimi?” dediğinizde, bir epistemoloji sunuyor size. Ve bu konuda besleneceğiz kaynak vahiydir. Çünkü bu medeniyet vahiy medeniyetidir. “Ben nasıl pratiğe çevirip yaşayacağım?” dediğinizde size bir ahlak felsefesi sunuyor. Ve bunların peşinden de eğitim, hukuk, siyaset hepsi gelecektir.

 

Bugün Müslüman dünyası olarak İslamî değerleri yaşama konusunda neleri eksik yaptığımızı, hangi konularda yalpaladığımızı düşünüyorsunuz? Bir de yine bugün Müslüman dünyası olarak gerçekten belirgin bir şekilde bağlı olduğumuzu söyleyebileceğimiz değerler var mıdır; bu yönde bir şey görebiliyor musunuz?

Kabiliyet potansiyeli çok yüksek ve evrensel bir kaynağı olan bir medeniyetiz Müslümanlar olarak. Ama biz biraz kendimizi unuttuk, kaynaklarımızı unuttuk. Evet, Kur’an’ı, hadisleri okuyoruz; ama bunlar sadece dilimizde var ve bunlar aklımızı yönlendirmiyor. Biz bugün buradan hareket ederek bir tefekkür inşa edemiyoruz, bir zihin ve paradigma oluşturamıyoruz, yeni bir bilgi üretemiyoruz. Güncel sorunlar karşısında buradan hareketle yeni kavramlar oluşturarak yürümüyoruz. Sorun, kırılma ve kriz de tam olarak burada işte. İşte bizim tekrar buna dönmemiz lazım. Eğer dünya yerle bir olsa, dünyaya tek bir yaşama modeli sunacak olan, İslam medeniyetidir, Müslümanlardır; çünkü bizim bu potansiyelimiz var. Ama hangi Müslümanlar? Kur’an ve sünnetten referansını alan, oculuk buculuk yapmayan, o yorumu bu yorumu din diye takdim etmeyen, kendi ekolünü, kendi mezhebini diğerlerine karşı daha üstün bir yere koymayan bir Müslümanlıktan bahsediyorum. Çünkü biz buralardan, Kur’an ve sünnet zemininden koptuk diye düşünüyorum.

Muhammed İkbal, çok önemli bir isim ve yeniden yeniden okumamız gereken birisi. Aslında bir filozoftur ve gidip İngiltere’de felsefe doktorası yapmış bir kişidir ve Pakistanlı millî bir şairdir. İkbal’in İslam’da Dini Düşüncenin Yeniden Teşekkülü eserini biliyorsunuz. Bu eserinde diyor ki, “Bir gün Kur’an okuyordum, babam bana dedi ki, ‘İkbal Kur’an’ı nasıl okuyorsun?’ Ben de ‘İşte her sabah Kur’an okuyup geçiyorum’ dedim. ‘Hayır, öyle okumayacaksın’ dedi. ‘Peki nasıl okuyacağım?’ ‘Bu Kur’an’ın sana yeni bilgiler verip ilk defa onu okuyormuşçasına ve bana ne diyor diye okuyacaksın, gündelik sorunlarını gözünün önüne getirerek o konularda sana ne diyor diye okuyacaksın.’ dedi” diyor. Onun için Muhammed İkbal, “Kur’an’ı her okuduğumda aklıma gelen en önemli şey ‘Allah her an yeni bir işte ve yeni bir yaratmadadır’ ” der. Hiçbir şey yoktur ki Allah’tan bağımsız olsun. Her an her şeyi yeniden inşa eden Allah’tır. Ve bizim en büyük anlayışımız tevhit anlayışımızdır. Tüm anlayışımızı, varlık, bilim, bilgi, siyaset, eğitim, hukuk anlayışımızı ve tüm her şeyimizi tevhit anlayışıyla tekrar gözden geçirmeliyiz. Allah’ın her an, evreni dizayn edip inşa ettiğini unuttuk. Namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz; ama umutsuzluğa düşüyoruz. İşte biz bazı sorunlar karşısında, “Amerika yaptı, o yaptı, bu yaptı” diyoruz. Her şeyi yapan ve yaptıran Allah, ona yaptırtıyor belki de. Ve Allah’ın huzurunda olduğumuzu ve her an Allah’ın bu âleme müdahil olduğunu unuttuk. Sonra da işte şimdiki gençler deist mi oluyor, neden deist oluyorlar diye saçma sapan şeylerle uğraşıyoruz.

İnsanların ve kurumlarımızın yanlış ve hatalarından, din adına konuşanların hatalarından gençler sorgulamalar yapıyor. Bu sefer de diyoruz ki bu konuda bir sıkıntı mı var diye. Aslında gençlerimiz Kur’an’ı doğrudan okusalar, Akif’in ifadesiyle gençlerimiz ilhamını Kur’an’dan alsalar, “Ya sizin bize söylediğiniz din bu değildir” diyecekler. Onun için gençlerimizin Kur’an’ı doğrudan kendilerinin okumalarını, anlamını ve tefsirini, sahih hadisleri, Hazreti Peygamber’in ve diğer peygamberlerin hayatlarını okumalarını tavsiye ediyorum. Başkalarının yorumlarından etkilenmeden, önce kendileri olarak okumalılar. Küresel sorunlar karşısında, işte bugün bir salgın döneminden geçiyoruz. Bu sorunlar karşısında Kur’an ve sünnet ışığında çözümler aramak, bu konularda kafa yormak lazım, kafayı patlatırcasına yeni çözümler ve kavramlar üretmek lazım. Biz bir hazinenin üzerinde oturuyoruz. Farabi’nin, Gazali’nin, İbni Rüşd’ün, Muhammed İkbal’in, Akif’in ve Topçu’nun bize söylediği bu. Biz bu hazineden ümmetin ve insanlığın hayrına olacak yepyeni fikirler ve kavramlar oluşturmalıyız. Ben, aslında kendimize dönüp kendimiz olarak kendi kavramlarımızı ürettiğimiz an kendi sorunlarımızı çözebileceğimize inanıyorum.
 

Bu konuda karamsar mısınız Hocam?
Ben hiçbir zaman karamsar olmadım. Kur’an okuyan hiçbir mümin karamsar olamaz. Çünkü Müslüman’ın hayatında dümdüz giden bir tarih anlayışı yoktur. Allah her an tarihe müdahale ediyor. Allah, halifetullah görevini yerine getirmeyen bir toplum olmadığında yeni bir toplum yaratıyor, Allah, kendisinin emir ve yasaklarına uyan bir toplum inşa eder. Dolayısıyla hiç karamsar değilim. Ama dünyaya bir söz söyleyeceksek, kendi çözümlerimizi, kendimizin ve tüm dünyanın huzur duyacağı, barış ve esenlik içinde yaşayacağı bir model takdim edeceksek, bunu başka toplumlardan kavramlar alarak değil; kendi kaynaklarımızdan neşet eden kavramlarla yapacağız. Ne siyasette, ne eğitimde, ne kültürde, ne sanatta, ne fikirde başka milletlerin tek başına başarılı olacaklarını düşünmüyorum. Elbette ki, Aristoteles’i, Sokrates’i, Hegel’i, Platon’u, Spinoza’yı, Kant’ı, Karl Marx’ı da okuyacağız ama Kur’an’ı, sünneti, Ebu Hanife’yi, Farabi’yi, İbni Sina’yı, Gazali’yi, Maturidi’yi, Biruni’yi, İbni Rüşd’ü, Mehmet Akif’i ve Nurettin Topçu’yu da okuyacağız. Ancak bunlardan hareketle biz özgür fikirler üretebiliriz. Çünkü bizim bu kabiliyetimiz var.

Ben, en büyük sorunumuzun bir kompleks sorunu olduğunu ve üzerimizdeki bu kompleks tozlarını atmamız gerektiğini düşünüyorum. “Biz yapamayız, biz üretemeyiz”i bir kenara bırakmamız lazım. En büyük sorunumuzun teknoloji ve ticarî mallar üretmekten ziyade; fikir, düşünce ve kavram oluşturma sorunu olduğunu düşünüyorum. Bugün bir zihniyet krizi yaşıyoruz. Kendi zihniyetimizi, kendi kavramlarımızı oluşturabileceğimize inanmalıyız. İşte biz bunu başardığımız zaman, merhametli, adaletli ve faziletli bir teknoloji, sanayi, gıda, eğitim, sağlık, siyaset, hukuk, sanat ve kültür dünyası oluşturabiliriz. İşte biz bugün bunları hepsini bir bütün olarak görmediğimiz ve Batı’nın bize sunmuş olduğu bakış açısıyla bunları değerlendirdiğimiz için, her şeyi birbiriyle sorunlu hale getirmiş olup sonra da onu onunla ilişkilendiren, teknolojinin ahlakîliği, teknolojinin dinle ilişkisi, iktisadın ahlakla ilişkisinden, eğitimin din ile ahlak ilişkisinden, seküler dünyanın bize sunduğu kavramlarla bunları çözmeye çalışıyoruz. Hayır, bunlar geçici çözümlerdir. Tıpkı Rahmetli Erbakan Hoca’nın dediği gibi bunlar pansuman tedavilerdir ve bunlar kalıcı çözümler olmayacaktır. Bunu ecdadımız tarihte başarmıştır. İslam’ın ilk yıllarında, Efendimiz aleyhisselam ve sahabe efendilerimiz bunu çok güzel bir şekilde başarmışlardır. Hatta çok uzak olmayan tarihlerde bile, hatasıyla sevabıyla Müslüman toplumlar ve devletler de bunu bir şekilde başarmışlardır.                        


Tasavvufun hem bir inanç iklimi hem de kültürel çerçeve oluşturması açısından Anadolu’nun değer dünyası üzerindeki etkisi size göre nasıl görülmelidir?
İslam’ı yaşama biçimi olarak bir tasavvuf geleneğimiz vardır. Çok erken dönemde sufilerimiz var. Bunlar, kaynağını yine Peygamber Efendimiz’de buluyorlar. Hazreti Peygamber’in, Bedir Savaşı’ndan sonra sahabe efendilerimize söylediği bir şey var. Diyor ki “Küçük mücadeleden büyük mücadeleye geçiyoruz”.  Sahabe Efendilerimiz diyorlar ki, “Büyük mücadele daha nasıl olur?” Peygamber Efendimiz, “Nefis mücadelesi, işte geldik oraya” diyor. İslam düşüncesi işte, tedbiru’l nefs’e, tedbiru’l menzil’e ve tedbiru’l mudun’a ve böyle bir sistematiğe matuftur. Ben, İslam siyaset felsefesini, İslam ahlak felsefesini, Kur’an’dan ve sünnetten süzülüp böyle bir noktaya gelen anlayış olarak görüyorum. Şimdi yine nefsin Müslümanlaştırılmasına geldik. Hazreti Peygamber diyor ki; nefisle mücadele etmek ve nefsi tezkiye etmek. İşte erdem ve fazilet sahibi olmak. İlim, irfan, hikmet ve hilm. Dağın başında bile olsa hiçbir kimse için kötülük düşünmeyen, hep hayır düşünen, işte Melami meşrep, kendisine kötülük yapılsa dahi öfkesini yenip insanları affedebilen kişiler olabilmek. Erken dönemde çok hoşuma giden bir isim vardır: El Muhasibî. Yani kendisini hesaba çeken. Kendi nefis terbiyesinden yola çıkarak kendisine bu adı vermiştir, yoksa gerçek ismi Haris’tir.

Tasavvuf maalesef şu son zamanlarda, tam da bu Melamiliğin zıddına, gösteriş ve şatafata dönüşen, üretmeden, sahip olmadan miskince yaşamaya çalışan bir yaşama döndü. Bu konuda çok ciddi özeleştiriler yapmamız gerekiyor. Bunu kendi adımıza yapmamız gerekiyor; başkaları adına değil. El Muhasibî’nin Er-Riaye diye bir eseri var. El-Akl, Fehm-ul Kur’an diye eserleri var yine. Bunlar mutlaka okunmalıdır. Er-Riaye, baştan sona, insanın kendi nefsini terbiye etmesi ile ilgili muhteşem bir eserdir. Daha sonra tasavvuf kurumsallaşıyor. İşte bunun en büyük ismi Hoca Ahmet Yesevi’dir. Ama tasavvuf, bir kitle ve taraftar grubu oluşturma anlayışı değildir; bilakis derdi insan inşa etmektir. Dolayısıyla Anadolu dediğimiz coğrafya, işte Melami meşrep, gösteriş ve şatafattan uzak, üreten, çoğu tüccar, zanaat sahibi, örnek kişi; kendisine kötülük yapıldığında bile onu affeden, intikam duygusu gütmeyen, iyilik düşünen bir zihniyettir.

Burada ilim olmadan olmaz. İslam medeniyeti ilim üzerinedir. Kur’an, bize önce bilmekten bahsediyor. Sonra irfan. İlmi yaşamaya dönüştürmek. Sonra hikmet, yani aşkın olanla irtibatlandırmak. Ve sonunda bunu bir ahlaka, yani hilme dönüştürmek. “Anadolu irfanı” dediğimiz şeyin ben aslında tasavvufî bir neşve olduğunu düşünüyorum. Ama sahih haliyle. Aslında bu anlamda dergâhlar, tekkeler, sahih haliyle insan yetiştiren mekânlardı ve başkasının sırtından geçinen miskinler yeri falan değillerdi. Tam tersi buralar, insanları meslek sahibi kılan, onlara ahilik anlayışı aşılayan ve insanların iyi ahlaklı bir şekilde yetişmelerini sağlayan yerlerdi. Ahilik, bir yönüyle tasavvufî bir neşveydi, ama bir yanıyla da üretim ve ticaret amaçlıydı. Ve dışarıdan gelen insanlar, ahileri görünce, ya bunlar ne kadar düzgün ve emin tüccarlar deyip kendi iradeleriyle Müslüman oluyorlardı. Dolayısıyla, Yunus’un, Hacı Bektaş-i Veli’nin, Mevlana’ların geleneği aslında üreten, çalışan bir gelenekti. Melamiliği iyi okumak gerekiyor. Bugün dünyaya belki de bu modelden bir takdimde bulunulabilir diye düşünüyorum.     


 

“Şahsiyet” dediğimiz şey, katı ve değişmez bir şey midir; yoksa sürekli menfi veya müspet olarak değişim ve gelişme gösterebilen bir şey midir?

Şahsiyet aslında sürekli kemalata doğru değişir ve gelişir. Hazreti Peygamber bile, gelmiş geçmiş tüm günahları af olunmuş olduğu halde hayatının son anına kadar ibadet etmiştir, Allah’a kulluk vazifesini yerine getirmeye çalışmıştır. Çünkü o şeytanî mücadele sürekli devam eder. Nefis, sürekli bir meyil içindedir. Hırslar, kötülükler, yanlışlar… Biz sürekli bunlarla mücadele halindeyiz. Eksi artı uçların, ifrat tefrit sürekli bir mücadele halindedir. Şahsiyet sürekli dinamik olmalı ve sürekli kendisini beslemelidir. Bundan dolayı da sürekli Kur’an ve sahih sünnetle irtibat halinde olmak zorundayız. Şahsiyetin sürekliliği ve insan-ı kâmilliğin devamı için ibadetler son derece önemlidir. Onun için Maun Suresinde, “Vay o namaz kılanların haline, onlar namaz kılarlar ama gaflet içindedirler” diye buyrulur. Biz fazilet ve erdem yüklü istikamet üzere kalmak için beş vakit namaz kılıyoruz, oruç tutuyoruz ve diğer ibadetlerimizi yapıyoruz. İman, ibadet ve salih amel çok önemlidir. İman, kaynağını o ulvî değerden alır. Sonra ibadet; namaz, yani beş vakit Allah’ın huzuruna çıkmak... Namaz çok müthiş bir şeydir. Tüm her şeyi elinizin tersiyle itip bırakıyorsunuz ve yalnızca O’nun rızası için O’nun huzuruna çıkıyorsunuz, O’na yöneliyor, halinizi O’na arz ediyorsunuz, yalnızca O’ndan yardım istiyorsunuz. Bu gerçekten çok muhteşem bir bilinçtir.

Bugün, Allah’a yönelip O’nun rızasına talip olanlara olumsuz gözle bakanlara baktığınızda, aslında kendilerinin hangi zavallılıkların esirleri olduklarını çok net görürsünüz. Kimi paranın, kimi makamın, kimi bilmem hangi faniliğin. Oysa Allah’ın rızasına talip olup O’na bağlanmak, özgürlüklerin en yücesidir. Çünkü onda bir sınır veya sınırlama yok. Çok müthiş bir özgürlüktür bu. “İyyake na’büdu ve iyyake nestain/biz yalnızca sana kulluk eder ve yalnızca senden yardım dileriz”den daha ulvî bir şey olamaz, “La ilahe illallah Muhameden Resullullah”tan daha büyük bir ferman olamaz. İbadetler bu bilinci bize aşılıyor. Ve akabinde salih amel. Ben sadece iman ettim, ibadet ettim, demekle bu iş bitmiyor. Bir de salih amelde bulunacağız. Sadece tebessümle bile olsa salih amelde bulunacaksın. Zenginsen yardım edeceksin, zekât vereceksin. Gücü nispetinde yardım etmeyen ve kendisiyle geçinilemeyen geçimsiz bir kişi İslam’ın öngördüğü bir mümin olamaz. Peygamber Efendimiz diyor ki, “Müslüman, başkalarıyla iyi geçinen ve kendisiyle iyi geçinilen kimsedir.” Sadece insanlarla değil; tüm bir tabiatla ve doğayla iyi geçinen, elinden ve dilinden emin olunan kişidir Müslüman. Ve yapılan bu yardım ve iyilikler, karşısındaki, diline, dinine, rengine veya mezhebine bakılmadan yapılmalıdır. Bunu sağlayan kişi ise mutlu insandır. Bunun için de mümin kişi hiçbir zaman mutsuz olmaz, her zaman kendisiyle barışıktır. Çünkü onun için her an, her durum, her varlık ve yokluk kutlu bir imtihanın birer merhaleleridir sadece. O da o imtihanı başarılı bir şekilde geçmenin derdine düşer sadece. Elinden geleni yapar, gerisini Allah’a bırakır, ondan sonra O’na teslim olur.      

Kur’an ve sünnete göre yaşayan kişi ve şahsiyetler, bir toplum oluşturacak ve bunların oluşturduğu toplumlar tehdit değil, ihya edeceklerdir, inşa edeceklerdir, onlara gelen onlarda hayat bulacaklardır. İslam’da, alt kimlik-üst kimlik diye bir şey yoktur, takva, yalnızca Allah’a olan bağlılıktadır. Mekke’ye alınmayan Bilali Habeşi’yi, Kâbe’nin üzerine çıkartıp ezan okutturan, rengine bakmaksızın Üsame’yi getirip ordunun başına koyan bir inançtır İslam. İslam’da ehliyet ve liyakat vardır. Onun için biz şahsiyeler inşa ederken liyakat ve ehliyete önem vermeliyiz. Ben şunu diyorum, üç e’yi tesis edersek çok başarılı oluruz inşallah diye düşünüyorum: Emin, ehil ve edib olma. 

 

Hocam, şimdi sizi dinledikçe bu konuyu konuşmak için nasıl isabetli bir tercihte bulunmuş olduğumuzu hatırladım tekrar. Bunun için de yüreğinize sağlık, çok teşekkür ediyorum.     

Estağfurullah. Ben çok teşekkür ediyorum. Okuyucularımıza da sevgilerimi, hürmetlerimi sunuyorum.
 

Bu haber toplam 558 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim