• İstanbul 23 °C
  • Ankara 18 °C

Abdullah Harmancı: Sabahattin Ali Sinemasından Yansıyanlar

Abdullah Harmancı: Sabahattin Ali Sinemasından Yansıyanlar
TYB Akademi 28 / Sinema ve Edebiyat / Ocak 2020

Sabahattin Ali, 1907-1948 yılları arasında yaşadı. Şiir, öykü, roman, piyes gibi türlerde eserler verdi. Özellikle öyküleriyle edebiyat tarihimizde önemli bir yer edindi. Toplumcu gerçekçilik olarak bilinen anlayışın roman ve öykü türündeki en önemli temsilcisi oldu. Ali'nin öykü yazarlığında iki dönemden bahsedilebilir. İlk dönemi daha romantiktir. “Değirmen” öyküsü bu romantizme örnek verilebilir. Ancak Almanya’da geçirdiği öğrenim yılları ve Nazım Hikmet’le tanışması onda edebiyat anlayışı bağlamında önemli değişiklikler meydana getirdi. Gerek Anadolu insanının sosyal, ekonomik açmazlarını yansıtmak gerekse toplumcu gerçekçiliği örnekleyecek öyküler vermek Sabahattin Ali’nin edebi şahsiyetini yansıtan özelliklerdir. Eleştirmen Necip Tosun “Anadolu insanı, Türk öykücülüğünde belki ilk kez onun öykülerinde ete kemiğe bürünüp tam bir gerçeklikle hayat bulmuştur.” [1] der.

Sabahattin Ali’nin öykülerinin çok büyük bir kısmı kırsala, Anadolu’ya aittir. O sebeple onun öykülerinde şehirden çok köye dair bulgular elde ederiz. Onu bir köy ve kasaba öykücüsü olarak gören eleştirmen Mehmet H. Doğan, Ali’nin Anadolu’yu anlatırken kendinden önceki kuşaktan nasıl/neye göre ayrıldığını veya öne çıktığını şu satırlarla aktarır: Sabahattin Ali’den önceki roman ve öykücüler için “Anadolu bilmedikleri bir memlekettir. Bir gezgin olarak giderler oraya… Dıştan, bir gezgincinin gözleriyle bakarlar ona… Sorunların yüzeyindedirler. Gerçekçilikleri bir masa başı gerçekçiliğinden öteye gitmez. Sabahattin Ali ve ondan sonra gelen yazarlar kuşağı, Cumhuriyet yönetiminin getirdiği ekonomik ve toplumsal değişikliklerin bir sonucu olarak Anadolu sorunlarının ağırlık kazandığı, bu sorunların kendini anlatmağa başladığı bir dönemin kuşağıdır.” [2] Görüldüğü gibi yazarın edebiyatımızdaki yeri konusunda eleştirmenler olumlu yargılarda bulunurlar. Özellikle Anadolu kültürünün ancak içinde yaşayanların vakıf olabileceği hayati detaylarını yazarın öykülerinde bulmak mümkündür. Acaba bu edebi hazine Türk sinemasına ne oranda yansımıştır? 

Sabahattin Ali’nin öykü ve romanlarından bazıları sinema veya televizyon filmine çekilmiştir. Bazı öykülerin tek başına, bazılarının ise birleştirilerek dokuz kadar sinema veya televizyon filmine aktarıldığını görmekteyiz. Bir yazarın edebî verimlerinin sinemaya aktarılması önemlidir. Özellikle edebiyatın günümüzde daha dar ama sinemanın daha geniş kitlelere ulaştığı göz önünde bulundurulursa, bir yazarı kitlelere açacak olan vasıtanın sinema olduğunu düşünebiliriz. Elbette sinema ve edebiyat farklı sanat dallarıdır. Farklı iç dinamikler tarafından yönetilirler. Bu sebeple senariste veya yönetmene düşen görev, edebî eseri sayfa sayfa izlemek değil, oradan görsel dilin gereksindiği yaratıcılığı çıkarabilmektir. Makalemizde, sinemanın, edebiyatta kendini çoktan kanıtlamış değerli bir Türk öykücüsünü ne oranda beyazperdeye aktarabildiğini araştıracağız. Edebiyatın her okurun zihninde yeniden var olan gizemli dilinin sinemanın diline aktarılırken hangi değişikliklere konu olduğunu görmeye ve göstermeye çalışacağız. Ayrıca bu uyarlamalarda coğrafyanın, şehrin, bölgenin insana ne oranda, nasıl etki ettiği sorusunu da cevaplamaya gayret edeceğiz.

1.Sabahattin Ali’nin Sinemaya Uyarlanmış Eserleri

Sabahattin Ali’nin çeşitli öykü ve romanları sinema veya televizyona aktarıldı. Bu aktarmaların sayısı tespit edebildiğimiz kadarıyla dokuzdur. Yılmaz Duru’nun yönetmenliğini yaptığı Azap Yolları, 1967 yılında çekilmiştir ve bunların ilkidir. Hanende Melek, 1973 senesinde Metin Erksan tarafından filme alınır. Aydın Çeçen’in yönettiği Düşman 1977 tarihlidir. Yazarı toplumcu gerçekçi edebiyatın merkezine yerleştiren ünlü romanı Kuyucaklı Yusuf, Fevzi Tuna tarafından 1985 yılında beyaz perdeye aktarılır. Konya’da çekilen 1987 tarihli Gramofon Avrat filmi yazarın aynı adlı eserinden alınmıştır ve Yusuf Kurşenli tarafından yönetilmiştir. 1990 yılında çekilen Devlerin Ölümü’nde yönetmen koltuğunda İrfan Tözüm oturur. Aynı yıl beyaz perdeye aktarılan Hasan Boğuldu ise Orhan Aksoy tarafından sinemaya uyarlanır. Tunca Yönder’in Komik-i Şehr’i 2005, Selim Güneş’in Kar Beyaz’ı 2010 tarihlidir. Son dönemlerde yaygınlaşan imgesel sinema kulvarında hikaye aktarımını zayıflatmış bir çalışmadır. İncelememizde bu uyarlama çalışmalarının bir kısmına ulaşamadık. Ulaşabildiklerimiz üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalıştık. Bunların ilki Kuyucaklı Yusuf’tur.

Kuyucaklı Yusuf (1985)

Kuyucaklı Yusuf (1937), Sabahattin Ali’nin yazdığı ilk romandır. Kendisini toplumcu gerçekçilik diye anılan edebi anlayışa dahil edecek özellikler içeren bu eser, “1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın’ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkıyalar bastılar ve bir karık kocayı öldürdüler.” [3] cümlesiyle başlar. Yakup Çelik roman hakkında “Anadolu’da çürümüş, parasal gücün yönlendirdiği adalet mekanizmasının bireysel isyanları oluşturması hikaye edilir.” [4] demektedir. Ayrıca şunları da söyler: “…kasabanın içinde mütevazı yaşama tarzı içerisindeki bir grupla; zengin, her şeyi paranın gücü ve silahla elde eden bir grup karşı karşıyadır. Aynı mekanda yaşamak mecburiyeti bu iki grubu karşı karşıya getirmiştir. Romandaki temel çatışma buradadır. Kasaba halkı ve jandarma komutanı güçlüden yana tavır koymuşlar”dır. [5]

Romandan uyarlanan film üzerine değerlendirmeler yapmadan önce Kuyucaklı Yusuf’un olay özetini de aktaralım: 1903 yılında Aydın Nazilli Kuyucak köyünde yaşayan bir karı koca eşkıyalar tarafından öldürülür. Oğulları Yusuf eşkıyalarla mücadele ederek bir parmağının kopması pahasına canını kurtarmıştır. Edremit kaymakamı Selahattin bey küçük yaştaki Yusuf’u evlat edinir. Muazzez, kaymakam beyin biricik evladıdır ve kimselere söyleyemese de içten içe Yusuf’u sevmektedir. Bir bayram günü Edremit’in ünlü fabrikatörü Hilmi beyin oğlu Şakir, Muazzez’e sarkıntılık edince Yusuf sert bir biçimde cevabını verir. Bu aşağılama altında kalmak istemeyen Şakir, bu defa Muazzez’le evlenmek ister. Annesi Şahinde hanım ise eşinin tersine, şaşaalı bir hayat sürmek istemekte ve Hilmi beylere yaklaşmaya çalışmaktadır. Hilmi bey ve çevresi kaymakam Selahattin beye bir tuzak kurarak kumarda kaybetmesine sebep olurlar. Böylelikle kaymakam bey Hilmi beye borçlanacak ve Şakir’in Muazzez’i alması kolaylaşacaktır. Şakir’in bir bağ evinde bir genç kıza tecavüz ettiğini bilen Yusuf, genç kızı konuşturarak Şakir’in onunla evlenmesine engel olur. Yakın arkadaşı Ali de kaymakamın borçlarını ödeyerek Muazzez’e talip olacaktır. Bir düğünde Şakir, Ali’yi görünce onu sözde yanlışlıkla vurur ve Muazzez de eskiden beri gizlediği sevgisini Yusuf’a açıklar. Yusuf genç kızı kaçırır. Kaymakam bey bu durumdan memnun olur. Fakat bir süre sonra Kaymakam Selahattin kalp krizi geçirerek ölecektir. Yeni kaymakam ise Hilmi beylerin çilingir sofrasında hiç ayrılmaz. Kaymakamlıkta memurluk işi bulan Yusuf’u civar köylere tahsildar yapar. Yalnız kalan Muazzez ve annesi artık Hilmi beylere ve yeni kaymakama yakın durmaktadırlar. Bu durumu öğrenen Yusuf kayın validesine bazı uyarılarda bulunur. Bir gece evine geldiğinde Hilmi beylerle birlikte ailesinin işret sofrasında olduğunu görerek ilçenin ileri gelenlerini tek tek öldürür. Karısını alarak oradan uzaklaşır. Ancak daha önceden yaralanan eşi Muazzez yolda ölecektir. Bir mezar kazarak eşini bir ağaç altına gömen Yusuf dağlara doğru uzaklaşır.[6]             

Kuyucaklı Yusuf romanı hakkında Fethi Naci olumlu değerlendirmeler yapar. Kişilerin canlılığı, yazarın ayrıntı ustalığı, olay örmedeki başarısı, mahalli renkleri vermekteki ustalığı gibi yönleriyle Sabahattin Ali’nin romancılığını ve bu romanı öne çıkarır. [7]

Kuyucaklı Yusuf romanı 1985 senesinde yönetmen Fevzi Tuna tarafından filmleştirilir. Senaryoyu da aynı kişi yazmıştır. Talat Bulut ve Ahmet Mekin filmin başrollerini paylaşırlar. Oldukça mütevazı imkanlarla çekilmiş olan Kuyucaklı Yusuf filmi hakkında eleştirmen Rıza Oylum “Eserin aslına özen gösterilen yapımda, roman neredeyse sayfa sayfa görselliğin yeni dünyasına taşınmıştı. 127 dakikalık yapım, yönetmenin özenle çektiği edebiyat uyarlamalarından biridir.” demektedir.[8] Oylum, filmin metne sadık kalınarak çekildiğini söylerken çok haklıdır. Ancak herkesin kabul edeceği gibi, sinema ve edebiyat farklı dilleri gereksinen farklı sanat dallarıdır. Dolayısıyla yönetmenin metne sadık kalması bu defa filmin görsel gücünü zayıflatacak bir sonuç vermiştir. Romanın yapısı gereği, Yusuf’un kahramanlaştırılması ve toplumsal güç odakları arasındaki çatışmanın sert bir biçimde verilmesi gerekirken, belki filme sokulmaması gereken birçok ayrıntı bu çatışmayı zayıflatmıştır. Yusuf’u romanın sonundaki katliama hazırlayan psikolojik sebeplerin filmde yeterince işlenmediği görülür.

Filmde, romandaki mekanların elden geldiğince detaylı bir biçimde verildiği söylenebilir. Edremit; sokakları, caddeleri, ev içleri, bahçe içleriyle yıpranmamış güzellikleriyle yansıtılır. Filmin 1985 senesinde çekildiği hatırlanırsa, dönemi yansıtabilmenin güçlüğü de anlaşılacaktır. Bir bayram gününün ilçedeki yansımaları, bayram eğlenceleri, insanların meydanlarda eğlenmeleri filmin düşük bütçesine rağmen başarıyla verilir. Aynı şekilde Şakir’in katil olduğu düğün sahnesi de canlı bir biçimde sunulmuştur. Ev içleri, sedirler, eski Türk evlerinin iç düzeni özenle yansıtılmıştır. Filmde, yaşanan şehirle ilgili olarak, Edremit kasabasının oraya dışarıdan gelen memurlar üzerindeki kötü etkisinden bahsolunur. Kasabalarda yaşayan memurların içki içmeye mahkum oluşları kasabanın boğucu atmosferiyle açıklanır. Bu durum, mekanın insanı hangi noktaya getirdiği sorusuyla ilgilidir. Şehir, memurlar için bir ıztırap kaynağına dönüşür. Filmin düşük bütçeli olması şehirle veya mekanla ilgili olarak daha görkemli bir sunuş imkanını ortadan kaldırmıştır. 

1.2.Gramofon Avrat (1987)

Sabahattin Ali’nin Kağnı adlı öykü kitabında yer alan “Gramofon Avrat” [9], dört sayfa uzunluğunda olmasına rağmen 1987 yılında 120 dakikalık bir filme uyarlanmıştır. Konya’nın meşhur oturak âlemlerinin anlatıldığı bu öyküde, Refik Halit Karay’ın Memleket Hikâyeleri’nde yer alan “Sarı Bal” anlatısının izleri vardır. [10] Hayat kadını veya toplum dışı kadın tipinin edebiyatımızdaki izleri sürüldüğü zaman, karşımıza çıkan ilk metinlerden biri “Sarı Bal”dır. “Gramofon Avrat” öyküsü de toplum dışı kadın tipinin edebiyatımızdaki en başarılı örneklerindendir. Öykünün konusunu kısaca aktaralım:

Konya’da, oturak âlemlerine katılan hovardaların dünyasında sesinin güzelliğinden dolayı herkesin “Gramofon Avrat” dediği ve gerçek ismini unuttuğu genç yaşta bir kadın, kısa sürede efsaneleşir. Çünkü yaşı çok genç olmasına rağmen her türlü kaşık oyununu oynamakta ve türküleri çok canlı bir biçimde söylemektedir. Konya’nın hovarda erkekleri eğlencelerinde onu oynatmak için adeta birbirleriyle yarışırlar. Herkesin dilinde dolaşan Gramofon ise Murat adında bir arabacıyı sever. Murat olmadan hiçbir yere gitmez. Arabasını ancak o sürerse oturak âlemlerine katılır. Halbuki aralarında bir konuşma bile geçmemiştir. Murat onun katıldığı oturak eğlencelerine hiçbir zaman katılmamış, sabahlara kadar kapıda beklemiştir. Gramofon Avrat’ın zor duruma düştüğü bir gecede ise gözünü kırpmadan kalabalığa ateş edip birinin ölümüne sebep olmuştur. Bu olay üzerine, Gramofon bütün hayatını Murat’a adayacak ve o hangi hapsaneye aktarılırsa Gramofon da ardından onu takip edecektir. Bunun için genelevlerde bile çalışacaktır.

1987 yılında Yusuf Kurşenli tarafından yönetilen, Ayşe Şasa tarafından senaryosu yazılan öyküyle aynı addaki filmde, Türkan Şoray ve Hakan Balamir başrolleri oynamışlardır. Film Konya’da çekilmiştir. 1987 yılında 1930’ların Konya’sı canlandırılmaya çalışılmıştır. Rıza Oylum filmi şöyle değerlendirir: “…Gramafon Avrat filmi de Orta Anadolu’da geçen bir Sabahattin Ali öyküsünden yapılmış başarılı bir uyarlamaydı. Yusuf Kurşenli, 1990’da Rıfat Ilgaz’ın Karartma Geceleri romanını da sinemaya uyarlamıştı. Gramafon Avrat öyküsünden yapılan uyarlama da aslına sadık kalarak yapılmış bir uyarlama. Cumhuriyet’in yeni kurulduğu yıllarda, Konya’da oturak âlemlerinde dans eden ve bade sunan Cemile ile onu bu âlemlere taşıyan faytoncu Murat arasında geçen dramı anlatır. Oturak âlemlerinin gözdesi olan Cemile kendisi gibi eski bir oturak kadını olan Azime ile birlikte yaşamaktadır. Yaşadığı hayattan kurtulup bir kente göç etmek için para biriktirmeye çalışır. Faytoncu Murat’ın kendisine âşık olmasıyla birlikte kendisine âşık olan diğer erkeklerle sorunlar yaşamaya başlar. Bunlardan bir tanesi tüccar Ali’dir. Kasabanın ileri gelenlerinden zengin bir hovarda; Cemile’yi zorla bir oturak âlemine götürmek isteyince Faytoncu Murat katil olur. Cemile, kasabada yaşadığı sorunlar yüzünden Tüccar Ali’ye sığınır. Bu arada hapishanede sık sık Murat’ı ziyaret etmesi Ali’yi rahatsız eder. Kıskançlıklarına dayanamayıp geneleve yerleşir. Kısa bir öyküden yapılan bu uzun metraj sinema filminde öykünün aslına sadık kalınarak yeni karakterler yaratılıp atmosfer zenginleştirilmiş. Türkan Şoray ve Hakan Balamir’in başarılı oyunculuklarıyla adından söz ettiren bu uyarlamada, yönetmen, Sabahattin Ali’nin sade ama etkileyici anlatımlı öyküsünün altında ezilmemiş, özgün bir sinema filmi ortaya koymuş.” [11]

Dört sayfalık öyküden 120 dakikalık bir uzun metrajlı film çıkarmayı başaran Ayşe Şasa ve Yusuf Kurşenli ekibi, doğal olarak öykünün asıl metnine büyük oranda eklemeler yapmışlardır. Cumhuriyetin kuruluş senelerini Halkevleri, Şehir Kulübü, “Medeniyet” konulu kutlamalar gibi tarihi fonla bezeyen senaryo ekibi, Konya’nın eşrafından, tüccarlarından yarattıkları tiplemelerle filmi güçlendirirler. Olay örgüsünde bir değişiklik olmasa da, öyküde olmayan pek çok detay filme girer.

Filmin başarılı tarafı anlatılan dönemin Konya’sı ile ilgili detayların verilmeye çalışılmasıdır. Eski Konya evlerinin yer aldığı sokaklar, bağ evleri, Konya’nın meşhur camileri, Alaaddin Tepesi ve burada yer alan cami gibi yerler fon halinde verilir. Konya’da bir dönem önemli bir taşıma aracı olan fayton ve fayton kültürü de filmde başarıyla yansıtılır. Konya ve havalisinde bir dönem yaygın olan oturak âlemleri, kadınların kıyafetlerine kadar ayrıntılı bir biçimde verilmiştir. Modern dönem öncesindeki Konya yaşantısının özellikle eğlence kültürüne dair detaylar filmden bize yansır.          

  1. Hasan Boğuldu (1990)

“Hasan Boğuldu”, Sabahattin Ali’nin en bilindik öykülerinden biridir. Yazar bu anlatısını 1942 yılında yazmıştır. Öykü, ilk baskısı 1943’te yapılan Yeni Dünya isimli kitapta yer alır.[12] Yazarın öykücülük serüveni romantizmin hakim olduğu dönem ve toplumcu gerçekçiliğin hakim olduğu dönem olmak üzere içerik esas alınarak bir ayrıma tabi tutulabilir. “Hasan Boğuldu”, ikinci dönemin eseri olmakla birlikte metindeki ideolojik tavır ikinci plandadır. Buna rağmen, insanların toplumsal statülerinin onların hayatlarını bütünüyle belirlediği görüşünün, coğrafyanın kaderimizi belirlediği tezinin eserde alttan alta kendini hissettirdiği de bellidir.

Bu kurmaca metin ile ilgili çözümleme yapan Mehmet Kaplan, Sabahattin Ali’nin yazarlığını şu cümlelerle değerlendirir: “…gerçeği fark etmek için görmesini bilmek, onun güzelliğini dile getirmek içinse şair olmak icap eder. Sabahattin Ali bu iki meziyete de sahiptir.” [13]

“Hasan Boğuldu” öyküsü bir “çerçeve hikâye”dir. Yani öykü, bir başka öykünün içinden sunulur. Yörük kızı Hacer, yazara kendi obalarında çok yakın bir zamanda yaşanmış acıklı bir aşk hikâyesini aktarır. Bu anlatma esnasında Hacer, asıl hikayenin parçası olan Emine ile yazarsa Hasan ile özdeşleştirilir. Hacer’in anlattığı hikayeye göre, Hasan Edremit’in Zeytinlik köyünde bahçıvanlık yapıp pazarda meyve sebze satmaktadır. Yani ovalıdır. Emine ise dağlıdır. Yüksek Oba’da yaşayan yörüklerdendir. Emine de Hasan da o güne kadar başlarını kaldırıp kimselere bakmamış saf gençlerdir. Birbirlerini Edremit’in pazar yerinde tanırlar ve çok severler. Aşklarının en güzel başlangıç devresi bittiğinde artık hayatlarını nasıl birleştireceklerini konuşmaya başlarlar. Bu konuşmalar başladığında, Hasan’a göre daha gerçekçi olan Emine, işin içindeki problemleri hızla ayırt etmiş ve Hasan’a bunu belli etmiştir. Sorun, ikisinin farklı kültürlere, farklı bölgelere ait olmalarıdır. Birisi ovalı, diğeri dağlıdır. Töreye göre dağlılar ovalılarla, ovalılar ise dağlılarla evlenemez. Ancak bu konuda obalıların daha katı oldukları görülür. Emine ne kadar izah etmeye çalışsa da, Hasan her türlü problemi aşabileceklerini düşünür. Sonunda Yüksek Oba ahalisi duruma şöyle bir çözüm bulur: Hasan sınanmalıdır. Kırk kiloluk tuz çuvalını hiç dinlenmeden Edremit’ten obaya taşımalıdır. Her şey Hasan’ın bunu başarıp başaramamasına bağlıdır. Sonunda Hasan çuvalı obaya çıkarmayı başaramaz ve Emine çuvalı alıp obasına döner. Hasan’ın yalvarmaları çare etmez. Ertesi gün Hasan’ın büvetlerden birinde boğulduğu anlaşılır. Emine ise önce aklını yitirecek ardından kendini Hasan’a hediye ettiği “çevre” ile asacaktır.

Öyküdeki doğa betimlemeleri, anlatılan aşkın dramatik tarafını adeta güçlendirir. “Hikayede, baştan sona kadar, bir fon musıkisi gibi, tabiatın güzelliği çağıldar. Yazar, usta bir ressam gibi, dış alemde gördüğü her şeyi tespit eder. Fakat bu tabiatın içinde, ondan fışkırmış gibi güzel, canlı insanlar vardır. Yörük kızı Emine ve bahçıvan Hasan!” [14] Bunları söyleyen Kaplan, öyküde insanların üç ayrı tabakaya ayrıldıklarını belirtir: “a) Almanya’da öğrenim görmüş, tabiata resim terbiyesi almış bir sanatçı gözü ile bakan yazar b) Düzovalı bahçıvan Hasan, c) Dağda yaşayan yörükler.” [15] Mehmet Kaplan, ayrıca anlatıyı güzelleştiren üç unsurdan bahseder: Bunlar “tabiat, aşk ve ölüm”dür. [16]  

Bu ünlü kurmaca metin, yönetmen Orhan Aksoy tarafından 1990 yılında filme alınır. Başrollerini Yalçın Dümer ve Hülya Koçyiğit’in paylaştığı, öyküyle aynı adı taşıyan film, Sabahattin Ali’nin duygusal ve içli dünyasını yansıtmak noktasında çok başarılıdır. Öyküdeki yoğun ve şiirsel doğa anlatımlarının filmde de seyirciye ulaştığı görülür. Kaz dağlarının büyülü dünyası seyirciyi sarar. 127 dakikalık film, sade olay örgüsüne rağmen seyirciyi bıktırmadan uzun bir süreye yayılır. Müzik, çok etkili kullanılmıştır. Filmin süresini uzatan çoğunlukla sözsüz, müzikli, klibi andıran bölümlerdir. Bu bölümler de duygusal artırır. Gereksizmiş izlenimi yaratmaz. Film coğrafyanın albenisini beyaz perdeye başarıyla taşır. Temelde şehir, kasaba ve buna karşılık oba hayatının zıtlaşmasını verir. Coğrafya bilincinin en çok ön plana çıktığı Sabahattin Ali öykülerindendir. Çatışmanın en önemli sebebi coğrafyadır. Film başladığında Edremit kaymakamı ile karşılaşırız. Dolayısıyla filmin başlangıcı Edremit kaymakamının makamıdır ve ilerleyen sahnelerde kaymakamlık binasının içini görürüz. Daha sonra Edremit’ten bazı sokaklar görülür. Hacer kız, bu modern görüntüler içinde fantastik bir filmin eski çağlardan ışınlanmış figürü gibidir. Ancak gerek öykünün gerekse filmin kırsala odaklandığını belirtmek gerekir. Edremit bir şehir yaşantısı anlamında çok fazla karşımıza çıkmaz. Emine ile Hasan’ın bir pazar yerinde tanışmaları, köye oranla kasaba veya ilçenin sosyal hareketlilik anlamında daha önde olduğunun göstergesidir. Emine obasından köye ve kasabaya inmeseydi, böyle bir aşk ve dolayısıyla böyle bir trajedi yaşanmayacaktı. Mekânın insanın kaderi üzerindeki etkisi filmde en çok öne çıkan düşüncelerdendir.

  1. Kar Beyaz (2011)

“Ayran” öyküsü Sabahattin Ali’nin Yeni Dünya adlı kitabında yer alır. 1938 yılında yazılmıştır. Yaklaşık dokuz sayfalık bir kısa öyküdür. Sabahattin Ali’nin hemen bütün kurmaca metinlerinde kendini hissettiren Maksim Gorki etkisi “Ayran”da oldukça belirgindir.

Kar Beyaz filmine büyük oranda ilham veren “Ayran” öyküsünün olay örgüsüne kısaca bakalım: Babası olmayan küçük Hasan iki kardeşine bakmak zorundadır. Annesi yatalak bir hastaya bakmakta, haftada bir kez ancak evine gelebilmektedir. Bütün sorumluluk Hasan’ın üstüne binmiştir. Onun ise elinden gelen tek şey ailesinin sahip olduğu tek keçiyi otlatmak ve keçinin sütünden ayran yapıp yakındaki istasyonda satmaktır. Ancak bu çok küçük bir istasyondur. Çok az kişi oradan gelir geçer. Bu sebeple Hasan’ın işi oldukça zordur. Ayrıca eviyle istasyon arasındaki çamur yolu ağır bir ayran güğümüyle yürümek zorundadır. Öyküde Hasan’ın babası hakkında herhangi bir bilgi verilmez. Hasan da bu konuyu hiç merak etmemiştir. Yazarın, Hasan ve ailesine karşı çevredeki insanların özellikle uzak durduklarını belirtmesi öyküdeki anneyle ilgili toplumun bakış açısını yansıtır. Dolaylı olarak da olsa kadının kötü yolla hayatını kazandığı ima edilir. Bütün öykü, Hasan’ın evden dolu bir güğümle çıkması, istasyona kadar yürümesi ve ayran satmaya çalışmasını kapsar. Zaman zaman iç çözümleme tekniğiyle, onun iç dünyasına girer, korkularını veya beklentilerini öğreniriz. Öykünün bir kış gününde geçmesi ve Hasan’ın dönüş yolunda ağır kış şartları sebebiyle hayatını yitirmesi öyküyü yeterince dramatik bir sahaya taşır. Yoksulluğun, açlığın, çaresizliğin pençesinde, elinden bir şey gelmeyen küçük Hasan, ekonomik şartlarla olduğu kadar doğanın zorluklarıyla da mücadele etmektedir. Açıkça belirtilmese de, Hasan bu şartlar içerisinde evine dönerken donarak ölecektir.

2011 yılında yönetmen Selim Güneş tarafından çekilen Kar Beyaz filminde Hasan rolünü çocuk Hakan Korkmaz üstelenmiştir. 117 dakika süren filmin kısa bir öyküden uzun metrajlı bir filme dönüştürülmesi sırasında oldukça serbest bir uyarlama yapıldığı görülür. Yukarıda bahsedilen gerek Kuyucaklı Yusuf gerekse Hasan Boğuldu filmleri büyük oranda asıl metne sadık kalınarak filmleştirilmişti. Kar Beyaz ise büyük oranda serbest uyarlamadır. Rıza Oylum bu film hakkında şunları söyler:

“Ulusal ve uluslararası festivallerde birçok ödül alan film, etkileyici bir görselliği ve gerçekçi bir oyunculuğu bünyesinde barındırıyordu. Kar Beyaz, Ayran öyküsünü serbest bir uyarlamasıdır. Ayran öyküsünde Sabahattin Ali, bir dağ köyünde yaşayan ve iki küçük kardeşine hem analık, hem babalık yapan 12-13 yaşlarındaki Hasan’ın trajik öyküsünü anlatıyordu. Kar Beyaz filminin öykünün birebir bir yansıması olduğunu söylemek olanaksızdır. Öyküye nazaran daha zengin bir şahıs kadrosu ve daha zengin bir olay örgüsü olduğunu söylemek mümkün. Yönetmen öyküden hareket etmekle birlikte olayın yaşandığı zaman dilimini değiştirmiştir. Ayrıca öyküde olmayan karakterlerle filminin oluşturmuş küçük sinemasal eklentiler yaparak özgün bir film ortaya çıkarmış. İlkin özgün eserde Hasan’ın babasını göremeyiz. Kar Beyaz ise Hasan’ın babasının tutuklanıp cezaevine koyulmasıyla başlar. 1938’de yazılan bu hikâye, seyircinin de hissedeceği biçimde bir darbe dönemine, 12 Eylül 1980’e kaydırılır. Üçüncü olarak Sabahattin Ali’nin hikâyesi demiryolunda geçerken, film, Karadeniz eşsiz yaylalarına, Artvin’e taşınır ve yeni karakterler eklenir. Özgün eserin tren istasyonu, kasabadan köye giden minibüslerin durduğu ıssız bir yol kenarına çevrilmiştir. Fotoğrafçılıktan yönetmenliğe geçen Selim Güneş, ilk yönetmenlik denemesi olan Kar Beyaz’da oldukça estetik kareler yakalamaya özen göstermiş. Filmdeki başarılı sahne tasarımları övgüyü hak ediyor. Filmdeki oyunculuklar da yapmacılıktan uzak, yörenin dilini ve davranışlarını yansıtacak kadar da inandırıcıdır.” [17]

Görüldüğü gibi, Kar Beyaz filmi, “Ayran” öyküsünün zamanda ve mekanda kaydırma yapılarak serbest bir şekilde uyarlanmasıyla kotarılmıştır. 1980 darbesinin olumsuz sonuçlarını göstermesi bakımından bu zaman kaydırmasının filmdeki dramatik unsura politik bir yön eklediğini görürüz. Bu da filme ayrıca bir derinlik katar. Yönetmen, daha çok diyalogsuz ama estetik yönü yüksek görüntüler vererek kendi içinde serbest akışı olan bir film yapmaya çalışmıştır. Sinema sanatına yeteri kadar vakıf olmayan vaat izleyicinin filmi takip etmesi bu sebeple güçtür. Seçilen mekanlar, kıyafetler, Hasan’ın film boyunca çok fazla çalışıyor görünmemesi gibi etkenler, öyküdeki yoğun dramatik unsurun filme yansıtılamaması sonucu doğurmuştur. Öyküde atmosfer haklı olarak karanlık çizilir. Bu karanlık Hasan’ın çaresizliğini de vurgular. Filmde ise son derece cazip Karadeniz doğası ve kar, metnin asıl amacını vurgulamaktansa seyirciye umut ve sevinç aşılar. Kanaatimizce bu uyarlama, en azından Sabahattin Ali’nin hedeflerini gerçekleştirememiştir.

“Ayran” öyküsünde Hasan’ın yaşadığı yer, onun zihninden verilen bilgilerle açıkça yazar tarafından olumsuzlanır. Oradan ayrılan trenlerin ayrılırken sevinç sesleri çıkardığını düşünen Hasan, kendisini talihsiz bir hayata mecbur eden coğrafyadan memnun değildir. Filmde ise coğrafyanın insan üzerindeki olumsuzluğu başka bir biçimde ortaya konur. Kasabaya görevli gelen mühendis son derece mutsuzdur. Tavırlarından bu mutsuzluk açıkça görülür. Kasabaya tırmanan minibüsün önüne kayaların, taşların devrilmesi, bir anlamda coğrafyanın insana uyguladığı baskının filmdeki sembolik dile getirilişidir. Film boyunca son derece göz alıcı doğa manzaraları ile karşılaşırız. Ancak filmin finalinde, öyküde olduğu gibi, kış şartlarına yenilen Hasan hayatını yitirecektir. Yani doğa, öyküdeki gibi filmde de insanın aleyhine işler. 

Filme eleştirel yaklaşan Murat Tolga şunları dile getirir: “Antalya'da filmi izler izlemez aklımda beliren düşünce; eldeki malzemenin en fazla 30-40 dakikalık bir orta metrajda bir başyapıta dönüşebilecekken kendi yapısına zarar veren ve sıkıcılaştıran bir amaca hizmet etmesiydi. Selim Güneş'in yan karakterlere getirdiği açılım da hikâyeyi toparlamak yerine asıl öyküden uzaklaştırıyor. İş bir öyküden bir film yaratmaya gelince olayın rengi biraz değişiyor, sonra da burada olduğu gibi yoğun görsele sığınmış bir filmle karşı karşıya kalıyoruz. İmgeler anlatımın önüne geçiyor. Nuri Bilge Ceylan sinemasına yakın duran filmin, bu türden bir sinema deneyimini sevenler tarafından alkışlanacağı kuşkusuz.” [18] Görsel tarafına çok çalışılmış olan Kar Beyaz filmi, hikaye anlatma işini kotaramamış gibi gözükmektedir.   

Sonuç

1967 – 2010 seneleri içerisinde Sabahattin Ali’nin çeşitli öykü ve romanlarından uyarlanan sinema ve televizyon filmlerinin sayısı belirleyebildiğimiz kadarıyla dokuzdur. Bazı öykülerin tek başına bazı öykülerin ise bir arada beyaz perdeye uyarlanması söz konusudur. Yazarın kendisini sosyalist olarak tanımlaması ve bu doğrultuda eserler vermesi, sinemanın onun eserlerine neden yöneldiği sorusunun cevaplarından biridir. Ayrıca olay eksenli hikayelere yer vermesi, sinema diline uygun bir öyküleme yolu izlemesi de Ali’nin eserlerine sinemanın yönelişinin sebepleri arasında yer alabilir. Bu sebeplere, anlatılarında dramatik unsuru ön plana alması maddesini de eklemek gerekir. Kısacası Sabahattin Ali’nin öykü ve romanları sinema, diline yatkınlığı ile ön plana çıkar. Bunda, edebiyat dünyasındaki şöhretinin de payı vardır.

Yapılan uyarlamalara baktığımızda, ülke sinemasının çeşitli dönemlerden farklı sanat anlayışlarına savruluşlarının bu uyarlama çalışmalarına da yansıdığını söylemek mümkündür. 1967’de Erol Taş’ın başrolünü oynadığı Azap Yolları Yeşil Çam sinemasının bir yansıması iken, 2010’da çekilen Kar Beyaz filmi Türk sinemasının geldiği imgesel sinema özelliklerini içerir. Kısacası sinemamızın dönemlerden dönemlere geçişleri doğal olarak Sabahattin Ali uyarlamalarını da etkilemiştir.

Kuyucaklı Yusuf uyarlaması, özellikle Edremit ve çevresinin dönemsel yaşantısını, coğrafyasını yansıtır. Evler, sokaklar, yemek sofraları, giyim kuşam gibi folklorik özellikler filmin düşük bütçesine rağmen filme aktarılmıştır.

Gramofon Avrat ise Konya ve havalisinin özellikle eğlence ortamlarını yansıtır. Filmin 1987 yılında çekilmiş olması dış mekân çekimlerinde yönetmenin işini zorlaştırmıştır. Buna rağmen öykünün anlatıldığı dönemin Konya’sının yansıtılması için azami çaba sarf edildiği görülür. Öykünün kısa filmin uzun olması, senaristin filme çeşitli eklemeler yapmasını gerektirmiş, senarist de bunu özenle gerçekleştirmiştir. Konya’nın ev içleri, eğlence alemleri başarıyla verilir.

Hasan Boğuldu adlı uyarlamada bu defa Kaz Dağları yansıtılır. Ova ve dağ ayrımına dikkat çekilir. İnsanlar arası ilişkilerde yaşanan birtakım ayrımlar, küçük ya da büyük görmeler, statü ayrımlarının yaşanan coğrafyayla ilişkisi üzerinde durulur. Yaşanan iklim veya bölge, sizin hayatınızda alacağınız kararları doğrudan etkiler. Filmde, ayrıca, Kaz Dağları’nın büyüleyici atmosferi de dikkat çekicidir.

Kar Beyaz filmi ise zaman ve mekanda değişiklikle yapılmış bir uyarlamadır. Yazarın öyküsündeki köy ve zaman diliminden günümüze ve Karadeniz’e geçeriz. Çünkü yönetmenin amacı şiirsel, imgesel bir dil oluşturmaktır. Karadeniz coğrafyasının güzel olduğu kadar insan yaşantılarını sınırlayan zorlu tarafını hatırlarsak bu mekan değiştirimi tümüyle işlevsiz değildir. Filmde Karadeniz’in yüksek ve engebeli dağları mekan olarak seçilmiştir.        

Türk sineması, Sabahattin Ali’yi kendi imkanları içerisinde beyaz perdeye taşımıştır. Bunlar arasında başarılı olanlar olduğu gibi, yazarın dünyasını yansıtamamış olanlar da vardır. Sabahattin Ali’nin edebiyattaki yeri düşünüldüğünde, henüz sinemanın bu büyüklüğü karşılayacak eserler verebildiği söylenemez. 

Kaynakça

Cevdet, Kudret. (1999). Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman 3, İstanbul: İnkılap Kitabevi.

Çelik, Yakup. (2006). “Cumhuriyet Dönemi, Roman: 1920-1960”, Türk Edebiyatı Tarihi C.4, içerisinde, İstanbul: KBY. 

Fethi, Naci. (2012). Yüzyılın 100 Romanı, İstanbul: İş Bankası Yay. 

Kaplan, Mehmet. (2000). Hikaye Tahlilleri, İstanbul: Dergah Yay.  

Karay, Refik Halit. (2009). Memleket Hikayeleri, İstanbul: İnkılap Kitabevi.

Ali, Sabahattin. (1976). Kuyucaklı Yusuf, İstanbul: Bilgi Yay. 

Ali, Sabahattin. (1997). Bütün Öyküleri 1, İstanbul: YKY.

Ali, Sabahattin. (1997). Bütün Öyküleri 2, İstanbul: YKY.

Tosun, Necip. (2013). Öykümüzün Kırk Kapısı, Ankara: Hece Yay.

 

Elektronik Kaynaklar

Oylum, Rıza. “Sinemada Sabahattin Ali Uyarlamaları”, http://www.edebiyathaber.net/sinemada-sabahattin-ali-uyarlamalari-riza-oylum/ (11.09.2019).

Tolga, Murat. http://www.beyazperde.com/filmler/film-187026/elestiriler-beyazperde/ (11.09.2019).

Sabahattin Ali filmleri:  http://www.sinematurk.com/kisi/3246-sabahattin-ali/

 

[1] N. Tosun, (2013), Öykümüzün Kırk Kapısı, Ankara: Hece Yayınları, s.51.

[2] Aktaran: C. Kudret, (1999), Türk Edebiyatında Hikaye ve Roman 3, İstanbul: İnkılap Kitabevi, s.50.

[3] S. Ali, (1976), Kuyucaklı Yusuf, İstanbul: Bilgi Yayınevi, s.10. 

[4] Y. Çelik, (2006), “Cumhuriyet Dönemi, Roman: 1920-1960”, Türk Edebiyatı Tarihi içerisinde, C.4, İstanbul: KBY, s.256.  

[5] A.g.e., s.257.

[6] Burada kısmen Cevdet Kudret’in roman özetinden yararlandık:

C. Kudret, (1999), Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman - 3, İstanbul: İnkılap Kitabevi, s.78-79.  

[7] F. Naci, (2012), Yüzyılın 100 Romanı, İstanbul: İş Bankası Yay., s.237. 

[8] R. Oylum, “Sinemada Sabahattin Ali Uyarlamaları”, http://www.edebiyathaber.net/sinemada-sabahattin-ali-uyarlamalari-riza-oylum/ (11.09.2019).

[9] S. Ali, (1997), Bütün Öyküleri 1, İstanbul: YKY, s.164.  

[10] R. H. Karay, (2009), Memleket Hikayeleri, İstanbul: İnkılap Kitabevi, s.69.

[11] R. Oylum, “Sinemada Sabahattin Ali Uyarlamaları”, http://www.edebiyathaber.net/sinemada-sabahattin-ali-uyarlamalari-riza-oylum/ (11.09.2019).

[12] S. Ali, (1997), Bütün Öyküleri 2, İstanbul: YKY, s.118.

[13] M. Kaplan, (2000), Hikaye Tahlilleri, İstanbul: Dergah Yayınları, s.135.  

[14] Aynı yer.  

[15] Aynı yer.

[16] Aynı yer.

[17] R. Oylum, “Sinemada Sabahattin Ali Uyarlamaları”, http://www.edebiyathaber.net/sinemada-sabahattin-ali-uyarlamalari-riza-oylum/ (11.09.2019).

Bu haber toplam 251 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim