• İstanbul 19 °C
  • Ankara 16 °C

Covid-19 ve Çevrimiçi Eğitim: Yükseköğretim Öğrencileri Açısından Evin Anlam ve İşlevi

Covid-19 ve Çevrimiçi Eğitim: Yükseköğretim Öğrencileri Açısından Evin Anlam ve İşlevi
Dr. Yahya Aydın & Dr. Mustafa Köse

Tüm salgın hastalıklar belirli bölgelerle sınırlı kalmayarak hastalığın başlangıç noktasından farklı coğrafi bölgelere veya tüm dünyaya yayılabilmektedir. Tüm dünyaya yayılan salgın hastalıklar Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından pandemi olarak ilan edilmektedir. Ulaşım teknolojisindeki gelişmelerle birlikte 21. yüzyılda insan hareketlerinin her zamankinden daha fazla artması, salgın hastalıklara neden olan virüslerin hareket kabiliyetini artırmış ve virüsler dünya çapında hızla yayılma fırsatı bulmuşlardır. 2019'un sonlarında, daha önce bilinmeyen yeni bir tip virüsün (COVID-19) neden olduğu korona virüs salgın hastalığı ortaya çıkmıştır. Bu virüs resmi kayıtlara göre en erken 19 Aralık 2019 tarihinde Çin'in Wuhan kentinde tespit edilmiş (DiMaio, Enquist & Terence, 2020) ve kısa sürede hemen hemen dünyanın tamamına yayılmıştır (Açıkgöz & Günay, 2020). Mevcut salgın hastalıkla ilgili en bilinen gerçek, COVID-19 virüsünün sosyal mesafenin sınırlı olduğu açık ve kapalı alanlarda çok hızlı yayılmasıdır. Yaşlılar, bağışıklık sistemi zayıf ya da kronik hastalığı olanlar bu salgından en fazla etkilenen bireyler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dezavantajlı grupta olan insanların solunum sistemleri korona virüs nedeniyle çökebilmekte veya ölümle sonuçlanabilmektedir. Bu bağlamda, COVID-19 virüsü dünya çapında büyük bir sağlık tehdidi oluşturmaktadır (Özer & Suna, 2020).

Dünya genelinde korona virüs salgını ile mücadele eden ülkeler, COVID-19 virüsünün yayılmasını azaltmak, salgını önlemek ve hayat kurtarmak için insanların evde kalmasını ve çok sınırlı amaçlar dışında sokağa çıkmamasını istemektedirler. Hatta bazı ülkeler yarı zamanlı veya bölgesel olarak sokağa çıkma yasağı uygulamaktadır (Sirkeci & Yüceşahin, 2020; 379). Bu bağlamda, Türkiye ve İngiltere gibi ülkelerde korona virüsle mücadelede 'evde kal' (stay at home) söylemi bir slogan haline gelmiştir. İnsanların zorunlu haller dışında evde kalmasının tavsiye edilmesiyle ya da zorunlu kısıtlamalarla, yönetim mekanizmaları mekânsal kontrolü ve toplum disiplinini yönetmeye odaklanmışlardır. COVID-19 salgını birçok insanın evde kalmasına ve aile üyelerinin çalışma planında önemli aksamalara neden olmuştur. Bu salgın hastalığın başlamasından itibaren sağlık ve güvenlik personelleri ile birlikte çalışmak zorunda olan gündelik işçilerin dışında kalan tüm bireylerin evde kalması istenmiş ve zorunlu ihtiyaçlar dışında toplumun bir araya gelmesi önlenmeye çalışılmıştır (Aydın, 2020). Bununla birlikte salgın döneminde evden çalışmasını sürdürebilecek bireyler özellikle kamu kuruluşunda çalışanlar için de uzaktan veya esnek çalışma gibi bazı kolaylıklar getirilmiştir. Dolayısıyla, daha önce evlerinde daha az süre geçiren bireyler evlerinde daha fazla vakit geçirmeye başlamıştır. Bu nedenle evin önemi ve işlevi yeniden gündeme gelmiştir. Bunun bir sonucu olarak evin anlamı ve işlevi ile tüm aile bireylerinin günlük ihtiyaçlarının karşılanması (sosyolojik, kültürel, psikolojik, çevre) farklı disiplinler tarafından yeniden tartışılmaya başlanmıştır.

Bu çalışmada evin anlamı ve işlevi; demografik, ekonomik kültürel ve psikolojik boyutları çerçevesinde yükseköğretim öğrencileri perspektifinden değerlendirilecek, kır ve kent alanlarında yaşayan bireylerin ev hakkındaki düşünceleri ve ev kavramının mekânsal boyutunun derinliği ve önemi tartışılacaktır. Bu çerçevede planlanan araştırmanın temel amacı, korona virüs ile evin anlamsal ve işlevsel anlamındaki değişimini yükseköğretim öğrencileri açısından tespit etmektir. Bu kapsamda aşağıdaki araştırma soruları cevaplanmaya çalışılacaktır.

  1. Ev üniteleri farklı yaşlardaki aile üyelerinin sosyo-kültürel, çevre ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılayabiliyor mu?
  2. İnsanlar medeni durum ve cinsiyete göre meskenlerini günlük hayatlarına nasıl entegre ediyorlar?
  3. Küresel salgında aile üyeleri evde kalmaya zorlanıyor, fakat fiziki aktiviteler için evin mekânsal gerçeklikleri yeterli mi ve evde kalmak insanların ruh sağlığını nasıl etkiliyor?

1. Bir Mekân Olarak Ev

Bir mekân olarak ‘ev’ insanların yerleşik hayata geçmesiyle birlikte tüm aile fertlerin beraber yaşadığı bir yer olarak toplumların önemli bir parçası haline gelmiştir. Ev kavramı farklı kıtalarda, bölgelerde, ülkelerde ya da insanlık tarihinde farklı zamanlarda yaşayan toplumlar için ayrıca birbirinden değişik anlamlar barındırabilmektedir. Dolayısıyla bu çalışmada anlamını ve işlevini ortaya koymaya çalıştığımız ev kelimesini tek bir cümle ile ifade etmek son derece zordur. Ayrıca, "mekân" veya "yer" anlamının yanında sosyal çevre anlamını da içinde barındıran ev kavramının tek bir disiplin tarafından da tanımlanması oldukça zordur (Saegert, 1985). Bu bağlamda; yaşanılan mekânı ve insanların pratiklerini anlamaya çalışan farklı disiplinlerdeki araştırmacılar, 'ev'i çok boyutlu bir kavram olarak kabul etmekte ve onu tanımlarken çok disiplinli araştırmanın gerekliliğini vurgulamaktadır. Ev ya da evin anlamı nedir, sorusunun cevabını bulmaya çalıştığımızda birbirine benzer pek çok tanımlamanın yapıldığını ve evin tek bir tanımı olmadığını görmekteyiz.  Öncelikle bu olgunun sözlük anlamı irdelenecek olursa ev kelimesi Türk Dil Kurumu (TDK) Sözlüğünde ‘1. yalnız bir ailenin oturabileceği biçimde yapılmış yapı ve 2. bir kimsenin ya da ailenin içinde yaşadığı yer, konut ve hane’, olarak tanımlanmıştır. Cambridge Sözlüğünde ise ev (house-konut) kelimesi ‘1. insanların genellikle bir aile veya grup olarak yaşadığı bir bina, 2. bir kişiye veya hayvana yaşaması için verilen yer bir yer’ ve ev (home) kelimesi ‘1. bireyin yaşadığı veya ait olduğunu hissettiği yer, 2. özel bakıma ihtiyacı olan insanların yaşadığı yer’ olarak tanımlanmıştır. Tüm bu tanımlar incelendiğinde ev olgusunun çevre ve mekân boyutunun yanında toplum boyutunun da varlığı ifade edilmektedir. Ek olarak, evin anlamını ve işlevini tanımlamak için coğrafya, sosyoloji, antropoloji ve psikoloji gibi çeşitli disiplinler tarihsel olarak farklı kavramlar üretmişlerdir (Saegert, 1985; Lawrence, 1987; Mallett, 2004). Ayrıca, farklı araştırmacılar özellikle de toplum bilimciler, ev kavramının tanımını ortaya çıkarmak için ev kelimesinin etimolojisini tarihsel olarak analiz etmişlerdir (Mallett, 2004). Rakoff (1977) 'ev' kavramını, insanların duygu ve düşüncelerini ifade etmek, kültürel faaliyetler gerçekleştirmek, fiziksel barınma ve koruma sağlamak için kullanılan yer olarak tanımlamaktadır. Lawrence (1987) ise evi, hane halkının yaşadığı fiziksel alanı tanımlayan ve sınırlayan bir konut birimi olarak tanımlamıştır.  Bu tanımların yanında Despres (1991) 1974-1989 yılları arasındaki literatürü inceleyerek evin anlamını ortaya koymaya çalışmış ve gelecek araştırmalar için ev kavramının teorik gelişimini ortaya koymuştur. Despres (1991) bu çalışmasında değerlendirdiği araştırmalarda 1. güvenlik ve kontrol, 2. kişinin fikir ve değerlerin yansıması, 3. kişinin konut üzerinde etki sahibi olabilmesi ve konutu değiştirebilmesi, 4. kalıcılık ve süreklilik, 5. aile ve arkadaş ilişkileri, 6. faaliyet merkezi, 7. dış dünyadan kaçarak sığınılan yer, 8. kişisel statü göstergesi, 9. malzeme yapısı ve 10. sahip olunan yer gibi farklı anlam kategorilerine göre ev'in anlamı tanımlanmaya çalışılmıştır. Tüm bu sınıflamalar temelde evin fiziksel bir yapı olarak mekâna (yer) karşılık geldiği konusunda hem fikir olmakla birlikte evi; aile, sığınak, benlik, kimlik, cinsiyet, seyahat (Mallet, 2004) ve sosyal statü kavramlarıyla özdeşleştirerek bu başlıklarla değerlendirilmiştir. Ayrıca, bu tanımlar meskûn alanın ve ev kavramının toplumun sosyal statüsü, ekonomik durumu, yaşadıkları coğrafya ve sosyo-kültürel değerleri ile yakından ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır (Ronald, 2008; Saunders, 1990 & 2016). Bu doğrultuda ev kavramı inşa edilmiş bir mimari yapının (konut) yanında içinde hayatın var olduğu tüm aile bireylerini ve hatta zaman içerisinde değişmekle birlikte hayvanları barındıran, koruyan ve onlara sosyal çevre sağlayan mekân anlamına gelmektedir (Mallet, 2004). Bu bağlamda; anlaşılacağı üzere evin avlusundan bahçesine, odalardan teraslara kadar meskûn alanlar bir yaşam alanı olarak kurgulanmakta ve bu durum mekânı tam bir ev (sosyal mekân) haline getirmektedir.

Toplumların evlere atfettikleri anlam insanların kültürel değerlerine göre farklılık gösterdiği gibi evlerin fiziksel özellikleri ve mekânı işgal etme durumu da bir toplumdan diğerine değişebilmektedir. Yaşamı önceleyen bu mekânlar en temelde varlıksız insanların kafasını sokacağı basit bir çadır olabileceği gibi varlıklı ailelerin tüm bireylerinin ve hizmetlilerinin birlikte yaşayabileceği bir saray ya da meskûn alanlar olabilmektedir (Rakoff, 1977).  Tarihi süreç içerisinde önceki dönemlerde yaşayan toplumlar konutlarını daha yerel ölçülere göre üretirken dünyada küreselleşmenin etkisiyle sürekli değişim içerisinde olan toplumların mekânı kullanım biçimi de sürekli yenilenmekte ve karmaşık bir hal almaktadır.  Günümüzde her bina değişik zevkler ve üsluplar sergilemekle birlikte gecekondudan apartmana kadar farklı türlerde insanların temel gereksinimlerini karşılamak amacıyla konutlar üretilmektedir. Easthope (2004) bir yerin inşasının fiziksel, ekonomik ve sosyal gerçeklerden etkilendiğini ifade etmiştir. Dolayısıyla evlerin fiziksel özellikleri ve mekânı kullanma biçimleri insanların ait oldukları kültürün yanında toplumların sosyo-ekonomik statülerine göre de değişebilmektedir.  Üretilen konutların fiziki özellikleri ve mekânı kullanım biçimleri ile insanların yaşam biçimi arasında tarihsel olarak bir ilişki kurulabilmekle birlikte sanayi devrimi sonrası toplumlarda bu ilişkiler daha karmaşık bir hal almıştır (Kuban, 1995).

Genel anlamda sanayi devrimi öncesi dünya nüfusu büyük oranda kırsal özellik gösterdiği, sosyo-ekonomik koşulların fazla değişmediği ve yapı tekniklerinin çoğunlukla birbirine benzediği toplumlarda evler temel ihtiyaçlara cevap veren yapılar olarak inşa edilmiştir. Bununla birlikte, sanayi devrimi ve sonrasında yeni ekonomik yapılanma sonucu özellikle kent merkezlerinde yoğun nüfusun bir arada yaşayabileceği meskenler üretilmiştir. 1960’lı yıllardan itibaren toplumlardaki sosyo-ekonomik ve kültürel farklılaşmalar kent mekânlarının üretimine de yansımıştır (Tekeli, 2009). Bunun sonucunda, konut birimleri, belirli ekonomik ve teknolojik olanaklar ve kısıtlamalar dâhilinde üretilen ve pazarlanan emtialara dönüşmeye başlamıştır (Saegert, 1985). Dolayısıyla, tarihsel olarak insanlar barınma ve korunma amacıyla meskenler inşa ederken, gününüzde birçok toplumun ekonomik ve politik yapılarındaki değişikliklerle birlikte bir meta olarak kâr amaçlı konutlar ve ikamet yerleri üretilmektedir. Ayrıca, 21. yüzyılda küresel etkilerin kent mekânı üzerindeki etkileri daha da belirginleşmiş (Yüceşahin & Tuysuz, 2011) ve günümüz şehirlerinde farklı özelliklerde inşa edilmiş konutlar mekânın farklılaşmasına da neden olmuştur. Son yüzyıl boyunca kır yerleşmelerinden kent merkezlerine hem bölge hem de ülke ölçeğinde sürekli göçlerle birlikte kent merkezlerinde artan nüfusun ihtiyacı çok katlı meskûn üniteler üretilerek karşılanmaya çalışılmıştır.

Kent toplumu ve kent sosyolojisi üzerine araştırmalar yapan Lefebvre (1974) mekânın üzerinde yaşayan toplumun bir ürünü olduğu görüşünü savunmaktadır. Bu durum belirli bir mekânda yaşayan ve verili çevreyi kullanan sakinlerin kültürlerine, dünya görüşlerine ve yaşam biçimlerine göre inşa edilen konutlara anlam katmalarına neden olmaktadır (Rakoff, 1977; Ronald, 2008). Ayrıca, konutların fiziksel özelliklerinin ve konutların inşa edildiği mekânın insanların sosyal ilişkileri ve psikolojik iyi oluşları hakkında fikirler verebileceği konut araştırmacıları (Easthope, 2004; Saunders 2016) tarafından vurgulamaktadır. Farklı toplum ve kültürlerdeki, tüm bu anlamsal ve işlevsel farklılıklar beraberinde bizi aynı toplum içerisindeki farklı grupların ev olgusu üzerine ortaya koydukları farklı tutum ve yaklaşımları düşünmeye sevk ediyor. Buradan hareketle sıra dışı bir şekilde COVID-19 salgını ile beraber evden tecrübe edilen eğitim çalışmalarının evin anlam ve işlevi üzerindeki etkilerini farklı boyutları ile ele almak son derece elzem bir hal almıştır.

2. Yöntem ve Örneklem

Yaklaşık 8 milyon yükseköğretim öğrencisinin olduğu Türkiye, bu anlamda birçok ülkenin toplam nüfusundan daha fazla yükseköğretim öğrencisine sahiptir (Yükseköğretim, 2020). Bir başka boyutuyla mevcut nüfusun yaklaşık onda biri yükseköğretim kurumlarına kayıtlı ve eğitim ile ilgili alınan kararlardan doğrudan etkilenmektedirler. Öğrencilerin yakın çevrelerini de bu etkinin içerisine dâhil ettiğimizde toplumsal anlamda nicelik ve nitelik olarak büyük bir kitle ile karşı karşıya kalmaktayız. Buradan hareketle COVID-19 salgınının etkilerini üniversiteler üzerinden okumak ve incelemek için tüm kademelerde yükseköğretim öğrencisine sahip olan ve farklı disiplinleri bünyesinde bulunduran Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi’nin araştırma sorumuz açısından en ideal örneklerden birisi olduğunu düşünmekteyiz. Öğrencilerin Türkiye’nin farklı bölgelerinden geliyor olmaları ve farklı demografik özelliklere sahip olmaları çalışmamızın örneklem perspektifinden bir diğer zenginliği olarak karşımıza çıkmaktadır.

COVID-19 salgının etkileri üzerine odaklanan çalışmaların ağırlıklı olarak çevrimiçi anket yöntemi ile veya genel gözlem ve deneyimlere dayanarak araştırma ve değerlendirmelerde bulunduklarını görmekteyiz. Ancak, böylesine yeni ve kapsamlı bir konunun derinlemesine analizinin bu şekilde sağlıklı olmayacağını düşünmekteyiz. Bunun yanı sıra, yöntem çalışmalarında da belirtildiği üzere anket çalışmalarının kendine has sınırlılıkları mevcuttur. Örneğin; soru tipi, sınırlandırılmış cevap seçenekleri, araştırmacının bakış acısına göre sınırlandırılmış sorular bu sınırlılıklardan sadece bir kaçıdır (Bryman, 2008; Cresswell, 2009; Mason, 2003). Bu tür sınırlılıkların üstesinden geldiğimiz bu çalışmada, daha detaylı sorular sorarak ve bu soruları ayrıntılı bir şekilde tartışan yarı yapılandırılmış mülakat tekniği kullanılarak veri toplanmıştır.

Bu doğrultuda öncelikle Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi etik kurulundan aldığımız etik onayı (no:84892257-604.01.02-E.14661) ile beraber saha çalışmamıza başladık. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi lisans (14), yüksek lisans (10) ve doktora (10) öğrencilerinden oluşan toplamda 34 katılımcıya Mayıs 2020 ve Eylül 2020 tarihleri arasında telefon veya Skype aracılığıyla ulaşarak mülakat yapılmıştır. Tamamen gönüllülük esasına göre sağlanan katılım sürecinde katılımcıların hakları ve cevaplarından oluşacak verilerin nasıl korunacağı ve kullanılacağı ayrıntılı bir şekilde katılımcılara izah edilerek çalışmanın başlangıcında sözlü onayları alınmıştır. Kişisel verilerin korunması, kimlik tespitine sebep olacak bilgilerin doğrudan verilmemesi gibi bilgiler katılımcılarla görüşmenin başlangıcında paylaşılmış ve çalışmanın tüm aşamalarında bu etik kurallarına sadık kalınmıştır. Bu doğrultuda katılımcının kimliği kodlanarak verilmiştir, örneğin birinci katılımcı olup doktora yapan erkek için K1-D-E veya onuncu katılımcı olup lisans öğrencisi olan kadın için K10-L-K gibi kısaltmalar mülakatlardan yapılan alıntının sonuna eklenmiştir.

Katılımcılara her ne kadar kartopu yöntemi ile ulaşılmaya çalışıldıysa da farklı demografik özelliklere sahip katılımcılara ulaşmak çalışmanın zenginliğine katkı vermek adına önemsenmiştir. Bölüm bazında yaşanan katılımcı sayısındaki farklılık da bundan dolayı ortaya çıkmıştır. Bunun yanı sıra 19 erkek 15 kadın katılımcıyla beraber yaşanılan yere göre de katılımcıların 19’u kentlerde yaşarken 15’i de kır yerleşim bölgelerinde yaşamaktadır. Ağırlıklı olarak bekâr katılımcıların (26) olduğu çalışmamızda evli katılımcıların (8) da tecrübelerini öğrenme şansımız olmuştur. Bu tür farklılıkların gözetilmiş olması çalışmanın güvenirliliği ve geçerliliği açısından oldukça önemlidir (Bryman, 2008; Mason, 2003).

Son olarak, saha çalışmasının tamamlanmasının ardından katılımcıların izni ile alınan ses kayıtları yazıya geçirilmiştir. Sonrasında ise NVivo analiz programı kullanılarak elde edilen veriler tematik olarak tasnif edilerek analiz edilmiştir. Bu yolla muhtemel veri kayıplarının önüne geçilerek elde edilen veriler profesyonel ve sistematik (Bryman, 2008; Creswell, 2009) bir şekilde analiz edilmişlerdir.

3. Bulgular ve Tartışma

Bu çalışmada korona virüsün neden olduğu salgın hastalıktan dolayı uygulanan karantina ya da izolasyon süreciyle evin anlamı ve işlevinin yükseköğretim öğrencileri bağlamında değişip değişmediği sorusu çalışmanın odak noktasıdır. Ayrıca, COVID-19 pandemi sürecinde katılımcıların evi nasıl deneyimledikleri ile katılımcıların demografik özellikleri arasındaki ilişki ortaya koyulmaya çalışılmıştır. Toplum içindeki tüm bireylerin yaşadığı yerleşim birimleri ve özellikle mekân/fiziki yapı salgın hastalığın etkilerini de farklılaştırabilmektedir. Bu bağlamda, yükseköğretim öğrencilerinin yaş, cinsiyet, medeni durum gibi demografik özelliklerinin yanında kır ve kent merkezlerinde COVID-19 sürecinde mekânsal olarak yaşadıkları farklılıklar ve karşılaştıkları zorluklarda da evin anlamı ve işlevi açısından ortaya konulmaya çalışılmıştır. Mevcut akademik çalışmalar daha çok kır yerleşim birimlerinde yaşamanın eğitim açısından meydana getirdiği zorluklara odaklanmışlardır (Özer & Suna,  2020). Bu araştırmada ise yaşanılan mekân, lokasyon odaklı analiz edilerek hem kent merkezlerinde hem de kır yerleşim birimlerinde evin aktif bir özne olarak yükseköğretim öğrencilerinin COVID-19 sürecini deneyimlemedeki etkisi incelenmiştir.

3.1. Yaşa Göre Evin Anlam ve İşlevi

Ev içerisinde bolca vakit geçirilen ve hayatın ikame edildiği bir merkez olabileceği gibi sadece uyumak ve dinlenmek gibi zorunlu ihtiyaçlar için de kullanılabilmektedir (Gurney, 2020). İhtiyaç eksenli bu bakış açısını yaş açısından sorgulayacak olursak insanların ev hakkında farklı istek ve beklentilerinin ve dolayısıyla farklı deneyimlerinin olabileceğini söyleyebiliriz. Buradan hareketle, öncelikle bu bölümde ev olanaklarının farklı yaş gruplarının çevresel ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamama durumuna odaklanılacaktır. Tam kapanma ya da izolasyon döneminde tüm aile bireyleri yaşadıkları evin mekânsal gerçekliklerini daha belirgin deneyimlemişlerdir (Nerse, 2020). Hem kır yerleşmelerinde hem de kentlerde yaşayan öğrenciler COVID-19 pandemi sürecinde uzaktan eğitimle birlikte evlerini çalışma alanı olarak kullanmak zorunda kalırken (Nerse, 2020, Çelik, 2020) öğrencilik yanında çalışan araştırma görevlisi ya da yarı zamanlı olarak çalışan öğrenciler evlerini ofis olarak da kullanmışlardır. Bu değişim karantina süreciyle birlikte zorunlu hale gelmiştir. COVID-19 öncesi dönemde evlerini uzaktan çalışma düzenine göre düzenlemeyen yükseköğretim öğrencileri karantina ile birlikte evde birtakım zorluklarla karşılaştıklarını belirtmişlerdir (Çelik, 2020).

Bu bağlamda özellikle lisans öğrencileri evde tüm aile bireyleri için özel odalarının olmadığını ve bu yüzden hem sosyal hem de psikolojik olarak problemler yaşadıklarını aşağıdaki gibi açıklamışlardır.

“Artık yaşımız çok büyüdü özel alanlara ihtiyacımız oluyor. Abim 30 yaşında. O yüzden birazcık kısıtlı alanlarımız olduğu için problemler yaşayabiliyoruz.  Öyle bir sıkıntımız var.” (K9-L-E)

“Sessizlik biraz zor oluyordu ailemle yaşadığım için, kardeşlerim de biraz küçükler benimle ödev yaparken konuşuyorlardı. Anlatabiliyor muyum hani ben makale yazıyorum mesela hazırlanıp başıma geliyorlar benimle konuşuyorlar. Balkona çıkıyordum kulaklarımı takıyordum tek başıma olayım diye ve verimli olsun artık çalışma bitsin moduna gelmiştim. Ben bir de çok aktif bir insanım, ailemle çok vakit geçirirdim ters geldi bu durum bize.” (K12-L-K)

“Ya şey tahammül aşırı azaldı mesela ben istediğim saatte uyandığımda problemler oldu. Ben bir şey yapmak istediğimde, mecburi olan bir şeyi anlamaları zorlaştı Niye ders çalışıyorsun bizimle vakit geçir gibi. Onun haricinde mesela kavga bağır çağır arttı. Yani tahammül çok çok düştü. Her gün birbirinin kusurlarını eleştirmeye başladık daha çok hani daha çok birbirinin yüzüne vurmaya başladık. Olay yerini terk edemeyerek daha çok birbirimizin üzerine gider olduk. Küçük çocuklar olunca onların yanında tartışmak daha da zorlaşıyor.” (K12-L-K)

Seagert’in (1985) evi sosyal mekân olmasının yanı sıra birer sosyal çevre olarak tanımlaması ile uyuşan bu bulgular aslında ev sadece insanların yaşamlarını ikame ettikleri birer mekân olmanın ötesinde sosyalleştikleri ve küçük ölçekte de olsa ilk sosyal çevrelerini inşa ettikleri birer yaşam alanı olarak ortaya çıkıyor. Bu anlamda zorunlu evde kalma deneyimi özellikle diğer katılımcı gruplarından farklı olarak lisans öğrencileri tarafından daha sorunlu bir şekilde tecrübe edilmiştir. Daha önce deneyimlenmemiş bir süreç olarak salgınla beraber aynı çatı altında birlikte ve zorunlu olarak zaman geçirmek zorunda olan aile bireyleri özellikle eğitim pratikleri açısından sorunlar yaşamışlardır. Bu anlamda ev kavramı ve evde olmak genç katılımcılar için ağırlıklı olarak bir sorun olarak belirtilmiştir. Bu açıdan yaşa bağlı olmak kaydıyla zorunlu evde kalmak katılımcıların ev ile kurduğu ünsiyeti olumsuz etkileyebilmektedir.

3.2. Medeni Durum ve Cinsiyete Göre Evin Anlam ve İşlevi

Çalışmamızda öne çıkan bir diğer önemli tema olarak medeni durum ve cinsiyet üzerinden yükseköğretim öğrencilerinin ev ile oluşturdukları ilişkiyi de ele almamız gerekiyor. Evler genel olarak güvenlik ve aidiyet gibi anlamlar çağrıştırsa da (Mallett, 2004) bazen cinsiyete ve evde kimlerle yaşadığına bağlı olarak suç ve şiddet gibi sorunların yaşandığı ve buna bağlı olarak kaçınılması gereken mekânlar haline de gelebilmektedirler (Gurney, 2020). Bu nedenlerden dolayı bu farklı ihtimalleri göz önünde bulundurarak yükseköğretim öğrencilerinin COVID-19 sürecindeki ev hayatı deneyimlerini bu iki ölçü üzerinden incelemekte fayda var. Bu bağlamda ilk olarak bekâr ve yalnız yaşayan yüksek lisans öğrencisi salgın sürecinde tek başına yaşadığı kendi ev ortamından memnun olmanın yanı sıra yakın çevresi hakkında yaptığı değerlendirmeleri de ekleyerek farklı ev ortamları hakkında karşılaştırmalı bir bakış açısını aşağıdaki gibi ifade etmektedir.

“Şöyle ki ben… da yaşarken (küçük bir şehir) erkek kardeşim ve abim annemlerle yaşıyorlardı. Onlar kendi aralarında gerçekten problem yaşadılar çünkü zaten öncesinde de çok fazla anlaşabildiklerini söyleyemem ama özellikle COVID döneminde çok daha yakın teşriki mesaileri olduğu için bunun daha fazla kusurları görmeye sebep olduğunu söyleyebilirim açıkçası. Bu süreci yalnız geçirmek de o yüzden çok faydalı oldu diyorum yani. Sürekli aynı ortamda hiçbir şekilde başka ortamlara girmeden birbirimize çok fazla odaklanma durumunu da getiriyor bu süreç Abimin ve kardeşimin bunu bir zat yaşadıklarını söyleyebilirim Kayınvalidemin kayınbabamın kayınbiraderimin ve nişanlımın da aynı evde yaşamaktan bu süreçte sıkıntı yaşadıklarını biliyorum açıkçası böyle bir durum da söz konusu." (K5-YL-E)

Doktora öğrencisi olan ve aynı zamanda evli ve bir çocuk sahibi olan katılımcı salgın ile beraber ev içerisindeki yeni deneyimlerini şu şekilde ifade etmiştir.

“Ben şunu fark ettim bir doktora öğrencisi olaraktan yapmak istediğimiz şeyleri yapmak için evden çıkıyoruz... Korona öncesinde işte beşten sonra eve geliyoruz falan... Şimdi sabah 9 ile akşam 5 arasındaki sürece dolayısıyla dâhil olamıyoruz. Yani evde ne oluyor ne bitiyor göremiyoruz. Şimdi bu korona süreci içerisinde sabah 9'dan akşam 5’e kadar evdeyiz. Bunların hepsini doğrudan şey yapıyoruz tecrübe etme imkânı buldum. Tecrübe ile de şunu fark ettim evde kalan eşimle çocuğumun neler yaptığını ve eşinin işinin ne kadar zor olduğunu fark ettim ben. Dolayısıyla bir vicdan azabı çekme konusu da oldu çünkü ben sabah 9'da üniversiteye geldikten sonra ne bileyim işte birkaç arkadaşla çay içip mukabilinde ders çalışıp tekrardan muhabbet edip bir rahatlama durumu söz konusu. Hem işimizi yapıp hem rahatla ya biliyoruz. Fakat evde eşlerimiz için böyle bir durum söz konusu değil. Yani bir çocuk var o çocuğa bakmak durumundalar ve kesintisiz bakmak durumundalar. İşte bu korona öncesinde benim hayatımın ne kadar rahat olduğunu eşimin ise zor durumda geçirdiğini tecrübe ettim. Zaten saygım vardı şimdi daha fazla saygı duymaya başladım. Bundan sonraki süreçlerde sabah 9 ve 17 arasındaki işlere daha fazla dâhil olup onun iş yükünü azaltmaya yönelik faaliyetlerde bulundum diyebilirim korona sürecinde.” (K1-D-E)

Bir başka evli ve doktora yapan katılımcı ise durumu şu şekilde özetlemektedir:

“Koronada açıkçası ben daha çok evde kaldım. Çocuk dışarı çıkamıyordu, bunalıyordu ve onun bir türlü enerjisini boşaltmak gerekiyor yani çünkü öyle olmadığında gece geç saate kadar uyumuyordu. Benim için yani değişen en büyük şey bu oldu. Güzel yanları da var. Sürekli ailenle bir yerdesin. Sabahtan akşama ve (yeni normalle) şimdi biraz durum değişmiş ve o günleri özlüyorum ben açıkçası. Sürekli aile ile birlikte olmak, yani mecburiyetten kaynaklansa da salgının bu yönü güzel bir şeydi.” (K9-D-E)

Gözlem ve deneyime dayanan bu iki farklı görüşün ortak noktası hem cinsiyet açısından hem de medeni duruma bağlı olarak insanların salgının getirdiği karantina ve izolasyon dönemlerinde evi farklı boyutları ile tecrübe etmelerinin yanı sıra geçmiş ile de kıyaslayarak kendilerindeki değişimi ve evin işleyişini ve doğasını yeniden yorumlama süreci olarak da karşımıza çıkıyor diyebiliriz. Tıpkı evin anlamının toplumdan topluma ve zamandan zamana değişmesi (Ronald, 2008) gibi burada da evden eve ve medeni durum ile cinsiyete göre yaşanan bir değişim söz konusu. Fakat toplumsal anlamda değişimler yavaş yavaş olurken bu sıra dışı tecrübede katılımcının yeni bir hayata doğmuş ya da yeni bir topluma dâhil olmuşçasına yaptığı gözlem ve çıkarımlar mevcut literatürdeki evin anlamının dinamikliği (Rakoff, 1977, Saunders, 2016) açısından da önemlidir.   

Bir başka yaygın bakış açısı olarak evli olmayan katılımcıların evin güvenlik, aidiyet ve huzur ve mutluluk kaynağı olması (Ronald, 2008, Mallett, 2004 ve Saunders, 1990 ve 2016) gibi farklı ve kısmen unutulmuş/ihmal edilmiş anlam ve işlevlerinin de yeniden hatırlanması tecrübesi ile de karşı karşıyayız. Bir örnek olarak, evin bilindik anlamalarını yeniden hatırlama süreci bekâr katılımcılar tarafından aşağıdaki gibi ifade edilmiştir:

“Önceki dönemlere (COVID-19 öncesi) baktığım zaman sadece yatmak uyumak için gittiğim bir yer gözüküyormuş gözümüzde ev. Ben onu fark ettim, çünkü kalkardık kahvaltı, dışarı çık, akşama kadar dışarda zaman geçer sonra akşam gel uyu. Öyle geçerdi zaman... Virüsün ortaya çıkmasıyla, vakaların artmasıyla evde kalmaya başladığımız zamanlarda evde kaldığımız sürenin arttığı zaman (evin) daha da farklı bir yer olduğunu daha farklı öneme sahip olduğunu anladım ben. Kafamızı sokacağımız yaşayacağımız bir ev insanlardan uzak ama kendinizi bir arada tutmaya çalıştığımız yer olarak gözüktü gözümde. Yani eve bakış açım tamamen değişti. Sonraki dönemlerde de rahatlıkla böyle devam edecek çünkü evimle kafamı içine sokabileceğim bir yerim var, insanlardan uzak kalabilirim diyebileceğim bir yer benim için.” (K2-L-E)

Bir başka lisans öğrencisi ise alışmış olduğu hayattan vazgeçmek zorunda kalarak zorunlu olarak evde kaldığı zaman diliminde evin anlamını yeniden fark etme sürecini ve ev ile olan ilişkisini şu şekilde özetlemektedir.

“Bu kadar uzun süre evde kalma imkânım olmamıştı. Tabii ki de okul okuduğum için belli bir koşturma halinde geçiyordu. Biraz daha otel gibi kullanıyordum açıkçası. Sabah kalk akşam yat mantığındaydı açıkçası. Bu süreçte gerçekten bir evim olduğunu fark ettim.” (K14-L-K)

Eğitimin farklı kademelerinde bulunan, cinsiyet ve medeni durum farklılığına sahip olan katılımcıların ortak vurgusu olarak evin tek boyutlu ve değişmez bir anlamının olmaması (Ronald, 2008; Saunders, 2016) gerçekliğinin yanı sıra cinsiyet ve yaşa bağlı olarak aynı ev içerisinde insanların aynı mekânı farklı şekillerde tecrübe edebilmeleridir.

3.3. Evin Fiziki/Mimari Yapısına Göre Evin Anlam ve İşlevi

Tarihin her döneminde farklı formlarda (Rakoff, 1977) önemini koruyan ve bireylerin günlük yaşantısının merkezinde olan evin (Ronald, 2008) önemi salgınla birlikte daha dikkate değer konuma gelmiştir. Politika yapıcıların ‘evde kal’ söylemi toplumda zorunlu bir kabul görmüş ve eğitimin uzaktan olarak devam etmesiyle birlikte öğrenciler de zamanının çoğunu evde geçirmişlerdir. Bu bağlamda korona virüs salgını özellikle nüfusun yoğun olduğu şehir merkezlerinde insanları alışık oldukları hayat tarzını değiştirmeye ve evin farklı fonksiyonlarını tecrübe etmeye zorlamıştır.  Bu bölümde evin fiziksel özellikleri ile mekânsal gerçekliklerine bağlı olarak evin anlamının ve fonksiyonun hangi düzeyde değiştiği ölçülmeye çalışılmıştır. Önceki bölümlerde katılımcıların kişisel özelliklerini (yaş, cinsiyet ve medeni hal) dikkate alarak yaptığımız analiz ve değerlendirmelere ek olarak bu bölümde de bizatihi evin kendisine odaklanarak COVID-19 salgın sürecinin yükseköğretim öğrencileri tarafından nasıl tecrübe edildiğini ele alacağız. Bu bağlamda ilk olarak şehir merkezinde yaşayan ve salgın dönemi öncesinde aktif bir hayat yaşayan yükseköğretim öğrencisi korona virüs salgını ile birlikte yaşadığı değişimi evin mekânsal gerçeklikle uyumunu aşağıdaki gibi ifade etmiştir.

“Yani normalde de evde çok vakit geçiren bir insan değildim. Evin daha çok önemini anladım, hani insanı gerçekten kendine getiren özüne döndüren dinlendiren şeyin olduğunu, insan üzerinde ne kadar olumlu etkisinin olduğunu anladım. Evin kıymetini daha çok anladım diyebilirim. Bu süreçte evdeki çalışmalarımı, işlerimi daha organize etmeye başladım. Ama tabii ki eski koşuşturmalarımı, telaşlı bir şeyler yapabilmeyi çok özledim. Bunların en başında da konferanslara gidiyordum, not alıyordum, hocalarla sürekli görüşüyordum irtibat halindeydim... Şimdi zooma alışmam, skypea alışmam benim için zor bir süreç oldu. Birçok olumsuzluklarla karşılaştım. Hatta böyle teknolojik bir arıza ile karşılaştığımız zaman koronaya yönelik nereden geldi bu, artık bıktım düşüncesine de çok kapıldım. Hani bu açıdan olumsuz yönleri de oldu olumlu yönleri de oldu.” (K10-YL-K)

Evde çok vakit geçirilse de evin mekânsal gerçekleri ve fiziki yapısı da salgının farklı şekilde tecrübe edilmesine neden olmuştur (Gurney, 2020). Yaşadıkları evin hem çevresel hem de mekânsal olanakları olmayan öğrenciler bu süreçte daha farklı meskenlerde yaşamak istediklerini de belirtmişlerdir. Bir doktora öğrencisi başka yerde yaşama arzusunu şu cümlelerle ifade etmiştir.

“Balkonu daha geniş bir ev tutmak isterim mesela. Müstakil bir ev tutamasam da daha geniş bir ev balkonlu bir ev tutmak isterim. Bahçemiz yok apartmanın bahçesi var. Arka tarafta büyük bir bahçemiz var mesela. Bu süreç içerisinde ben şey aldım mesela domates fidesi, biber fidesi, patlıcan işte yeşil soğan acı biber vesaire falan. Bunları aldım oraya kendi çapımda küçük bir Bostan yaptım Bir şekilde doğa ile olan ihtiyacımı küçük çaplı gidermiş olduk.” (K1-D-E)

Bir diğer yükseköğretim öğrencisi ise yaşadığı evin COVID-19 sürecinde yetersiz kaldığını aşağıdaki gibi ifade etmiştir.

“Şimdi bizim evimiz aşağıda, zemin katın biraz aşağısında güneşi gören bir yerde. Güneş direkt girmiyor ama dışarıyı görebildiğimiz bir yerde. Benim ve abimin kaldığı oda asma katta, deponun içerisinde. Biz burada kendimize bir oda yaptık. Orası biraz umumi kalıyor. Yani insanlar çok gelip gidiyor görüldü oluyor. Biz gündüz orada gidip ders çalışabilmek için 70 liraya 90 liraya özel kulaklıklar aldık ses duymayalım diye. Abim zaten aştı onları işi olduğu için o memur devlet memuru ama benim biraz daha ders çalışmam lazım. Yüksek lisans falan düşünürsem eğer biraz daha ders çalışmam lazım. Spor yapmayı çok seviyorum mesela. Korona sürecinde evde spor yapan insanları gördüm. Adamın yayla gibi evi var. Onun içim evin bir anlamı var. Ben bir adım atsam ev bitiyor yani ben o adamın yaptığı hareketleri nasıl yapayım.” (K9-L-E)

Bu örnekler ışığında yükseköğretim öğrencilerinin COVID-19 sürecinde evi yeniden anlamlandırdıklarını ve tecrübe ettiklerini açıkça görebilmekteyiz. Birçok öğrenci bu süreçte evlerinde yeni deneyimler yaşadığını belirtirken aynı şekilde evde kalmanın birtakım problemlere de neden olduğunu belirtmektedirler. Özellikle tüketim kültürü kapsamında (Lefebvre, 1974) kentsel alanlarda ve kasabalarda hızla üretilen modern ve yüksek katlı apartman dairelerinin mekânsal olanaklarının günlük yaşamı devam ettirmede aile üyelerine yeterli gelmediği görülmektedir. Bu bağlamda, sportif faaliyetler ve fiziksel aktiviteler için evlerin mekânsal gerçekliklerinin yeterli olmadığı anlaşılmaktadır.

Son olarak tüm bu örnekler insan hareketliliğinin son derece hız kazandığı 21. yüzyılda evin bilinen anlamalarının pratikte göz ardı edildiğini ortaya koymaktadır. Korana virüs salgını ile birlikte zorunlu evde kama durumu toplumun her kesiminde olmamakla birlikte çoğunluk tarafından kabul görmüştür. Bu süreç aile üyelerinin çoğunun bir arada alışılmış olandan daha uzun süre kalmasına ve evin olanaklarından yararlanmanın yanında evin mekânsal gerçekleriyle yüzleşmelerine neden olmuştur. Kent merkezlerinde internet alt yapısının yeterli olduğu alanlarda uzaktan eğitim sürecinde çevrimiçi eğitimlere ve eğitim materyallerine öğrenciler daha sağlıklı erişebilirken kır merkezlerinde uzaktan eğitimi problemleriyle birlikte tamamlamak zorunda kalmışlardır (Nerse, 2020). Bunun yanında kent merkezlerinde inşa edilen konutların COVID-19 pandemisi döneminde insanların günlük streslerini yönetebilmesi ve hayatlarını doğal bir şekilde organize edebilmesi açılarından yeterli olmadığı görülmektedir. Diğer taraftan kırsal mahallelerde ya da nüfus yoğunluğunun nispeten daha az olduğu kent çeperlerinde bahçeli veya müstakil evlerde yaşayan bireylerin korona virüs stresini nispeten daha kolay yönetebildikleri anlaşılmaktadır. Tüm yerleşim birimlerinde ortak kullanım alanları zorunlu olarak kapalı olsa da tüm aile bireylerinde olduğu gibi yükseköğretim öğrencilerini de ev ve evin inşa edildiği mekânı tekrar tanımaya olanak sağlamıştır.

Sonuç

2019 yılının aralık ayında ortaya çıkan korona virüs vakaları 2021 yılının ikinci yarısında artarak devam etmekle birlikte COVID-19 salgını tüm ülkelerde günlük yaşamı olumsuz olarak etkilemektedir. Bu süreçte COVID-19 vakalarının artış gösterdiği ülkeler kısmı ya da tam kapanma uygulayarak özellikle gündelik işçiler, sağlık ve güvenlik personelinin dışında kalan vatandaşlarının zorunlu haller dışında evde kalmalarını sağlamaya çalışmıştır. Farklı dönemlerde olsa da Türkiye dâhil birçok ülke okulları kapatarak çevrimiçi eğitime geçmiş ve özellikle öğrencilerin zorunlu olarak bu küresel salgın ortamında evde kalmasını istemiştir. 2020 yılından itibaren birçok araştırmacı COVID-19 salgınının sosyal ve psikolojik etkileri üzerine odaklanırken salgının özel olarak evin anlamı ve fonksiyonlarına etkisi üzerine odaklanan akademik çalışma sayısı sınırlıdır. Bu bağlamda tam ya da kısmi kapanma sürecinde mekân olarak evin anlamın ve işlevin yükseköğretim öğrencilerinin bakış açış değişip değişmediği tartışılmaktadır.

Salgınla birlikte Türkiye’de okullar kapatılmış ve eğitim süreci çevrimiçi olarak, dolayısıyla evden sürdürülmeye çalışılmıştır. Bu durum çalışmamıza konu olan hem lisans hem de lisansüstü öğrencilerinin daha çok evde kaldıkları dönemi doğurmuştur. Ayrıca, COVID-19 salgın hastalığının başladığı günden itibaren ‘evde kal’ ya da zorunlu hallerde dışarı çıkıldığında ‘sosyal mesafeni koru’ söylemleri insanların ağırlıklı olarak evlerinde tüm aile bireyleriyle birlikte daha fazla vakit geçirmelerine neden olmuştur. Dolayısıyla küresel salgın döneminde yükseköğretim öğrencileri mekân olarak evin farklı fonksiyonlarını tecrübe etmişlerdir. Teknolojik altyapının yeterli olduğu ve bunun yanında kent merkezlerinde yaşayan bireylerin hareket alanlarının sınırlı olması ve sokağa çıkma yasağının daha katı uygulandığı günlerde sosyolojik ve psikolojik sorunlar yaşarken kırsal alanlarda ya da kasaba yerleşimlerinde yaşayan katılımcılar şehir merkezlerine nispeten çevresel faktörlerin daha elverişli olduğu alanlarda bu süreci daha rahat geçirdiklerini belirtmişlerdir. Şehirde yaşayanların pandemi döneminde problem yaşamasının en büyük nedeni olarak sokağa çıkmaya yasakları ve alışveriş yapılacak ve sosyal faaliyetlerde bulunulacak merkezlerin zorunlu olarak kapatılmasıyla birlikte şehir hayatının konforunun kısıtlamasından kaynaklanmaktadır. COVID-19 salgını başlamadan önce şehir hayatı tüm karmaşasıyla devam etmesine rağmen öğrenciler açısından okula kütüphaneye ya da internet vasıtasıyla elektronik kaynaklara erişim bir üstünlük olarak görülmekteydi. Salgın hastalık sonrası ise hayat evde ve daha monoton bir hal almaya başladığını belirtmişlerdir.

Son söz olarak; kırsal alanlarda politika yapıcıların ekonomik kaygılarla her zaman tam karantina uygulamaması ya da sokağa çıkma yasaklarını esnetmesi kırsal karakterli yerleşim birimlerinde yaşayan bireyleri daha rahat davranmaya yöneltmiştir. Ayrıca, fiziksel mekân anlamında insanlara daha fazla hareket alanı sunan ev ya da meskenler yükseköğretim öğrencilerinin salgın dönemini daha sorunsuz geçirmelerine olanak sağlar iken özellikle şehir merkezlerindeki evlerin sınırlı mekânsal gerçeklikleri bu sürecin daha zor geçmesine neden olmuştur.

Kaynakça

Açıkgöz, Ö. & Günay, A. (2020). The Early Impact of the Covid-19 Pandemic on the Global and Turkish Economy. Turkish Journal of Medical Sciences, 50, 520-526.  

Aydın, Y. (2020). Türkiye Özelinde COVİD-19’un Evin İşlevi Üzerindeki Etkisi, Ed: Okumuş, E. ss. 511-528. Küresel Salgınlara Farklı Bakışlar: Psikolojik, Sosyolojik, Dini, Kültürel, Tarihi, Hukuki ve Siyasi Analizler. Ankara: Eski Yeni Yayınları.

Bryman, A. (3. Ed). (2008). Social Research Methods. Oxford: Oxford University Press.

Cambridge Dictionary, https://dictionary.cambridge.org/  

Çelik, Z. (2020). Covid-19 salgınının gölgesinde eğitim: Riskler ve öneriler. (Odak Analiz No. 5). Eğitim-Bir-Sen Stratejik Araştırmalar Merkezi.  

Creswell, J. W. (3. Ed). (2009). Research design: Qualitative, quantitative, and mixed methods approaches. Los Angeles: Sage Publications.  

Després, C. (1991). The Meaning of Home: Literature Review and Directions for Future Research and Theoretical Development. Journal of Architectural and Planning Research, 8, 96-105.

DiMaio, D., Enquist, W., D., & Terence S. (2020). Introduction: A New Coranavirus Emerges, This Time Causing a Pandemic. Annual Review of Virology Annual Reviews.

Dünya Sağlık Örgütü - WHO (2021). COVID 19 Timeline: https://www.who.int/emergencies/diseases/novel-coronavirus-2019. [02.01.2021]

Easthope, H. (2004). A place called home. Housing, Theory and Society, 21(3), 128-138, DOI: 10.1080/14036090410021360

Gurney, C. (2020). Out of Harm’s Way? Critical Remarks on Harm and the Meaning of Home During the 2020 Covid-19 Social Distancing Measures (Working paper), UKCollaborative Centre  for  Housing  Evidence. https://housingevidence.ac.uk/ publications/out-of-harms-way/ [07.06.20201].

Kuban, D. (1995). Türk ‘Hayat’lı Evi. İstanbul Mısırlı Matbaacılık A.Ş.  

Lawrence, R. J. (1987). What Makes A House A Home?. Environment and Behaviour, Sage Publications, 19 (2) 154-168.  

Lefebvre, H. (1974). The Production of Space. Translated by Donald Nicholson-Smith in 1991. Blackwell Publication.

Mallett, S. (2004). Understanding home: A critical review of the literature, The Sociological Review, 52 (1), 62-89.  

Mason, J. (2. Ed). (2003). Qualitative researching. London: Sage.  

Nerse, S. (2020). Dijital Eğitimde Eşitsizlikler Kırsal-Kentsel Ayrımlar ve Sosyoekonomik Farklılaşmalar, The Journal of Humanity and Society, İlmi Etüdler Derneği, DOI: 10.12658/M0548.  

Özer, M., Suna, H. E. (2020). Covid-19 Salgını ve Eğitim, Küresel Salgının Anatomisi: İnsan ve Toplumun Geleceği (171-192), Türkiye Bilimler Akademisi-TÜBA

Özer, M., Suna, H. E., Çelik, Z. & Aşkar, P. (2020). Covid-19 Salgını Dolayısıyla Okulların Kapanmasının Eğitimde Eşitsizlikler Üzerine Etkisi. The Journal of Humanity and Society, İlmi Etüdler Derneği, DOI: 10.12658/M0611  

Rakoff, R. (1977). Ideology in everyday life: The meaning of the house. Politics and Society, 7, 85-104.  

Ronald, R. (2008). The ideology of home ownership: Homeowner societies and the role ofhousing. New York: Palgrave Macmillan.  

Saegert, S. (1985). The role of housing in the experience of dwelling. ed: Altman & C. Werner. pp. 287-309 in Home Environments: Human Behaviour and Environment, 8. New York: Plenum Press.  

Saunders, P. (1990). A Nation of Home Owners. London: Unwin Hyman.  

Saunders, P. (2016). Restoring a Nation of Home Owners. London: Civitas. 

Sirkeci İ. & Yüceşahin, M., M. (2020). Coronavirus and Migration: Analysis of Human Mobility and the Spread of COVID-19, Migration Letters, 17(2), 379-398.  

Tekeli, İ. (2009). Modernizm, Modernite ve Türkiye’nin Kent Planlama Tarihi. Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul.  

Türk Dil Kurumu Sözlükleri, https://sozluk.gov.tr/ [05.06.2021]

Türkiye Yükseköğretim Sistemi (2019). https://www.yok.gov.tr/Documents/Yayinlar/Yayinlarimiz/ 2019/Higher_Education_in_Turkey_2019_tr.pdf [04.02.2021]

Türkiye Yükseköğretim Öğrenci İstatisitkleri, https://istatistik.yok.gov.tr/  [18.03.2021]

Yüceşahin, M. M. & Tuysuz, S. 2011. Ankara Kentinde Sosyo-mekânsal Farklılaşmanın Örüntüleri: Ampirik Bir Analiz. Coğrafi Bilimler Dergisi, 9, 159-188.

 

TYB Akademi 33. Sayı / Eylül 2021

 
Bu haber toplam 284 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim