• İstanbul 28 °C
  • Ankara 33 °C

Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Öztürk: Sorun Odaklı Çocuk Edebiyatı ve Ölüm Teması

Dr. Öğr. Üyesi Hüseyin Öztürk: Sorun Odaklı Çocuk Edebiyatı ve Ölüm Teması
Merak dürtüsü ve bilme arzusu çocukluk döneminin en belirgin özelliklerindendir. Tanımadığı bir âleme gözlerini açan çocuk, süratle bu âlemi kavramak için bütün duyu organlarını işe koşar.

Hemen yanı başında kendisine bakım verenler tarafından bu merak dürtüsü desteklenirse çocuk kendini güvende hisseder, girişken olur, özerkleşir; korkularla bastırılırsa sağlıklı bir benlik yapılandıramaz. Özgüven ve öz yeterlik duygusundan mahrum kalır. Tabii merak dürtüsüne nitelikli bir biçimde rehberlik edilmesi gerekir. Bu dürtü, birtakım eylem ve sorularla tezahür eder. Çocuk sürekli dokunmak, işitmek, tatmak, görmek, koklamak; özetle tecrübe etmek ister. Ne var ki duyu organları bütün meraklarını doyurmaya yetmez. Belirli bir yaştan sonra sorular sökün eder. Yetişkinler, çocuğu telafisi mümkün olmayan zararlardan korumak için her şeyi (mesela yüksekten atlamayı, ateşe dokunmayı) tecrübe etmelerine müsaade etmedikleri gibi soruların tamamına da (söz gelimi cinsellikle ya da ölümle ilgili sorulara) olanca açıklığıyla yanıt vermezler. Kimleri bu soruları yüzeysel cevaplarla geçiştirir kimleri de merak edilen konuları konuşmayı erteler çünkü hata yapmaktan korkarlar. Üstelik çağdaş psikoloji araştırmaları, çocuklarla iletişim kuran duyarlı yetişkinleri kaygılandırabilecek pek çok uyarıda bulunur. Bunlar doğum öncesinden başlayarak çocuğun maruz kaldığı her yaşantının çocukta bir iz bıraktığı, bazı davranışların geri döndürülemez tahribatlar yaratabileceği yönündedir (Yavuzer, 2010: 129-140). Çocukların istikbalinden endişe eden yetişkinler de hâliyle tedirgin olur ve en doğru davranış biçimini sergilemeye, onları mümkün olduğu kadar sağlıklı bir atmosferde yetiştirmeye çalışırlar. Yiyecekler, giysiler, okullar, arkadaşlar, oyun parkları, oyuncaklar, filmler ve elbette kitaplar çoğunlukla böylesi bir kaygının gölgesinde seçilir. Çocukları koruma dürtüsü; onlarla iletişimde steril kelimeler kullanma ve tehlikelerden arındırılmış kitaplar tercih etme çabasına dönüşür. Fakat hayat daima sorunlara gebedir ve çocukları bir fanus içinde yetiştirmek mümkün değildir.

Savaş, göç, hastalık, sakatlanma, ölüm, şiddet, yoksulluk, boşanma, doğal felaketler ve benzeri birçok acı veren olgu hayatlarımızı kuşatmıştır. Çocukları bunlardan bîhaber yetiştirmek ne mümkündür ne de sağlıklı... Onları olası zor yaşantılara hazırlamak gerekir. Zira çocuk özerkleştikçe aile dışındaki çevrenin etkisine daha fazla maruz kalacak, yaşadıkça pek çok travmatik olaydan az ya da çok, dolaylı ya da doğrudan etkilenecektir. Fakat bu sorunlar hakkında önceden düşünmüş ve konuşmuş olmak; onların psikolojik esnekliğini ve mücadele gücünü artıracaktır çünkü risk algısı, psikolojik sağlamlık için bir ön koşuldur (Öz ve Yılmaz, 2009). Herhangi bir riskli durumla karşılaşmayan çocukların psikolojik sağlamlıkları hakkında olumlu sözler söylemek güçtür (Seçkin ve Hasanoğlu, 2016: 21-25) ve çağdaş dünyanın yaşam atmosferinde çocuklar açısından risk en aza indirilmeye çalışılmaktadır.

Kent yaşamı ve modern teknoloji, çocuklar ve gençler için pek çok fırsat sunmakla birlikte onları gerçek yaşantılardan uzaklaştırmış, belirli konfor alanlarına hapsetmiş görünmektedir çünkü ekran bağımlılığı, yüz yüze oynanan toplu oyunlara ve insan insana yürütülen faaliyetlere ayrılan zamanı azaltmıştır (Rosen ve ark., 2014). Hâl böyle olunca çocuklar doğal iletişim süreçlerini yeterince yaşayamadıkları için bu süreçlerin yapısı gereği ortaya çıkabilecek zorluklara maruz kalmamaktadırlar. Bu hususta çok önemli bir başka etken de aşırı ilgili ve korumacı ebeveyn tutumlarıdır. Helikopter ebeveyn olarak adlandırılan anne babalar, çocuklarının sorumluluk ve risk almalarına izin vermedikleri için (Yılmaz ve Büyükcebeci, 2019) çocuklar, konfor alanını terk etmekte zorlanan, özgüveni zayıf, tedirgin bireylere dönüşebilmektedir. İşte bu konuda bir farkındalık geliştiren bazı uzman, ebeveyn ve öğretmenler risk içeren konuları çocuklarla konuşabilmek için imkânlar aramakta, erken yaşlarda olası zorluklardan onları haberdar etmeye çalışmaktadırlar. Bu noktada sorun odaklı çocuk edebiyatı, dikkate değer olanaklar sunar. Ayrıca söz konusu zorluklarla bir şekilde yüz yüze gelmiş, travmatize olmuş çocukları rehabilite etmek için de çocuk edebiyatı eserleri kullanışlı birer araca dönüşebilir. Nitekim çocuk edebiyatının bu işlevine vurgu yapan araştırmalara sık rastlanmaktadır (Sadler, 1991; Nicholson ve Pearson, 2003; Mercurio ve McNamee, 2006, Tekiner, 2020).

Peki, sorun odaklı çocuk edebiyatı tam olarak nedir? Bu soruya, kabaca, çocuklarla konuşurken yetişkinleri kaygılandıran -ölüm, şiddet, savaş, cinsellik, akran zorbalığı gibi- konuları ihtiva eden edebî eserlerdir, şeklinde yanıt verilebilir. Bilindiği gibi çocuk edebiyatı adını okurundan alır. Onun alametifarikası okurudur. Bu durum, kuramsal anlamda pek çok sorunu beraberinde getirir[1]. Belki bütün yazarlar, eserlerini kaleme alırken -az ya da çok- okuru hesaba katarak hareket eder ancak çocuk edebiyatı yazarından beklenen dikkat ve özen çok daha fazladır. Gerek dil ve anlatımda gerek konu seçiminde titiz bir tavır istenir. Çocuk muhayyilesinin kendine özgü yapısı, gelişim dönemlerine ait parametrelerin çokluğu, psikoloji araştırmalarından doğan ve her gün genişleyen bilgi birikimi çocuk edebiyatı yazarılığını meşakkatli bir iş hâline getirir. Bir de konu savaş, ölüm, hastalık, cinsellik, şiddet, akran zorbalığı vb. olunca bu zorluk katlanarak büyür. Pedagojik kaygılar bir tarafta, edebiyatın doğasından gelen estetik duyarlılık öbür tarafta dururken çağdaş dünyada çocuklar için yazanlar çok hassas bir gerilim sahasında hareket ederler. Üstelik çocuk ruhunu örseleme tehlikesi yanında kuru bir didaktizme saplanıp kalmak riski de vardır çünkü içerikteki şiddetten endişe edildiği kadar okurun aklî melekelerini küçümseyen bir anlayıştan da endişe edilmelidir. Turan’ın (2013: 201-202) da belirttiği gibi okuruna tepeden bakan, eleştirel okumaya imkân vermeyen, merak duygusu ve soru sorma cesareti aşılamak yerine kendi doğrularını ona dikte etmeye çalışan eserler de çocuklara bir tür şiddet uygulamaktadır. Düşünmeye ve tartışmaya açık olmayan, sorunlar karşısında yalnızca kendi çözümlerini teklif eden bir tutum sanattan çok propagandaya yakındır (Süphandağı, 2017: 34-42). Çocuklarla paylaşılması zor konular söz konusu olduğunda bu tür eğilimler artabilmekte, bir başka deyişle içerikteki şiddet; dildeki, üsluptaki, tavırdaki şiddetle yer değiştirebilmektedir. Hâlbuki sorunların çözümüne çocukları ortak edecek bir anlayış benimsenmelidir. Dilidüzgün’ün (1996: 79) deyişiyle yazar, her şeyin en iyisini bilen bir öğretmen gibi hareket etmemelidir. Elbette bu konu teorik düzlemde uzun tartışmalar doğuracak niteliktedir ancak sorun odaklı çocuk edebiyatını ortaya çıkaran tarihî süreci ve konuyla ilgili örnekleri incelemek, meselenin etraflıca tartışılmasına yardımcı olacaktır.

Bu sebeple bu çalışmada sorun odaklı çocuk edebiyatı kavramını ortaya çıkaran tarihi süreçten söz edilecek, ardından kavramın mahiyeti ve sınırları üzerinde durulacaktır. Bu kapsamdaki konu başlıklarının çokluğu göz önünde bulundurulduğunda her birini tek bir makalede ele almanın mümkün olmadığı görülür. Burada yalnızca ölüm teması örneği üzerinden açıklamalar yapılacak ve böylece bir ana başlık olarak sorun odaklı çocuk edebiyatından söz etmenin yeterli olmadığına, her bir konu başlığının da kendine özgü dinamikleri olduğuna işaret edilecektir.

Sorun Odaklı Çocuk Edebiyatının Tarihçesi ve Sınırları

Toplumsal tarihte çocukluk düşüncesi var mıydı sorusuna cevap arayan çocuk sosyologları tam bir mutabakata varamamış olsalar da pek çoğu, çocukluğun görünümlerinin geçmişten günümüze ve kültürden kültüre değiştiği konusunda hemfikirdir (Araz, 2013: 13-17). Çocuk sosyolojisi araştırmalarına yönelik -belirli kültürlerle sınırlı olma, veri yetersizliği gibi- eleştiriler göz ardı edilmeden şunlar söylenebilir: Sanayi devrimi, kentleşme, okullaşma ve matbaa ile birlikte okuryazarlığın yaygınlaşması, gelişim psikolojisi araştırmaları ve bazı toplumlarda refah düzeyindeki artış çağdaş dünyanın bir bölümünde çocuklara bakışı değiştirmiş görünmektedir. Her şeyden önce bu gelişmeler çocukluktan yetişkinliğe geçiş sürecini uzatmıştır (Burcu, 1998). Zira yetişkinliğin en önemli emareleri sayabileceğimiz evlilik, işe başlama ve çocuk doğurma yaş ortalamaları belirgin şekilde yükselmiştir. Çocuklara yaklaşım da bu değişikliklere bağlı olarak şekillenmektedir.

Bugünden geçmişe, müreffeh ülkelerden yoksul ülkelere doğru gidildikçe çocuk ruh sağlığına yönelik kaygılar daha az görünür hâle gelmektedir. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki çocuk ölümleri (Kıvılcım ve Doğan, 2014), çocuk işçiler (Yüksel, Adıgüzel ve Yüksel, 2014) ve çocuk gelinlere ilişkin veriler (Boran vd., 2013) bu konudaki en önemli göstergelerdir. Toplumlar yoksullaştıkça çocuklar, yetişkinlere has görev ve sorumlulukları üstlenmek zorunda kalırken çocukluk çağı da o ölçüde kısalmaktadır. Gelişim psikolojisi kaynaklı bilgilerin yaygınlaştığı müreffeh toplumlarda, çocukları örseleyici yaşantılardan koruma eğilimi artmıştır. Bütün bunların bir sonucu olarak farklı dünyalarda farklı çocukluk tasavvurlarının oluşması kaçınılmazdır. Zira kimi ebeveynler için sorun gibi görünen konular, kimleri için hayatın bir parçasıdır. Zaten sorun odaklı çocuk edebiyatı kavramını ortaya çıkaran da bu zemindir.

Bu meselenin izlerini sürmek için uzak geçmişe -yazılı kültürün yaygın olmadığı, sözlü kültürün[2] câri olduğu dönemlere- uzanmakta yarar var.  Malum çağdaş anlamıyla çocuk edebiyatı ancak matbaanın icadını takip eden bir dizi gelişmeyle ortaya çıkabilmiştir (Öztürk ve Tağa, 2019). Öncesinde çocuklar ninni, masal, bilmece, tekerleme gibi sözlü edebiyat ürünlerini yetişkinlerle aynı ortamda dinleme imkânı bulabilmekteydi (Butler, 1972, s.104; Boratav, 1987: 121,122).  Mesela savaşın, şiddetin ve ölümün açıkça işlendiği cenknamelerin anlatıldığı ya da okunduğu ortamlarda bulunabiliyorlardı (Atalan, 2008: 20). Korku ve şiddet ögelerini içerdiği (Güzelküçük ve Türkyılmaz, 2020), cinselliği abartılı biçimlerde ifşa ettiği (Şimşek, 2015, Türkan, 2017) pek çok araştırmacı tarafından tespit edilmiş masallardan da mahrum değillerdi. Elbette bu durum, geçmişte çocuklara ilişkin hiçbir kaygının olmadığını göstermez. Beri taraftan aynı anlatıların çağdaş ebeveynlerce, en azından derlendiği gibi, bugünün çocuklarına nakledilebileceği de söylenemez. Unutulmamalıdır ki uzak geçmişte ölüm, şiddet, salgın hastalıklar, kıtlık, yoksulluk bugüne göre çok daha yaygındı[3]. Zira güvenlik, beslenme, barınma, sağlık hizmetlerine ulaşım çok daha zordu. Beslenme tarihi uzmanlarının şu tespitleri durumun anlaşılmasına yardımcı olacaktır: Ortaçağ Anadolu popülasyonlarında ise savaşlar, kıtlık ve yetersiz beslenme nedeniyle salgın hastalıklarda önemli bir artış gerçekleşmiştir. Ayrıca Ortaçağ besinlerindeki vitamin ve kalsiyum yetersizliği de bebek ve çocuklarda raşitizm, anemi ve büyüme geriliği gibi rahatsızlıkların oluşmasına sebep olmuştur... (Eren ve Özer, 2018: 319-320).

Çeşitli kroniklerden, mahkeme kayıtlarından, İstanbul ve Anadolu’yu ziyaret eden gezginlerin günlüklerinden ve gözlem notlarından aktardığı bilgilerle Araz (2013: 76-87); çocuk ölümlerinin çok yaygın olduğunu, çocukların oldukça zor şartlar altında yaşadıklarını anlatmaktadır. Bu vasatta çocukları masallardaki şiddetten korumak, nahif bir çaba olarak görülebilir. Hatta tersine bir okumayla masalların tehlikelerle dolu hayat karşısında güçlü birer uyarıcıya dönüşmesi için çaba gösterilmiş bile olabilir. Zira korku duygusu, Şahin’in (2019: 119) de söylediği gibi, mutlak kötü değildir. Bu duygu, nesnel bir durum karşısında olası kötü senaryoların zihinde canlandırılması sonucunda ortaya çıkarak organizmayı, beden bütünlüğünü koruması ve kendini savunması yönünde harekete geçirir. Fakat korkunun tehlikeyle orantılı olması gerekir. Aksi takdirde -ortantısız bir korku duygusu söz konusu olduğunda- psikolojik bir tahribattan söz edilebilir. Bir başka deyişle çağdaş dünyanın tehlikeleri ile geçmişteki tehlikeler arasındaki farka dair algılar, bu hususta takınılacak tavrı da belirleyecektir. Tehlike algısı arttıkça uyarıcıların şiddeti artacak, azaldıkça azalacaktır.

Tarihî süreç de böyle işlemiş görünmektedir. Mesela Grimm Kardeşler, derledikleri masalları olduğu gibi kitaplaştırmak yerine metinlere müdahalede etmiştir. Derlemenin 1819 tarihli önsözünde özgün halleriyle masalları yayınladıklarını söyleseler de sonraki baskılarda birtakım değişikliklerden söz etmişlerdir. (En bilinen değişikliklerden biri meşhur Kırmızı Başlıklı Kız masalına bir avcının dâhil olup kurdun karnından kızı ve büyükannesini çıkarmasıdır.) Kırk yıllık bir süreçte yedi ayrı baskı yapan bu masalların gerek dili gerekse içeriği okurlardan gelen tepkilere göre güncellenmiş, Bıçağı Tutan El, Bazı Çocuklar Katliamı Nasıl Oyun Haline Getirir ve Kıtlık Çocukları adlı masallar sonraki baskılarda yer almamıştır (Zipes, 2015). Belli ki masallar o hâlleriyle kabul görmemiştir.[4]  Zipes’in (2015) aktardığına göre Kıtlık Çocukları şöyle başlamaktadır: Bir varmış, bir yokmuş, bir annenin iki kızı varmış. O kadar fakirlermiş ki, ağızlarına koyacak bir parça ekmek bile bulamıyorlarmış. Kıtlık kötüleşince, dengesiz annenin gözü dönmüş. Sonunda çocuklarına “Bir şeyler yemeliyim,” demiş, “o yüzden sizi öldüreceğim.”

Böylesi bir başlangıç, 19. asrın ilk yarısındaki ebeveynleri de rahatsız etmiş olacak ki bu masal kitaptan çıkarılmıştır. 1857’deki son baskıya gelene kadar da pek çok masal bu şekilde kitaptan çıkarılmıştır (Zipes, 2015). Aynı masallar üzerinde iz sürmeye devam edilirse 20. yüzyılda eğitimcilerin ve ebeveynlerin değişen kaygılarıyla birlikte bu kitaptaki masalların biçim değiştirmeye devam ettiği görülecektir (Danacı, 2012, Baş ve Yalçın, 2017). Sadece değişen zaman değil değişen coğrafyalar da masalların farklı şekillerde sunulmasına, zaman zaman sansüre uğramasına, bazen de kültürel uyarlamalara sebep olmuştur (Karayazı, 2017). Sunum araçları değiştikçe -söz gelimi beyaz perdede- pedagojik kaygılara ticari kaygılar da eklenmiş görünmektedir (Akçay, 2020). Bu türden değişiklikleri yalnızca Grimm Kardeşler değil Charles Perrault da yapmıştır (Bettelheim, 2021: 179). Örneklerin sayısı çoğaltılabilir. Okuryazarlık yaygınlaştıkça, kitap geniş kitlelerin ulaşabildiği bir iletişim aracına dönüştükçe onunla ilgili yeni taleplerin ortaya çıkması ve arzın bu taleplere göre şekillenmesi doğaldır.

20. yüzyılın ilk yarısında çocukları koruma yönünde artan beklentileri müteakip çocuklar için yazılan gerçekçi kitaplarda sorun odaklı konular, söz gelimi ölüm, daha az işlenmeye başlamıştır (Swenson, 1972: 402). Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında bu konuda bir tutum değişikliği gözlenmektedir. İkinci dünya savaşının korku dolu atmosferinde çocukluk çağını yaşayanlar, büyüdüklerinde bambaşka duyarlılıklara sahip olmuşlar ve tabu sayılabilecek pek çok konu -cinsellik, uyuşturucu, kürtaj, ölüm, ırkçılık, boşanma ve eşcinsellik- çocuk edebiyatında kendine yer bulabilmiştir (Moore ve Mae, 1987: 52). Daha da ötesi antiotoriter eğilimler güç kazanmış ve çocuk, giderek nesne konumundan özne konumuna yükselmiştir (Dilidüzgün, 1996: 76-88). Alman çocuk edebiyatı yazarı Peter Härtling’in şu sözleri durumu açıklar niteliktedir:

70’li yıllarda toplumsal sorunlarla gerçekçi olarak hesaplaşan bir yazın var. Elbette savaş ve barış temaları da yoğun olarak ele alınıyor. Bunun yanı sıra, benim de içinde bulunduğum bir tür var ki, aslında burada da gerçekçi bir toplum eleştirisi söz konusu. Farklı olan ise yaşamın içerdiği olanakların taslaklar biçiminde çocuğa sunulmasıdır. Örneğin bir çocuk babasını yitirdiğinde neler duyar, nasıl acı çeker, bu arada başkalarıyla ilişkisi nasıldır. ‘Burada yine toplumsal eleştiri de var; ancak çizilen taslaklar bir insanın kendisine neler yapabileceğini, kendi kendine nasıl yetebileceğini göstermeye yöneliktir. (Härtling’den aktaran Dilidüzgün, 1996: 84)

Yaşamın içerdiği olanakların taslaklar biçiminde çocuğa sunulması diyerek Alman yazar, çok önemli bir noktanın altını çiziyor. Çocukları hayata hazırlamak gibi bir görevi yüklendiğini varsayan çocuk edebiyatı yazarlarının, bu görev duygusunun arkasına saklanarak kendi doğrularını onlara belletmeye çalışması otoriterlik olarak yorumlanmaktadır. Bettelheim’ın ifadesiyle çağdaş dünyada çocuk yetiştirmek çocuğun kendi hayatından anlam çıkarmasına destek olmaktır (2021: 13). Sorun odaklı çocuk edebiyatının da böylesi bir anlayışla ortaya çıktığı söylenebilir. Çocuğu bir özne olarak ciddiye almak, düşünme ve karar verme süreçlerine dâhil etmek bu anlayışın mihenk taşıdır denilebilir.

Buraya kadarki tespitlerden hareketle sorun odaklı çocuk edebiyatını ortaya çıkaran süreç şu şekilde özetlenebilir: Geçmişte yaşam şartları bugünküne nispetle oldukça zordu. Gıda, güvenlik, barınma gibi en temel ihtiyaçların karşılanması meşakkatliydi. Çocukları bu zorluklardan tamamen korumaya imkân yoktu. Üstelik çocuk psikolojisine ilişkin bilgiler oldukça sınırlıydı ve ruhsal tahribat yaratma konusunda bugünkü kadar güçlü endişeler yoktu. Aksine çocukları tehlikelerden haberdar etmek, yerine göre sert uyarılarda bulunmak yararlı olacaktır düşüncesinin emarelerini masallarda görmek mümkündür.[5] Sorun odaklı çocuk edebiyatının çekirdeği de bu anlayışta aranıp bulunabilir. Hedefte çocukları saldırgan hayat karşısında güçlü kılmak vardır. Ancak çağdaş anlamıyla sorun odaklı çocuk edebiyatı eserlerini kaleme alanların elindeki pek çok veri o günün yetişkinlerinde bulunmuyordu. Bu veriler, çocuğun bilişsel ve duyuşsal gelişimine ilişkin sistematik gözlem ve deneylerden elde edilen bilgilerdir. Özelden özele akıl yürütme, animizim, nesne ve kişi sürekliliği gibi kavramların bilinmemesi; temel güven duygusu ve özerklik istencine ilişkin farkındalığın olmayışı ve daha pek çok bilimsel bilginin yokluğu, çocuklara yaklaşımda bugün dikkat edilenlerin o gün için göz ardı edilmesiyle sonuçlanmıştır.

İlerleyen süreçte sanayileşme ve kentleşmeyi müteakip örgün eğitimin kitleselleşmesi, halk sağlığı hizmetlerindeki gelişmelerin yanında çocuk ruh sağlığına dair bilgilerin derinleşmesi, zaman zaman çocuklara yönelik aşırı korumacı bir tavra dönüşmüştür. Korumacı tavır aynı zamanda otoriter ve küçümseyici bir anlayışı da içinde saklar. Koruyan, kendini daha ehil ve üstün görme eğilimindedir. Fakat ilerleyen süreçte büyük felaketler, yepyeni sorgulamaları doğurmuş ve kendinden emin korumacı tutum, şüpheci bir tutumla yer değiştirmiştir. Bu kez çocukların gelişimsel özelliklerini göz ardı etmeden, estetik duyarlılıkları hiçe saymadan hareket etmek; sorunlara belirli bir dünya görüşünden hareketle kesin ve tek bir çözüm önermek yerine farklı biçimlerde düşünmeye imkân tanıyan bir tutum benimsemek daha makbul görülmeye başlanmıştır. İşte bu, çocuğu nesne olmaktan çıkarıp özne oluşa doğru götüren bir tutumdur. Çocuk edebiyatından, özellikle de sorun odaklı çocuk edebiyatından çocuğu özne konumuna taşıması beklenmektedir. Peki, bu alanın sınırları nerede başlayıp nerede bitmektedir?

Hangi konular sorun olarak tanımlanıp özel bir özen ve dikkatle çocuklara arz edilmelidir, sorusuna bir çırpıda yanıt vermek mümkün değildir. Bu sebeple sorun odaklı çocuk edebiyatının kapsamı hakkında hâlihazırda bir uzlaşı yoktur. Fakat yetişkinlerin kaygıları dolayısıyla çocuklara ilişkin psikoloji ve sosyoloji araştırmalarının öbeklendiği alanlar ve çocuk haklarını konu edinen hukukî metinler belirli bir fikir verebilir. Bugünün dünyasında çocuklarla konuşulması zor konular denilince savaş, göç ve göçmenlik, ölüm ve ölümcül hastalıklar, doğal afetler, şiddet, cinsellik, cinsel istismar, boşanma, engellilik, akran zorbalığı, dijital zorbalık, madde bağımlığı sıralanabilir.

Çocuk haklarına ilişkin hukukî metinlerde (Birleşmiş Milletler, 2011), çocuk sosyolojisi araştırmalarında (Dilli, 2020), çocuk psikolojisi kitaplarında (Yörükoğlu, 1998; Bakırcıoğlu, 2020), travma psikolojisi çalışmalarında (Erdur Baker, Aksöz Efe ve Doğan, 2021) bu başlıkların hemen hepsine geniş yer verilmiştir. Türkiye’de sınırlı sayıda çocuk edebiyatı araştırması sorun odaklı çocuk edebiyatına eğilmiştir. Bunlar çoğunlukla belirli temalardaki eserleri inceleyen çalışmalardır (Turan, 2006; Asutay Kurtoğlu, 2012; Kural 2012; Işıtan, 2016; Kırcı, 2020; Özcan, 2020).  Bunlardan Işıtan (2016) özel amaçla yazılmış çocuk kitapları konulu makalesinin bir bölümünde zor temalar başlığı altında 23 alt tema belirlemiştir. Bu alt temalarda, yukarıda bahsedilenlerden farklı olarak alt ıslatmadan okul korkusuna, sünnetten tırnak yemeye kadar pek çok konu yer almaktadır. Kırcı (2020) cinsellik, engellilik, ölüm ve soykırım temalı eserleri okur yorumlarından hareketle değerlendirmiştir. Yılmaz ve Yakar (2018), konuya teorik düzlemde değindikten sonra göç, engellilik, şiddet, boşanma, yoksulluk, yetim ve öksüz çocuklar başlıkları altında bazı eserlerin adlarını zikretmişlerdir. Öztürk, Turan ve Kırcı (2021), ölüm ve ölümcül hastalıklar, göç ve göçmenlik, engellilik, çevre sorunları, boşanma konularının çocuk edebiyatındaki yerine değinmiştir. Bütün bu çalışmalardan hareketle yetişkinlerin, irtibat kurmakta zorlandığı ve sağlıklı bir iletişim için güvenilir bilgi ve uzlaşı aradığı konulara dair bir çerçeve oluşturmak mümkündür. Fakat hepsini tek bir makalenin sınırları içerisinde tartışmak mümkün değildir. Hepsi için geçerli sayılabilecek birtakım genel ilkelerden söz edilebilirse de her birinin kendine özgü dinamikleri vardır. Söz gelimi ölüm kavramının işlevsizlik, kaçınılmazlık, evrensellik, geri döndürülmezlik gibi alt boyutları vardır ve çocukların bu alt boyutları kavrayışı yaşa ve deneyime göre değişkenlik gösterir. Yas tutarken ret ve inkâr, protesto, hüzün, özlem, kızgınlık, öfke ve suçluluk, umutsuzluk, kabullenme ve karar safhaları yaşanır (Sezer ve Saya, 2009; Duman, 2014). Mültecilikte barınma imkânlarından yoksunluk, ayrımcılığa uğrama, eğitime erişememe, iletişim kuramama gibi risk faktörleri (Yılmaz ve Özel, 2021) akran zorbalığını sıradan şiddetten ayıran süreklilik, güç dengesizliği gibi birtakım unsurlar vardır (Gökler, 2009). Özetle her sorun alanı kendi içinde belirli bir derinlik ve genişlik kazanmıştır. Bunlar çocuk edebiyatında ele alınırken derinlik ve genişlikleri hesaba katılmalıdır. Sorun odaklı konuları ele alan bütün çocuk edebiyatı eserleri için şunları söylemek mümkündür: Çocuğu edilgenleştiren dayatmacı bir tutum, ideolojik saplantılar, abartılmış merak, aşırı duygusallık, rastlantısallık gibi çocuk edebiyatının genel ilkelerine de uygun olmayan yaklaşımlardan sakınmak; sorunların çözümünde şiddeti, baskıyı ve zorbalığı kullanışlı bir araç gibi gösteren bir anlayıştan da uzak durmak gerekir.

Yukarıda da ifade edildiği üzere sorun odaklı çocuk edebiyatının kapsamına giden konuların tamamını bir makaleye sığdırmak mümkün değildir. Bunun için konu ölüm temalı çocuk edebiyatı eserleri üzerinden örneklerle ele alınacak, çocuk edebiyatının temel ilkelerinden ve söz konusu başlığa ilişkin bilimsel birikimden hareketle tartışılacaktır. Bu tartışma okul öncesinden ergenliğe gelişim basamakları, masaldan romana edebî türler ve ölenin kimliğinden ölümün biçimine yas sürecinin dinamikleri üzerinden gerçekleştirilecektir.

Çocuğun Ölümü Kavrayışı ve Çocuk Edebiyatı

Çocuk psikolojisi alanındaki ölüm araştırmalarında en sık rastlanan iki konu başlığı çocukların ölümü kavrama basamakları ve bir yakınlarını kaybettiklerinde yas sürecini nasıl yaşadıklarıdır (Gartley ve Bernasconi, 1967; Lansdown ve Benjamin, 1985; Slaughter ve Griffiths, 2007). Bu iki konu o kadar önemsenmiştir ki yüzlerce araştırmayı müteakip çocuklar için ölüm eğitimi programları hazırlanmış (Tanhan ve Arı İnci, 2009); yas danışmanlığı adını taşıyan bir çalışma alanından söz edilir olmuş (Ataman ve Barış, 2019); ölüm karşısındaki tutumları yaş, cinsiyet, deneyim, inanç gibi değişkenler açısından inceleyen araştırmaların (Altaş, 2020) yanı sıra bir yakınını kaybeden çocuklara nasıl rehberlik edileceğine ilişkin rehber niteliğinde çalışmalar yapılmıştır(Lowenstein, 2006). Bu çalışmalardan bazılarında yas sürecindeki çocuklara rehberlik edenler için çocuk edebiyatının kullanışlı bir araç olabileceğinin altı çizilmiştir (Kuloğlu Türker, 2020; Sevinç, 2019; Seibert, D. & Drolet, J. C. 1993). Peki ama tamamen pedagojik gayelerle hazırlanmış kitaplar, edebî eser olarak kabul edilecek midir ya da edebî niteliklere sahip olsalar bile çocuklardaki ölüm düşüncesinden habersiz kaleme alınmış eserler, herhangi bir endişe taşımaksızın çocuklarla buluşturulabilecek midir? Bu iki önemli soruyu unutmadan çocuklarda ölüm bilincinin nasıl oluştuğuna değinmek gerekir çünkü bu bilince dair bilgiler, çocuk edebiyatı yazarının kalemini duyarlı kılacaktır.

Belirsizlik kaygıya sebep olur (Cüceloğlu, 2004: 278). Bu sebeple ölüm, şiddetli bir kaygı yaratır (Hökelekli, 2008). Zira ölümden sonrasına ilişkin birtakım inançlar vardır belki ama gözleme dayalı bir bilgi yoktur. Bu belirsizlik sebebiyle ölüme dair farkındalık arttıkça kaygılar güçlenir. Çocuğun öz benliğini dış dünyadan ayırması, ölüm bilinci için bir başlangıçtır, hafızasının gelişmesiyle birlikte deneyimlerini kaydetmesi ve yorum gücündeki artış onun için ölümü güçlü bir uyaran hâline getirir. Ölüm hakkında konuşan büyüklerin hâlinden, tavrından, ses tonlarından bu kelimenin karanlık bir tarafı olduğunu sezer. Bu sebeple onun ne olduğunu anlamak için çaba göstermeye başlar. Bu konudaki konuşmaları dikkatle dinler ve sorular sorar. Bildik (2013), çocukların ölüme ilişkin kavrayışını beş kademede incelemiştir. Buna göre iki yaşına kadar ölüm kavramı neredeyse hiç gelişmez, iki üç yaş aralığında ölümle uyku arasında bir benzerlik kurulur. Okul öncesi dönemde (3-6 yaş) ölüm, geçici ve geri döndürülebilir bir olay gibi görülür, benmerkezci ve büyüsel düşünce güçlüdür. Kendi duygu, düşünce ve eylemlerinin etrafta olan bitenleri belirlediğini düşünür. Ölüm, oyunların bir parçası hâline gelir. Olası bir yas ortamında etraftaki yetişkinlerin tutumlarından hareketle çocuk bir kayıp duygusu yaşar ve bazı becerilerde gerileme görülebilir. 5-7 yaş aralığında uykuya dalma korkusu ortaya çıkabilir. İlkokul döneminde (6-9 yaş) büyüsel düşünce kısmen devam eder fakat ölümle birlikte yaşam işlevlerinin sona erdiği, ölümün kaçınılmaz olduğu fark edilir. Bu aralıktaki çocuklar ölümü kendi suçu gibi algılamaya eğilimlidir.  10 yaşından sonra ölümün somut bir nedene bağlı olduğu, kendilerinin de ölebileceği düşüncesi gelişir. Ergenlik, ölümün evrenselliğinin ve kaçınılmazlığının kavrandığı dönemdir. Bir yakınını kaybeden ergenlerin dikkat sorunları yaşadıkları, aile ve arkadaşlarıyla aralarına mesafe koyabildikleri, suçluluk ya da öfke duydukları, akademik başarılarında düşüşler gözlendiği, var oluşsal birtakım sorgulamalar içine girebildikleri tespit edilmiştir. Ölen kişinin kimliği, çocuğun ölen kişiyle bağının niteliği, ölümün biçimi, geçmiş kayıpların varlığı, çocuğun kişilik özellikleri, yaşı, cinsiyeti, inanç ve değerleri, sosyal destek alıp almadığı yas sürecini derinden etkilemektedir (Bildik, 2013).

Bütün bu bilgiler ışığında -didaktizme saplanmadan ve estetik duyarlılıkları ihmal etmeden- çocuklara ölümden bahseden eserlere bakılırsa neler görülecektir? Belli ki okul öncesine yönelik eserleri değerlendirirkenki bakış açısıyla ergenlik dönemine yönelik eserleri değerlendirirkenki bakış açısı birbirinden farklı olacaktır. Zira her yaşın ölüm kavrayışı fark nitelikler arz etmektedir. Ayrıca masaldaki, destandaki yahut fantastik bir romandaki ölüm ile gerçekçi bir öykü ya da romandaki ölümün de birbirinden farklı etkiler uyandıracağını tahmin etmek zor değildir. Her bir edebî türün kendine özgü yapısı, bazen ölümü daha kolay kabul edilebilir bir biçimde bazen de baş edilmesi güç bir travma şeklinde göstermeye müsaittir. Söz gelimi masalların büyülü atmosferinde bir kahraman kolayca ölebilir, öldüğü gibi dirilebilir. Destanlarda belirli bir ülkü uğruna ölmekten sık sık övgüyle bahsedilir. Gerçekçi bir eserdeki ölümü hazmetmek bunlardan daha zor olabilir. Metinlerdeki olayların akış hızı, anlatıcının kimliği, bakış açısı, okurun ölen kahramanla özdeşim kurma olasılığı vb. pek çok parametre süreci etkileyecektir. Bu sebeple her bir eseri kendi evreni içinde değerlendirmekte yarar vardır. Hemen burada belirtmek gerekir ki çocuklara ölümü anlatan kitap sayısı bir hayli çoktur. Bazıları bibliyoterapik maksatlarla yazılmıştır ve bunlarda ölüm merkezî bir temadır (Sevinç, 2019). Bazılarındaysa pek çok temadan biri olarak okurun karşısına çıkar (Moore ve Mae, 1987; Aytekin, 2008; Öztürk, 2017: 46-50). Her biri için ayrıntılı bir değerlendirmede bulunmak bu makalenin sınırlarını ziyadesiyle aşacağından konu burada mümkün olduğu kadar çok örnek üzerinden tartışılacaktır. Tartışmanın seyrinde eserlerin hitap ettiği yaş grubu, eserin türü ve yapısal özellikleri belirleyici olacaktır.

Yöntem

Sorun odaklı çocuk edebiyatının oldukça kapsamlı bir araştırma alanı olduğu yukarıda belirtilmişti. Bu durum, konuyu bütüncül bir bakışla ele almak isteyen araştırmacıları genel birtakım değerlendirmeler yapmaya zorlar. Fakat tek tek sorun alanları incelenmeden bu genel değerlendirmelerin somut birer anlam kazanması mümkün değildir. Bu sebeple bu çalışmada sorun odaklı edebiyat hakkında yapılan genel değerlendirmelerin ardından ölüm teması özelinde bir inceleme gerçekleştirilmiştir. Böylece her bir sorun alanının kendine özgü dinamikleri olduğu gösterilmiş; yazarların, çizerlerin, araştırmacıların, öğretmen ve ebeveynlerin her bir alana ilişkin donanım sahibi olmaları gerektiği vurgulanmıştır. Bunun için önce ölüm temalı kitaplardan oluşan bir eser havuzu oluşturulmuştur. Kütüphanelerin, kitap satış sitelerinin, yayınevlerinin, çocuk ve gençlik edebiyatı dergilerinin katalog ve arşivlerinde ‘ölüm, ölmek, vefat, cenaze’ gibi anahtar kelimelerle aramalar yapılarak oluşturulan bu havuzdaki eserler okunmuş, yaş kategorilerine ve türlere göre sınıflandırılmıştır. Kurgu dışı eserler havuz dışında bırakılmış, tasnifin ardından bu eserlerde ölümün bir ana tema ya da önemli temalardan biri olup olmadığı belirlenmiştir. Bu belirleme işleminde alan uzmanlarının görüşlerine başvurulmuştur. Eğer ölüm bir ana tema değilse değerlendirmeye alınmamıştır. Akabinde iki basamaklı bir soruşturma yürütülmüştür. Bu soruşturmanın birinci basamağı okur, ikinci basamağı eser merkezlidir. İlk basamak için çocukların ölümü kavrayışı ve yas süreçleri hakkındaki bilimsel araştırmalardan hareketle bilgiler paylaşılmış, sonra okul öncesinden ilk gençlik çağına değin çeşitli yaş gruplarına hitap eden ölüm temalı eserler bu bilgiler ışığında değerlendirilmiştir. Değerlendirme sırasında eserlerden örnekler verilerek ölümü anlatan bölümlerin çocuklar tarafından nasıl algılanabileceğine ilişkin çıkarım ve yorumlar yapılmıştır. İkinci basamakta edebî türlerden hareketle bir soruşturma gerçekleştirilmiştir. Destandan bilimkurgu romana değin çeşitli türlerden örnekler seçilmiş, ölümün her bir türde işlenişinin gösterdiği değişim ve bu değişimin okur üzerindeki olası etkileri anlatıbilimin temel kavramlarından hareketle ele alınmıştır.

Okul Öncesinden Ergenlik Dönemine Çocuk Kitaplarında Ölüm Teması

Okur odaklı eleştiriye göre okur, metinde sunulmuş nesnel bir anlamı tüketmez, bilakis onu faal bir biçimde yapılandırır. Anlam metinde hazır bulunmaz, okur metinle etkileşime girerek onu inşa eder (Tyson, 2014: 170). Çocuk edebiyatı söz konusu olduğunda bu anlayış daha bir önem kazanır. Zira çocuk edebiyatı adını okurundan alır. Bu sebeple çeşitli yaş gruplarındaki okurların metinlerle nasıl ilişki kurabileceği üzerine düşünmek önemlidir. Burada okul öncesi döneme yönelik eserlerden başlanarak ergenlik çağındaki gençlere hitap eden ölüm temalı kitaplara dek çocuk ve gençlik edebiyatı metinleri üzerinden okur-metin ilişkisi sorgulanacaktır.

Italo Calvino’nun (2014) yazdığı masallardan oluşan ve Türkçeye Büyülü Kuş adıyla çevrilmiş bulunan kitapta yer alan Çuvaldaki Çocuk adlı masalda Afacan Can adında bir çocuk ile onu yemek isteyen Cadı Çokcadı arasındaki mücadele anlatılır. Cadı çocuğu yakalayıp yemek istemektedir. Afacan Can, kendisini defalarca çuvala koyan cadının elinden her seferinde kurtulur ve her hamlesinde cadının başına oldukça can yakıcı olaylar gelir fakat çocuk sonunda yakalanır. Cadı, çocuğu kıyma bıçağı ile doğraması için kızına emanet eder. Kızın adı, Gülpapatya’dır. Gülpapatya, Afacan Can’ı kesecekken çocuk onu oyuna getirir. Sonra okurun karşısına şu sahne çıkar: “Gülpapatya boynunu tahtanın üstüne dayamış, Afacan Can da kıyma bıçağını eline almış, kızın başını kesmiş ve tavada kızartmaya koyulmuş.”

Kitabın üzerinde hangi yaş grubunu hedeflediği yönünde herhangi bir bilgi yok fakat iç kapakta Küçüklere Masallar ifadesi görülüyor. Yukarıdaki cümleler, düşsel olanla nesnel olanın henüz kesin sınırlarla birbirinden ayrılmadığı okul öncesi dönem ve büyülü düşüncenin tam olarak ortadan kaybolmadığı ilkokul çocuklarında olumsuz etkiler uyandırabilir. Metnin oldukça kısa ve olaya dayalı olması psikolojik yükü hafifletse de masal türünün özelliklerini tam olarak sezmeden çocukların bu masala maruz kalmalarının sağlıklı olmadığı söylenebilir. Bir türe ilişkin özelliklerin keşfedilmesiyse belirli bir deneyimin ardından mümkün olabilmektedir.

Mevlana İdris Zengin’in kaleme aldığı Trafik Polisi Kurbağa ve Filozof Köpek adlı eserlerde de ölüm, âni ve sert sayılabilecek bir biçimde yaşanmıştır. Trafik Polisi Kurbağa’da masalın başkahramanı olan kurbağa, sarhoş bir sürücünün takla atan aracı altında kalırken Filozof Köpek’te Sisi adlı bir köpek kıskanç bir çocuğun sert bir darbesiyle ölmüştür. Her ikisinde de mezar ve cenaze törenleri resmedilmiştir. Bu eserlerde ölümlerin gerçekleşme biçimi, bir ilk deneyim için sarsıcı olabilir. İlk kitapta kurbağa, masalın merkezinde sevilen bir karakterdir. İkinci kitapta Sisi adlı köpek ikincil bir kahramandır. Başına ansiklopedi düştüğü için kazara filozof olmuş bir köpeği kıskanan bir çocuk, kendi köpeği Sisi’nin de bilge bir köpek olmasını ister ve elindeki bilgisayarı onun kafasına atar. Köpek aldığı darbeyle ölür. Her iki ölüm de okur için beklenmediktir.

Bireyi hazırlıksız yakalayan, vedalaşmayı imkânsız hâle getiren ölümlerin daha uzun ve derin bir yas sürecine sebep olduğu (Kübler-Ross ve Kesler, 2005), ölen kişiye yakınlık arttıkça yas sürecinin zorlaştığı (Aksöz Efe ve Özmen, 2021) yönündeki bilgiler de göz önünde bulundurulunca yukarıdaki kitaplarla gerçekleştirilecek okuma deneyiminin birtakım riskleri içinde taşıdığının altını çizmek gerekir. Zira kurbağa; sempatik, okurun kendini yakın hissedeceği, kolayca bağ kurabileceği bir ana karakterdir ve aniden ölmüştür. Köpeğin ölümü de bir şiddet eylemini müteakip aniden gerçekleşmiştir. Şiddeti olumlu gösteren herhangi bir emarenin olmaması, şiddeti uygulayan çocuğun pişmanlığını bildirmesi eser açısından olumludur fakat bunların ölümün sarsıcı etkisini azaltacağını söylemek kolay değildir.

Konuyla ilgili incelemeye değer bir başka örnek de Gülten Gezer’in kaleme aldığı Kardeşim Cennette mi? adını taşıyan kitaptır. Kitabın üzerinde bir yaş sınırı belirtilmemiştir ancak hacminin az, boyutunun büyük oluşu, yazı boyutu ve resim ağırlıklı olması; okul öncesi ve ilkokul çocukları için yazıldığını düşündürmektedir. Bu öyküde okur, Orhan Gazi adlı bir çocuğun ölümüne ve kardeşi Alperen’in yas sürecine tanıklık etmektedir. Alperen ve Orhan Gazi birlikte keyifli bir çocukluk geçirirken Orhan Gazi hastalanır ve bir müddet sonra ölür. Ölüm günü anne perişan haldedir. Feryat eder. Alperen’in korku dolu gözlerle sorduğu sorulara yanıt vermez. Daha da şiddetli ağlar. Babası da kızarmış gözlerle ve çökkün bir şekilde Orhan Gazi’nin öldüğünü söyler. Bu sahneler kitapta resmedilmiştir. Alperen büyük bir öfke ve çaresizlik içinde kendini evden dışarı atar. Kardeşiyle daha önce birlikte oynadıkları dereye gider ve şu sözleri söyler: Dere, Orhan Gazi öldü. Ben yanarım ama senin umurunda bile değil. Biraz da sen üzül. Sen bizim arkadaşımız değil miydin?  Bu sırada aylar önce tanıştıkları yaşlı bir adamla karşılaşır. Yaşlı adam, çocuğa sarılıp onu teskin etmeye çalışır. Kardeşinin cennette olduğunu, meleklerle oynadığını söyler. Bu sözlerin ardından sakinleşen Alperen ‘Ben kendimi öldürsem, Orhan Gazi ile beraber cennette meleklerle ben de oynasam?’ diye karşılık verir. Adam da bunun doğru olmadığını ifade eder. Ölen kardeşi için dua edebileceğini de ekler. Alperen kardeşine dua eder ve rüyasında onu mutlu bir hâlde meleklerle oynarken görür.

‘Kardeşim Cennete mi?’ kitabında ölümün çocuğa haber veriliş biçimi sağlıklı değildir, üstelik sahici ve doğal bir yas süreci yaşanmaz. Haberi aldığı sırada annesi ve babası, çocukla ilgilenmezken hayatında ikinci kez gördüğü, kısa bir süredir tanıdığı bir yabancının sözleriyle çocuk kolayca teselli bulur. Bu gerçekçi bir öykü için doğal bir akış gibi görünmemektedir. Çocuğuna kardeşinin ölüm haberini veren bir baba, onu teskin etmeye çalışmamış, ona sarılmamış; anne yalnızca feryat etmiş çocuğun sorularına yanıt dahi vermemiştir. Bu sahneler açıklıkla resmedilmiştir. Bunlar da özellikle okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocuklarda kaygı uyandırabilir. Kitap ölüm kavramına ilişkin deneyimler kazandırmaktan çok inanç eğitimi için yazılmış görüntüsü vermektedir. Bu noktada inancın yas sürecini yönetmede yararlı olduğunu belirten uzmanların (Yüce, 2020) varlığından bahsetmek gerek fakat kitap, bu anlamda rahatlatıcı olmak şöyle dursun kaygı uyandırabilecek bir yapı arz etmektedir. Kardeşini kaybeden çocuğun kendini öldürmeyi gündeme getirmesi, ölümün geri döndürülemez bir süreç olduğunu henüz kavramamış bulunan çocuklar açısından bakıldığında önemli bir problemdir. Üstelik eğitsel niyetlerin bu denli ifşa edilmesi edebî nitelikleri de olumsuz etkilemektedir.

Görüldüğü gibi yukarıdaki örnekler, pedagojik kaygılardan hareketle değerlendirildiği vakit birtakım sorunlar ortaya çıkmaktadır. Pedagojik ilkeleri önceleyerek kaleme alınan eserlere bakıldığında ise başka problemler göze çarpmaktadır. Örneğin çocuklara yönelik sosyal hizmetler uzmanı Jennifer Moore-Mallinos tarafından yazılan ‘Hatırlıyorum’ adlı kitap, Kıtır adlı evcil köpeğini kaybeden bir çocuğun bu kayıpla başa çıkma sürecini işlerken didaktik sayılabilecek bir giriş yapmıştır: Hepimiz doğar, yaşar ve bir gün ölürüz. Bunu biliyor muydun? Hayvanlar da doğar, yaşar ve ölür. Yaşamın başı ve sonu vardır. Yazar, bu didaktik tavrı sürdürmemiş ve kaybı yaşayan çocuğun ağzından bir yas öyküsü anlatmaya başlamıştır. Burada ölümden, yaşamın doğal bir parçası olarak söz edilmiştir. Köpek aniden değil yaşlandığı için ölmüştür. Öykünün kahramanı olan çocuk, köpeğin hareketlerindeki yavaşlamaya ve bakışlarındaki hüzne şahitlik etmiş, ölüme psikolojik olarak hazırlanma imkânı bulmuş gerek veterinerin açıklamaları gerekse ailesinin desteğiyle bu kaybın yarattığı duyguların üstesinden gelmiş; yeni bir dost edinse de eski dostunu hiç unutmayacağının bilinciyle hayatını sürdürmüştür. Başlangıçta kendini üzgün ve yalnız hissetmiş, ağlamış ve öfkelenmiş olsa da anne ve babası Kıtır’ın ölüm karşısında seçim hakkı olmadığını ona anlatmıştır. Zaman geçtikçe onunla ilgili güzel anıları acı çekmeden yâd etmeye başlamış, bazen onunla birlikte gittiği yerlere gitmiştir. Girişindeki kısa bilgilendirici tavır dışında bir probleme daha değinmek gerekir. Köpeğin ölümü haber verilirken ‘Gözlerini kapattı ve uykuya daldı. Bu uykudan uyanmayacaktı’ ifadesi yer almaktır. Bunlar, çocukların ölümün geri döndürülemez bir süreç olduğunu kavramasını zorlaştırabilecek cümlelerdir. Zira ölüm uyku değildir. Nitekim bu konudaki araştırmalar da ‘çok uzağa gitti’ yahut ‘uykuya daldı’ gibi ifadelerin yanıltıcı olduğuna vurgu yapmaktadır (Kıvılcım vd., 2014). Bu iki husus dışında kitabın oldukça nitelikli bir biçimde konuyu işlediği, çocuk ruhunu örselemekten özenle kaçındığı ifade edilebilir. Özellikle olayların ve duyguların kaybı yaşayan çocuğun -bir başka deyişle ana kahramanın- ağzından anlatılmış olması, yas sürecinin anlaşılması açısından oldukça işlevsel görünmektedir. Anlatıbilimde otodiegetik anlatıcı (Dervişcemaloğlu, 2014: 112-113) olarak kavramlaştırılmış olan bu anlatıcı türü, okur ile karakteri aynı var oluşsal düzleme süratle taşıyabilmesi bakımından önemlidir (Gülsoy, 2019).

İlkokul dönemi için hayli ilginç bir örnek de ‘Ben’in Gemisi’ adlı çeviri eserdir. Hollandalı yazar, Pieter Koolwijk’in kaleme aldığı bu ödüllü kitap, abisini trafik kazasında kaybeden Giel adlı bir çocuğun ve onun sıra dışı ailesinin ilginç hikâyesini anlatıyor. Bu aile, ölen çocukları Ben için evin arka bahçesine bir mezar yapmış ve mezar taşını onun sağlığında sahip olmayı hayal ettiği ahşaptan yelkenli bir gemi şeklinde tasarlamışlar, Giel bu gemiyi babasıyla birlikte boyamıştır. Anlatıda Ben’in öldüğü güne dair kısa bir malumat verilmiştir. Hikâye başladığında ölüm çoktan geride kalmış, yas sürecinde de belirli bir aşama kaydedilmiştir. Eserde mezarın evin arka bahçesinde oluşuna ilişkin aşağıdaki cümleler yer almaktadır:

Kulağa biraz tuhaf, garip ve hatta biraz korkutucu gelse de hiç öyle değildi. En azından Giel böyle düşünüyordu. Örneğin, mezarlıklarda olduğu gibi gri, sıkıcı ve çok hüzün veren bir mezar taşı dikmemişlerdi… Bahçede bir mezar olmasının normal olmadığını Giel de biliyordu ama yine de… Bu durumdan hoşnuttu. Giel, ağabeyi hayatta olmasa da onun yakınlığını biraz olsun hissedebiliyordu.

Komşular bu işe karşı çıkmış, şekli ne olursa olsun evin arka bahçesinde bir mezarın oluşuna rıza göstermemiş, Giel’in ailesiyle sözlü çatışmalara girmişler ve belediyeyi, sosyal hizmetler uzmanlarını da işin içine katarak mezarı oradan kaldırmak istemişlerdir. Giel’in babası bu çatışmaların her birinde -okurun hayal gücünü de harekete geçirecek- sıra dışı çözümler üretmiş hatta evin bütününü yelkenli bir gemi şeklinde tasarlamıştır. Abisinin yasını tutan Giel, bu karmaşık ortamda kâh şaşırarak kâh gülümseyerek olaylara tanıklık eder. Babasının kendisini mutlu edip güldürdüğü bir gün Giel, abisini hatırlayınca gülmeyi bırakır ve hüzünlenir. Babası onun duygularını anladığı bildirmek için şunları söyler: Ağabeyini özlüyorsun, buna üzülmen son derece doğal. Ama bu, hayattan keyif almayacağın anlamına gelmiyor.

Giel, abisi hayatta değilken keyif almanın kendisinde suçluluk duygusu uyandırdığını belirtmiş, babası son derece yerinde bir yas rehberliği gerçekleştirerek hayattan keyif almasının da özlem duygusu kadar doğal ve normal olduğunu ona anlatmıştır. Ölen ağabeyinin somurtup oturmalarını değil heyecanla yaşamaya devam etmelerini tercih edeceği konusunda mutabakata vardıktan sonra sarılarak birbirlerini teskin etmişlerdir.

Ben’in Gemisi edebî niteliklerden ödün vermeksizin çocuk ruh sağlığına yönelik bir özeni elde tutmayı başarmış görünmektedir. Son derece nahif çizimlerle desteklenmiş bu eser, modern kent yaşamında büyük bir dikkatle hayatın dışına taşınmaya çalışılan ölümü, arka bahçedeki bir mezar ile tekrar hayatın içine taşımıştır. Fakat bu mezar, ürkütücü bir biçimde değil ölenin hayatla bağını sembolize eden estetik bir formda sunulmuştur. Eserin bir bölümünde komşuları, mezarı orada tutmak konusunda ısrarcı olan Giel’in babasını kamu düzenini bozmakla itham etmişlerdir. Belediye memurları mezarı taşıması konusunda uyarınca evin kendi özel mülkü olduğunu belirtmişse de belediye çalışanı evin şehre ait olduğunu ve bu durumun şehrin kurallarına aykırı olduğunu söylemiştir. Bütün yönleriyle bu kitap, ölüme ilişkin özgün düşüncelerin kapısını aralayabilecek niteliklere sahiptir. Ölüm haberini paylaşan eserlerin yanı sıra yas sürecini işleyen eserlerin varlığı da önemlidir.

Avustralya’lı yazar Peter Carnavas’ın kaleme aldığı Fil adlı uzun öykü, derin ve uzun bir yas sürecinin çözümlenişini anlatmaktadır. Kitabın arka kapağında 9 yaşından itibaren okunmasının uygun olacağı yazılmıştır. Öyküde Olive adında bir kız çocuğu, 1 yaşındayken annesini kaybetmiştir. Kendisi ilkokul çağına gelmiştir fakat babası, eşini kaybetmiş olmanın yasını hâlen yaşamaktadır. Bu uzayıp giden yas, babanın hayatını sürdürmesini, insanlarla sağlıklı ilişkiler kurmasını engellemektedir. Özellikle Olive bu durumdan oldukça kötü etkilenir. Babası ona karşı duyarsızlaşmış gibidir. Onun için yemek pişirmez, kıyafetlerini hazırlamaz, ihtiyaçlarını karşılamaz, okuluyla ilgilenmez. Bütün bunlarla dedesi ilgilenir. Olive, babasının yas kaynaklı üzüntüsünü hayalî bir fil gibi görür. Bu fil, her dakika babasının yanındadır ve onun hayattan keyif almasını, gülümsemesini engellemektedir. Babası o filin gölgesinde yaşadığı için çoğunlukla suskun ve neşesizdir. Olive, onu bu durumdan kurtarmak ister ve bunun için mücadele eder. Bu mücadelede dedesi ve okul arkadaşı Arthur’dan destek alır. Öykünün sonunda çabalarının sonucunu alır ve fil babasını terk eder. Evin içinde, insanların arasında dolaşan hayalî bir hayvan aracılığı ile somutlaştırılan yas, olması gerektiği gibi belirli bir sürecin sonunda sağlıklı bir şekilde çözümlenmiştir. Olive’in babasının yası patolojik bir yasa (Bildik, 2013) benzemektedir zira kronikleşmiştir. Hayata devam etmekte zorluk yaşamaktadır. Kendisinde duygusal bir boşluk hâkimdir, en yakınlarıyla bile doğal, sağlıklı bir ilişki kurmamaktadır. İşte bu patolojik yas, yine insan insana kurulan ilişkiler aracılığı ile çözümlenebilmiştir. Bu ümit verici hikâye çocukların yas süreçleri üzerine düşünmelerine imkân tanıyabilecek özelliklere sahiptir ve ruhsal tahribat yaratabilecek bir anlatım ve olay örgüsü yoktur. Fil’de yası yaşayan merkez karakter değil, yardımcı karakterdir. Olive, hayatına tanık olmadığı birinin ölümünden kalan yasla mücadele etmek durumunda kalmıştır. Bir de merkez karakterin bizzat yas tuttuğu anlatılar vardır.

12 yaşındayken anne ve babasını bir trafik kazasında kaybettikten sonra üç yıl hiç konuşmayan bir kızın 15 yaşında ölüme ilişkin bir sorgulamayı gerçekleştirmek üzere çıktığı fantastik bir yolcuğu anlatan Guia Risari’nin yazdığı Lea’nın Yolcuğu adlı eserin arka kapağında kitabın 10 yaşından büyüklere önerildiği belirtiliyor. Romanın başkarakteri olan kızın üç yıllık suskunluğundan ve eserin ilk bölümlerinde yer alan şu cümleden anlaşılıyor ki bu kızın yas süreci sağlıklı ilerlememektedir: ‘Annesinin babasının ölümü üzerinden neredeyse üç yıl geçmişti ama ona daha bir saniye bile geçmemiş gibi geliyordu.’ Ebeveynini kaybettikten sonra dedesiyle birlikte yaşayan kız, üç yıllık suskunluğun ardından ilk kez bir kediyle konuşmuştur. Bu konuşmanın ardından okur, fantastik bir dünyaya adım atar. Kız kediyi sırt çantasına koyup dedesine bir mektup bırakarak yola çıkar. Kimi kumarhane sahibi kimi kiralık katil, her biri sıra dışı insanlarla tanışır. Hemen hepsinin birer resmini çizer ve onlardan bitkilere, hayvanlara, canlılığa dair pek çok şey öğrenir. En sonunda yaşlı bir kadın kılığında karşısına Ölüm çıkar. Evet, Ölüm bu romanın karakterlerinden biridir. Lea Ölüm’e neden var olduğunu; güçsüz ve beceriksiz hissetmesine sebep olan acıların ve ıstırapların niçin yaşandığını sorar. Birtakım cevaplar alır. Ölüm ile yaptığı bu konuşmanın sonunda zalimce görünmesine rağmen hayatı anlamlı kılanın kendisi olduğuna, yakıcılığına rağmen ıstırapların yarattığı devinimin kıymetli olduğuna ikna olur. Kitapta yer alan ‘Kazadan sonra dünyayı altüst olmuş gibi gördü ve ona artık hiçbir şey doğal görünmedi. Düşünceler, tepkiler, rüyalar, hiç görülmemiş karabasanlar yığını hayatını ele geçirmişti’ ifadeleri eserde anlatılanın travmatik bir yas olduğunu düşündürmektedir (Bildik, 2013). Ana karakter, bu travmatik yası zorlu bir yolculuğun sonunda derin bir sorgulama sürecinin ardından çözümleyebilmiş ve hayatına devam edebilmiştir. Ölümün ve acının olmadığı bir hayatın çok daha tek düze olacağı ve içinde arayışı, heyecanı, sevinci, mutluluğu taşıyamayacağı düşüncesiyle sona ermiştir.

Roman, gerek sınırları belirsiz fantastik bir yolcuğun üzerine kurulmuş olması gerekse ölümü soyut bir problem olarak sık sık ele alması bakımından soyut düşünme ve akıcı okuma becerileri gelişmiş okurlara hitap ediyor. Kumarhane gibi bir mekânın ve kiralık katil gibi bir karakterin varlığı, konuya pedagojik hassasiyetlerle yaklaşan eğitimci ve ebeveynler açısından yanıltıcı olmamalıdır, her iki unsur da belirli mesajlar için aracı kılınmıştır. Söz gelimi kumarhane çok kazanma ve biriktirme hevesinin, aç gözlülüğün hayatı hangi yönde etkilediğini duyumsatırken kiralık katil, pişmanlıklarıyla ve iyiliğe olan eğilimiyle dikkat çekmekte, kötü eylemleri herhangi bir şekilde olumlu göstermemektedir. Kitabın hedef kitlesinin 10 yaş üstü olduğu göz önünde bulundurularak belirtilmelidir ki bu yaşlarda ölümün geri döndürülemez ve evrensel bir süreç olduğunun kavranmış olması, soyut düşünme becerilerinin başlamış bulunması bu eserin anlaşılması açısından önemlidir. Zira kitap pek çok noktada var oluşa ilişkin sorgulamalara girişmiştir.

Şimdiye dek okul öncesinden başlayarak ilkokul ve ortaokul dönemine yönelik eserlere ilişkin değerlendirmelerde bulunuldu. Okur yaşı bağlamında değinilecek eserlerden sonuncusu ergenlik dönemine yöneliktir. Ergenler, ölümü belirli sebeplerle açıklayabilme ve soyut düşünebilme konusunda belirli bir yetkinliğe ulaştıklarından ölüm hakkında metaforlar kurabilir, inanç ve felsefeye dayalı yorumlar yapabilirler. Bu dönemin önemli bilişsel özelliklerinden biri de benmerkezciliktir. Kişisel efsaneleri zaman zaman kendilerine hiçbir şey olmayacağı duygusu uyandırabilir. Kayıp durumunda güçlü inkâr ve öfke görülmesi olasıdır (Sezer ve Saya, 2009). Ölüm düşüncesi ergenlik döneminin kendine özgü soru ve sorunlarından ayrı düşünülmemelidir.

Arka kapağında yer alan 15 yaş üstü ibaresinden ilk gençlik çağına hitap ettiği anlaşılan Ben Ölmeden Önce adlı hacimli roman, ölüm temasını bir hayli sert bir tonda işlemiştir. Cinsellik, uyuşturucu, boşanma ve suç gibi pek çok alt temayı da işleyen bu eserin bütününde ölüm vardır.  12 yaşındayken lösemi teşhisi koyulan Tessa adındaki kız için uygulanan tedaviler sonuç vermez ve 16 yaşına geldiğinde ölümün kaçınılmaz olduğu anlaşılır. Jenny Downhom’ın kaleme aldığı bu romanda okur, olayları ölmekte olan genç kızın ağzından dinliyor. Ölmeden önce yapmak istediklerini on maddelik bir liste hâline getiren Tessa, çok yorucu ve hırpalayıcı kemoterapi tedavisini reddederek istediklerini yapmak için harekete geçer. Bunlardan bir bölümü yasa dışı, bir bölümü de genel ahlak kurallarına aykırıdır. Tessa bunların farkındadır fakat gün be gün ölüyor olmak, onun ruh sağlığını çok kötü etkilemiştir. Görünen sınırları aşmak, bir biçimde ölüme meydan okumak ister. Babasının tüm karşı çıkışlarına rağmen Tessa, yakın arkadaşı Zoey’nin desteğiyle listedekileri bir bir yapar. Âşık olmak ve cinsel birliktelik, araba sürmek, hırsızlık gibi eylemleri içeren listeyi hayata geçiren genç kız; sık sık rahatsızlanır ve hastaneye kaldırılır. Kan nakli yapılır. Bütün bu süreç boyunca babası kendisine destek olur. Çoğunlukla anlayışlı, duygusal ve hassastır. Tessa’ya yaşama ümidi vermeye çalışır fakat bunun mümkün olmadığı anlaşılır. Genç kıza destek olan bir diğer kişi de âşık olduğu adamdır. Ölüme giden süreçte etrafındaki birkaç insan onu teselli etmeye çalışır. Anlatı ölüm döşeğindeki Tessa’nın ağzından hayallerle gerçeklerin, geçmişle şimdinin birbirine girdiği karmaşık kopuk ifadelerle sonlanır. Anlatı burada sona erer.

Kitabın ana karakteri ve anlatıcısının aynı kişi olması, ölüme giden birinin duygularının okura hissettirilmesi bakımından oldukça etkilidir. Zira okurun az ya da çok özdeşim kurduğu bu ana karakter korkularını, acılarını, tükeniş ve isyanını bütün açıklığıyla dile getirir.

Ölüm beni hastane yatağına kemerle bağladı, pençesini göğsüme geçirdi ve orada oturuyor. Bu kadar canımı yakacağını bilmiyordum. Hayatımda başıma gelen bunca güzel şeyin onun tarafından elimden alınacağını bilmiyordum. Şimdi olan bu ve gerçekten ama gerçekten doğru ve her ne kadar herkes bana beni hep hatırlayacağını söylese de hatırlayıp hatırlamamaları önemli değil, ben bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim çünkü gitmiş olacağım.

Onun için hemen her şey önemini yitirmiş görünmektedir. Yeni ve sahici bağlar kurmaktan kaçınır. Modern tıpta terminal dönem olarak adlandırılan ölüme giden süreci yaşamaktadır ve bütün kurallar, kutsallar, toplumun ve ailenin bir parçası olmak birden önemini yitirmiş görünmektedir. Terminal dönemdeki pek çok çocuk gibi (Yılmaz ve Türkleş, 2018)  Tessa da başlangıçta öfke ve yalnızlık duyguları içerisindedir. Kendisinden sonra yaşamın devam edip gidecek olmasına katlanamamaktadır. Babası sabırla kendisine destek olur. Saygısız ya da çılgınca tavırlarına sabreder. Bir de bu süreçte her ne kadar yeni bağlar kurmaktan kaçsa da kendisini kontrol edemeyip âşık olduğu bir erkek vardır. O da sabırla ve özenle genç kızı ölüme yolcu eder. Bu arada eklemek gerekir ki Tessa’nın erkek arkadaşı ile cinsel münasebetlerinin betimlenişi ya da uyuşturucu kullanılan sahneler, pek çok ebeveynin kültürel değerleriyle, pedagojik hassasiyetleriyle çatışacaktır. Eser zaten ölümün yıkıcılığına karşı tepki olarak sınırları aşma dürtüsüyle hareket eden bir genç kızın, hikâyesidir. Burada yas süreci işlenmiyor çünkü yukarıda da ifade edildiği gibi anlatının başkarakteri aynı zamanda anlatıcıdır ve onun ölümüyle eser sona ermektedir.

Eser bir hastalık sebebiyle ölüme giden gençlerin durumunu anlayabilmek adına ufuk açıcı özelliklere sahiptir. Araştırmalara göre de terminal dönemdeki hastalar, davranış ve mizacı kontrol etmeyi sağlayan nörotransmitterlerin sentezinde ve salınımında dengesizliklerle karşılaşmaktadır. Bu dengesizlikler delirium adı verilen bir sendroma yol açmakta ve bu sendromun bazı türlerinde sanrılar, aşırı hareketlilik, konuşkanlık ve kendine zarar verme davranışları görülmektedir (Yılmaz ve Türkleş, 2018). Bu davranışların hemen hemen tamamı Tessa’da mevcuttur. Terminal dönemdeki çocuk hastalara nasıl davranılması gerektiği konusunda uzmanlar; hastaya sevildiği ve hatırlanacağı söylenmeli, ölüm hakkında onunla konuşulmalı, son günlerini ve ölmeyi istediği yer konusundaki isteği sorulmalı ve kararına saygılı olunmalı, öfke tepkileri anlayışla karşılanmalı, ağrıları azaltılmalı şeklinde önerilerde bulunmaktadır (Yılmaz ve Türkleş, 2018). Tessa’nın çevresindeki insanlar -özellikle de babası ve erkek arkadaşı- buna uygun davranmıştır.

Okurların yaşları hesaba katılarak yapılacak bir değerlendirmede gelişim psikologlarının yaptıkları sınıflandırmalar dikkate alınmak durumundadır. Fakat unutulmamalıdır ki her bireyin kendine özgü deneyimleri vardır. Nitekim Öztürk (2017), çocuklarla yürüttüğü araştırmada geçmiş kayıpların varlığı, okuma alışkanlığının düzeyi, cinsiyet ve ölümün biçimi ile ölüm temalı metinler karşısındaki tepkilerin ilişkili olduğunu belirlemiştir. Söz gelimi üst düzey okuma alışkanlığına sahip çocuklar, kurgusal metinlerle ilgili deneyimleri sayesinde yüzeysel ve duygusal tepkiler yerine daha derin, karmaşık ve rasyonel tepkiler vermişlerdir.

Çocuk edebiyatında ölüm temasına okur odaklı yaklaşım, önemli ve gereklidir fakat yeterli olmayacaktır. Metin merkezli bir anlayışla eserlerin yapısal özelliklerinin de okuma sürecini nasıl etkileyebileceği üzerinde durmak gerekir.

Destansı ve Masalsı Ölüm, Fantastik ve Gerçekçi Ölüm

Her türün kendine özgü bir evreni vardır. Bu evrenin yasaları; eserin hacminden kahramanların niteliklerine, zamanın akış hızından anlatıcının rolüne dek pek çok kurgusal unsuru belirler. Wellek ve Warren’in (2016: 265) deyişiyle edebî tür basit bir isimlendirme değildir, bir yapıtın karakterini belirleyen estetik geleneğe işaret eder. Bütün bunlar, okurun metinle ilişkisini de belirler. Eco’nun (2015: 101-102) belirttiği gibi okur, kurgu metinlerle bir anlaşma yapmak durumundadır: kurmaca anlaşması. Buna göre okur, metinde anlatılanlara inanmama yetkisini bir süreliğine askıya alır[6] ve anlatılanların gerçek olduğunu kabul eder. Okurla metin arasındaki anlaşmanın kapsamı türden türe değişkenlik gösterir. Söz gelimi masalların yahut fantastik metinlerin bu konuda okurdan beklentisi çok yüksektir. Okur, bir süreliğine cinlere, perilere, ejderhalara ve devlere inanmak durumundadır. Eğer türlere ilişkin bilgi ve tecrübe sahibiyse bu anlaşmayı daha kolay gerçekleştirecektir. İşte ölümün anlamı da türlerin kendilerine özgü evrenine bağlı olarak değişeceğinden her bir tür için ölüm temasını ayrı ayrı ele almak gerekir. Burada çocuklar için uyarlanmış kadim destanlardan görece yeni bir tür olan bilimkurguya kadar karşılaştırmalı bir değerlendirme yapılacaktır.

Destanlar, toplumların hayatında derin izler bırakan yaşantılardan kaynağını alır (Ekici, 2002). Bu derin izler; çoğu savaş, kıtlık ya da göçlerle, toplu insan kayıplarıyla ve kahramanların trajik ölümleriyle bezenmiştir. Gılgamış’tan İlyada’ya, Oğuz Kağan Destanı’ndan Aeneis’e dek pek çok destan çocuklar için yeniden yazılmıştır. Bu yeniden yazımlar sırasında hem dil ve anlatım bakımından düzenlemeler gerçekleştirilmiş hem de içerikte bazı sınırlandırmalar yapılmıştır. Pek çok destanın hacmi, okuma serüveninin henüz başındaki çocuklar için oldukça fazladır. Dili de onların dünyasına uzaktır. Üstelik özgün metinlerde pek çok bölüm kanlı şiddet sahneleri içermektedir. Bu sebeple uyarlamalar gereklidir. Benzer bir duruma Şimşek (2015) masallardaki cinsel sahnelerle ilgili dikkat çekmektedir. Çocuk edebiyatında gerek masallardan gerek destanlardan yararlanmak için metinlerin düzenlenmesi kaçınılmaz görünmektedir. Burada bu uyarlamalardan bazılarındaki ölüm temaları konumuzla ilgisi bakımından ele alınacaktır.

Çocuklar için R. Navarro Duran tarafından uyarlanan İlyada, şu cümleyle başlıyor: ‘Yunanlarla Troyalılar Troya kenti yakınlarında ipe sapa gelmeyen bir savaşa tutuşalı on yıl olmuştu. Her iki taraftan da bir dolu savaşçı ölmüştü ve daha niceleri ölecekti.’ Bu giriş, ölümü daha başlangıçta sıradanlaşıyor. Bilindiği üzere bu destanda tarihe mâl olmuş bir savaş anlatılır. İşin içinde pek çok kahramanın yanı sıra mitolojik tanrılar ve tanrıçalar vardır. Bunlar zaman zaman savaşa bizzat müdahale ederler. Destanı uyarlayan yazar, kitabın başına tanrı ve tanrıçaların savaştaki pozisyonlarını açıklayan bir bölüm eklemiştir. Bu metnin dokusunda ölmek ve öldürmek olağan eylemlerdir. Yerine göre teşvik edilir ve yüceltilir. Söz gelimi tanrıça Athena bir savaşçı kılığına girer ve Pandaros adındaki bir okçuya şöyle söyler: Menelaos’a şimşek gibi bir ok fırlatmaya cesaretin yok mu bakalım? Onu öldürmeyi başarırsan sonsuz bir ünle taçlanacaksın (s.62) Sıklıkla bir ölüler ülkesinden bahsedilir. Ölümle sonuçlanacağı kesin bir düelloya girmek bir gurur meselesi olarak anlatılır. Cesetlerin tahrip edilmesi, başlarının gövdelerinden ayrılması yahut vahşi hayvanlara verilmesi birer hakaret kabul edilir. Onlar için bir cenaze töreni düzenlenmesi haysiyet meselesidir. Mesela meşhur Akhileus ile Hektor arasındaki mücadelenin sonunda ölmek üzere olan Hektor, düşmanından şöyle bir istekte bulunur: Rica ederim senden, lütfen cesedimi Akha gemilerinin yanında köpeklerin parçalamasına izin verme. Troyalılar ölü bedenimi onurlandırsın diye yuvama geri ver beni! (s.179) Akhileus, Hektor’un ölü bedenini savaş arabasının arkasında sürüklemişse de Troyalılar sonradan onun bedenini alıp cenaze töreni düzenlemiştir. Cenaze törenleri ve ağıtlar bu destanda geniş bir yer tutar. Bu yas törenleri teatral bir müsamere atmosferinde gerçekleşmektedir. Gerek söylenen sözler gerek yerine getirilen ritüeller böylesi bir ambiyans yaratmaktadır. Akhileus’un en yakın arkadaşı Patraklos, ölümünden sonra dostunun rüyasına girerek ona şöyle bir vasiyette bulunur: “Bir an önce beni göm de yeraltı nehri Styks’i geçip ölmüşlerin gölgeleriyle buluşabileyim. Bedenim gömülmediği sürece ruhum avare dolanır etrafta. Bana sağken nasıl özen gösterdiysen, ölüme de öyle sahip çık. Senin de kaderin Akhilleus, Troya surlarının dibinde ölmek. Senden bir ricam daha olacak: Kemiklerimi annenin sana verdiği iki kulplu altın kavanoza koy, seninkilerin yanına. Madem birlikte büyüdük, ölümden sonra da ayrılmayalım seninle.” (184-185) Kitapta en sık tekrar eden kelimelerden biri ölümdür ve kahramanlar çoğunlukla ölümden korkmaz, ona kafa tutarlar. Pek çok kahraman öleceğini önceden bilir. Hemen her şey bir mizansene benzer.

Destanın böylesi bir dokuya sahip olması, ölümü okur için can yakıcı bir hakikat olmaktan çıkarır. Ölüm bu metnin hemen her yerindedir. Ölümsüzlük de öyle… Herkes bir tiyatro sahnesinde rolünü oynuyor gibidir. Ariés (1991), eski çağlarda insanların ölüme direnme yahut onu reddetme yönünde bir tutumları olmadığını, bilakis ölüm için gözle görülür hazırlıklar yaptıklarını, mezarlıkların yerleşim yerlerine yakın olduğunu, ortalama ömrün kısa ve çocuk ölüm oranlarının yüksek oluşunun da ölümü sık karşılaşılan bir olguya dönüştürdüğünü ifade etmektedir. Dil bilimindeki bir kuraldan ödünç alınarak ifade edilecek olursa bir olgunun sıklığı ile ona yüklenen anlam arasında ters yönde bir ilişki vardır (Gemalmaz, 1999: 5). Destanın kahramanları için ölüm sıradan bir hadise hâlini almıştır. Onlarla özdeşim kurmaya çalışan okur da bu duygudaşlıktan payını alacaktır. Ayrıca destanda gelecekten haber veren rüyalar ve kehanetler de yaklaşmakta olan ölümlere kabul edilebilir bir biçim vermektedir.

Ölüm temasını bireysel planda işleyen bir başka destan da Gılgamış’tır. Bu destan, çocuklar için Yiyun Li (2019) tarafından tekrar anlatılmış ve Marco Lorenzetti tarafından resimlenmiştir. Uruk kentinin genç kralının ölüm bilinci kazanarak olgunlaşma serüvenini anlatan bu destanın en önemli kahramanlarından biri de Enkidu’dur. Başlangıçta şımarık ve zalimce tavırlarıyla halkını bezdiren güçlü ve cesur kral Gılgamış, halkın tanrılara yakarmasının ardından günün birinde kendisi kadar güçlü ve cesur bir adamla karşılaşır. Sonradan çok iyi dost olacakları bu adam Enkidu’dur. Başlangıçta hayvanlar arasında onlar gibi yaşayan bir vahşidir. Hayvanlar ondan kaçmaz. Onunla birlikte hareket eder. Bu vahşi ve güçlü karakter, Şamhat adındaki bir kadın tarafından medenîleştirilir. Giderek daha akıllı olduğunu hisseder. Bu kez hayvanlar kendisinden uzaklaşır. Enkidu insanlaşmıştır. Doğayla arasına bir mesafe girmiştir. Kadın onu Uruk kentine götürür. Gılgamış ve Enkidu önce birbirleriyle dövüşürler. Çok uzun süren ve sert geçen bu kavgayı Gılgamış kazanır ama hasmına karşı bir sevgi beslemeye başlar. O günden sonra dost olurlar. O sıralar sedir ormanı denilen bir yerde tanrılar tarafından ormanı korumakla görevlendirilmiş Humbaba adında meşhur bir canavar vardır. Gılgamış, ismini duyurmak için Enkidu ile birlikte gidip onu öldürmek ister. Enkidu ve şehrin bilgeleri karşı çıksa da ihtiraslarının kurbanı olan genç kral, kararlı bir şekilde yasak ormana gider. Dostu da onu yalnız bırakmaz. Bir başka tanrının da yardımıyla Humbaba’yı öldürürler. Humbaba’nın ölüm sahnesi aşağıdaki gibi anlatılmıştır: Gılgamış gücünü topladı ve tek bir darbeyle canavarın kafasını kesti. Humbaba’nın son kükremesi dağları yardı, kanı vadilere fışkırdı ve on beş kilometre aktı. Ortalık yatıştığında, yağmur yağmaya başladı ve yağan tatlı yağmur, iki savaşçının yüzündeki, ellerindeki kanı ve çamuru yıkayıp temizledi (s.46).

İlerleyen süreçte şımarık tanrıça İştar, Gılgamış ile evlenmek ister fakat o bu teklifi reddeder. Bunun üstüne İştar, Göklerin Boğasını onun üzerine salar. Gılgamış, Enkidu ile bir olup onu da öldürür. İştar çok öfkelenir. Bütün bunların üzerine tanrıların kralı Anu ‘İçinizden biri ölmeli’ diyerek Gılgamış ve Enkidu’yu cezalandırır. Enkidu hastalanır. Kâbuslar görmektedir. Bu kâbuslardan birini dostuna şu şekilde nakleder:

Sevgili kardeşim, dün gece bir rüya daha gördüm. Gökte gümbürtüler, yerde sarsıntılar. Ben bir ovada tek başımayım, bir canavar beni yakalamış. Canavarın aslan kafası, kartal kanatları ve pençeleri var. Pençesinden kurtulmak için çırpınıyorum ama kurtulamıyorum. Gelip beni kurtarman için sana sesleniyorum ama sen yoksun. Yaratık beni yakaladıktan sonra ölülerin yaşadığı yer altı dünyasına fırlatıyor. İçeri girdiğimde yer altı dünyasının kraliçesini, her insanın kaderinin yazıldığı, her ölümün kazındığı bir tableti okurken görüyorum. Sadece sıradan insanların değil, kralların, rahiplerin, peygamberlerin de kaderleri yazılı orada. Biz ölümlüler asla kaçamıyoruz ölümden (s.57-58).

Burada öleceğini anlayan Enkidu’nun kederi ve kendisini medenîleştiren kadına lanetler okuması dikkate değer bir noktadır çünkü Enkidu insanlaşarak kendi ölümlülüğünün farkına varmıştır. O olmasa hayvanlar arasında mutluluk içinde yaşayıp gidecektir. Okur, hayvanlarda insanlardaki gibi bir ölüm bilincinin olmadığı yargısına ulaşabilir. İnsanın kendi ölümlülüğünü fark etmesinin sonuçları üzerine düşünme imkânı bulur. Enkidu, o kadını gördüğünde şu soruyu sorar: Şamhat, sen olmasan ben cahil ama özgür ve mutlu olacaktım. Neden beni kadınsı aşkınla baştan çıkarıp diğer erkekler gibi insan dünyasında yaşamaya mecbur ettin? (s.59)

Enkidu çok öfkeli ve kederlidir. Şamaş adında bir tanrıça, bütün acılarına rağmen insanca yaşamın hayvan yaşamından daha kıymetli olduğunu ona anlatır ve Enkidu yer altı dünyasının ölüleri arasına karışır. Bundan sonra yas tutan Gılgamış, derin bir sorgulama sürecine girer. Kendisini ölüm korkusu sarar. Ölüm varken gücün ve şöhretin, servet ve mutluluğun anlamsız olduğunu hissetmeye başlar ve ölüme meydan okumanın nasıl mümkün olabileceğini keşfetmeye çalıştığı yeni bir yolculuğa çıkar. Tanrıların kararıyla ölümsüzlüğü elde etmiş bulunan Utanapiştim adlı bir adamın izini sürüp onu bulur. Adam onu yedi gün uykusuzlukla sınar. Gılgamış bu sınavı kaybeder. Utanapiştim, ‘Sen daha uykuyu yenemiyorsun, ölümü nasıl yeneceksin?’ der ve ona acıyarak Yüce Derinlik denen bir yere gönderir. Orada bir dikenli çalı vardır. O çalı gençliğin sırrını içermektedir. Gılgamış okyanus tabanına inerek o çalıyı alır fakat dalgınlıkla bir yılana kaptırır. Bitkiyi yiyen yılan derisini değiştirir ve gençleşir. Gılgamış şaşkın ve kederlidir. Üzüntüsünü üzerinden attıktan sonra Uruk’a dönerken üzerinde sükûnet ve bilgelik vardır. Artık o eski kibirli ve fevrî genç değildir. Bu destandaki tanrılar, tanrıçalar, korkunç yaratıklar, ölümsüzlüğü mümkün kılan bir bitki, gelecekten haber veren rüyalar; bu metindeki karakterleri okurun ait olduğu fiziksel dünyadan uzaklaştıran unsurlardır. Sonsuza dek yaşayacak bir isim sahibi olmak için ölmek, bu destanın önemli motiflerdendir.

Sonuç itibarıyla destansı ölüm hem sık tekrarlanıyor olması hem olağan üstü unsurlarla bezenmiş olması hem de ölenlerin ruhlarının bir şekilde konuşmaya ve bir başka âlemde başka bir yaşam formunda varlıklarını sürdürüyor olması dolayısıyla dinleyici ya da okuyucu açısından daha az tehditkâr görünmektedir. Elbette okurun destan türü hakkında bilgi sahibi olması bu noktada önemlidir.

Masalların da tıpkı destanlar gibi kendilerine özgü bir evreni vardır. Bu evren de destanlardakine benzer biçimde okurun gündelik hayatında karşılaşamayacağı pek çok varlığı içerir. Kaynağını mitolojiden, insanlığın ortak bilinçaltından hatta rüyalardan aldığı ifade edilen masallar (Seyidoğlu, 1987: 125-126), geçmişte bir anlatıcı tarafından, divanhane ve benzeri yerlerde, bir dinleyici topluluğuna anlatılırdı ve ortamda çocuklar da bulunurdu (Boratav, 1987: 121-122, Kasımoğlu, 2011: 175). Günümüzde de masallar, çocukların sıklıkla dinledikleri ya da okudukları bir edebî türdür. Masalların menşei ve ele aldığı konular itibarıyla çocuklara yönelik bir duyarlılıkla meydana getirilmediği bilinmektedir (Şimşek, 2015). Yukarıda masalların çocuklara yönelik hassasiyetlerle nasıl yeniden yapılandırıldığına değinilmişti. Şimdi masalsı ölümün üzerinde durulacaktır.

Ölüm, masallarda önemli bir yer tutar (Çelik, 2000). Pek çok kahraman ölüm tehlikesini de içeren uzun yolculuklara çıkar (Ozan, 2011). Tarihsizlik ve mekânsızlık masal kişilerinin temel özelliklerindendir (Bilkan, 2001: 81). Çoğunun kendine özgü bir adı yoktur. Orta Çağ’dan sonra Avrupa masallarındaki bazı kahramanların adları olmuşsa da bunlar özel bir ad değil bir tipin mümessilidir (Luthi, 1997). Onlar çoğunlukla aksiyon hâlindedirler ve iç dünyalarından bahsedilmez. Bir başka deyişle dinleyici yahut okur, onlarla derinlemesine ünsiyet kurabilecek kadar bilgi sahibi olamaz. Ayrıca masal zamanının alametifarikası da muğlaklıktır (Bilkan, 2001: 61). ‘Evvel zaman içinde’ yahut ‘bir zamanlar’ gibi ifadeler doğrudan bir belirsizliğe gönderme yapar.  Develerin tellal pirelerin berber olduğu bir zaman, muhayyel bir zamandır. Bir vakitten diğerine geçiş de ‘gel zaman git zaman’ benzeri sözlerle gerçekleşmektedir. Bu hâliyle masal zamanı, rüya zamanını andırmaktadır. Benzer bir belirsizlik mekân unsurunda da dikkat çeker. Saraylar, köyler, dağlar, bahçeler çoğunlukla bir isme sahip değildir. Bazen şehir adları zikredilse de mekân tasvirleri sınırlıdır (Arıcı, 2012: 27). Anlatının hemen başında söylenen tekerlemeler de dinleyeni yahut okuyanı olağan üstü bir dünyaya davet eder. Atlanması gereken uzun zaman dilimleri ve mesafeleri atlarken de bu tekerlemeler işe koşulur (Boratav, 2000: 9). Kişilere, zamana, mekâna, olaylara ve anlatıma ilişkin bu özellikler, masallardaki ölümün dehşetini azaltıyor görünmektedir. Üstelik masallarda ölüp dirilme o kadar yaygındır ki Çelik (2000, s.101-105), bu dirilme biçimlerini dokuz ayrı başlık altında incelemiştir. Parçalanan vücutlar yapışabilmekte, elma yedirilen insanlar dirilebilmektedir. Örneğin Grimm Kardeşler’in (2015), derlediği ve yeniden düzenlediği, hemen hepsi Türkçeye çevrilmiş bulunan masallardan Pamuk Prenses’te üvey annesinin verdiği zehirli elmayı yiyen prenses ölmesine rağmen bedeni çürümemiş, kazara boğazındaki elma parçası çıkınca da kendine gelmiştir. En bilindik masal kahramanlarından Kırmızı Başlıklı Kız ve onun büyükannesi, avcı tarafından kurdun karnından canlı çıkarılmıştır. Kurt ile Yedi Keçi Yavrusu masalındaki yavruların akıbeti de aynıdır. Grimm Kardeşler’in bu masallarda birtakım değişiklikler yaptığına yukarıda değinilmişti. Muhtevada değişiklikler olsa da masal atmosferi korunmuştur. Konuşan ve gaipten haber veren aynalar, insan kılığına giren yahut ses taklidi yapan kurtlar, zaman ve mekândaki belirsizlikler bu ölümlerin her an geri döndürülebilir olduğunu yahut ölenlerin başka bir yaşam formunda varlıklarını sürdürdüğünü hissettirmektedir. Okurun günlük yaşamda göremeyeceği olaylar silsilesi içinde ölüm de o bilindik derinliğini yitirmekte ve herhangi bir olay gibi anlatılmaktadır. Üstelik çoğunlukla ölenler, kurnazlıkla menfaat elde etmeye çalışan kötülüğün mümessilleridir. Söz gelimi Tahir Alangu’nun (2014: 110-119) derlediği Keloğlan Masalları içerisinde yer alan Keloğlan ile Kötü Hasan masalı açıklayıcı bir örnektir.

Annesinin isteği üzerine evlenmeye karar veren Keloğlan, para biriktirmek için şehre gitmeye karar verir. Bu kararını arkadaşı Hasan’a açar. Onunla birlikte yola koyulurlar. Hasan, içten içe Keloğlan’a haset etmektedir. Onu oyuna getirip dağ başında azıksız öylece bırakır. Keloğlan’ın aç ve yorgun sığındığı harabeye bir süre sonra cüce cinler gelir. Hem yer içer sohbet ederler hem de birtakım definelerin yerlerinden bahsederler. Bunları öğrenen Keloğlan gömüleri bulup zengin olur, köyüne dönerken Hasan şehirde kazandıklarını ziyan eder, daha da yoksullaşarak geri gelir. Geldiğinde kendini görkemli bir düğünde bulur. Bu Keloğlan’ın düğünüdür. Hasan ondan özür dileyip ağzından laf alır ve aynı harabeye gider ancak cinler onu yakalar ve öldürürler: Sonunda kötü Hasan’ı, sindiği kuytu köşesinde tortop olmuş bir haldeyken yakalamışlar. Üstüne kümelenmiş, döve döve öldürmüşler, hırslarını alamamış da paralamışlar. Her parçasını bir dağa fırlatmışlar, dağıtmışlar (s.119).

Destan ve masal gibi türler, yazıyla kayıt altına alınmış olsalar da sözlü kültürün özelliklerini taşırlar. Roman ise onlara nispetle çok daha yakın bir dönemde ortaya çıkmıştır. Yazılı kültürün bir ürünü olan bu türü geleneksel türlerden ayıran pek çok özellik vardır ve bu özellikler, ölüm temasının işlenişini derinden etkilemiştir. Zira bu türde anlatıcının rolü, karakterlerin temel nitelikleri, zamanın işleyişi, mekânların yapısı, olayların biçimlendirilişi çok daha derinliklidir. Bir ifade aracı olarak yazı, özellikle matbaanın yaygınlaşmasıyla, daha evvel insan belleğine emanet olan anlatıları genişletmiş ve derinleştirmiştir (Ong, 2014: 178-179). Masal anlatıcısı dinleyiciye odaklanırken roman yazarı metne odaklanmaktadır. Romanda da anlatıcı vardır fakat bu anlatıcı, giderek görünürlüğünü yitirmiştir. Bu durum okur için kişiler ve olaylarla doğrudan temas kurabilme imkânı demektir. İşte bu temas, bir anlatıdaki ölümün okur üzerindeki tesirini artırıcı etkiye sahiptir.

Geleneksel anlatılar eylem yüklüdür ve dinleyici ya da okur, kişileri ancak eylemleriyle kavrayabilir. Fakat romanda, figürler, görülen yaşantılar kadar görülmeyen yaşantılarıyla bir varlık sahibidir (Sazyek, 2021: 144-145). Bu yönüyle psikolojik bir derinlikleri vardır. Yukarıda okur açısından değerlendirilmiş olan Ben Ölmeden Önce adlı romanın ana karakteri Tessa; ümitleri, beklentileri, ukdeleri, sevgisi, acısı, çelişkileri ve daha pek çok özelliğiyle değişime açık, hareketleri önceden kestirilmesi zor, çok boyutlu bir karakterdir. Okur onu yakından tanıma imkânına sahiptir çünkü onunla çok daha uzun zaman geçirebilir.

Forster’ın ikili karakter tasnifine göre düz ve yuvarlak karakterler vardır (Dervişcemaloğlu, 2014). Düz karakterler tekdüze, gelişime kapalı ve eylemleri tahmin edilebilir yapıdadır. Yuvarlak karakterler ise çok yönlü ve karmaşıktır. Bu anlamda Tessa yuvarlak bir karakterdir ve okurun, onun ölümü karşısında müteessir olma ihtimali Keloğlan’ın arkadaşı kötü Hasan’ın ölümünden etkilenme ihtimalinden daha fazladır. Kötü Hasan’la ünsiyet kurmak güçtür çünkü onu yakından tanımak mümkün değildir. O zaten bir karakter değil bir tip özelliği taşımakta, hasetçi ve kurnaz insanları temsil etmektedir. Üstelik anlatı zamanı bakımından da önemli bir fark söz konusudur. Hasan’ın ölüm süreci birkaç satır tutarken Tessa’nın ölümü sayfalar boyunca ayrıntılarıyla, üstelik kendi ağzından anlatılmaktadır. Bütün bunlar bir tür olarak romanın etki gücünü artırmaktadır.

Roman türü, başlangıçtaki hâliyle kalmamış tarihsel olaylarla birlikte değişmiş ve çeşitlenmiştir. Klasik romanlar, ait oldukları dönemin bilimsel paradigmasıyla uyumlu bir şekilde gerçekçi olmak, insanları bilinçlendirmek gibi bir amaçla hayatı olduğu gibi yansıtma eğilimindeyken Birinci Dünya Savaşı sonrasında ilgili paradigmaya olan güvenin sarsılmasıyla roman insanın iç dünyasına yönelmiştir. Geleneksel inançlar, ahlak kuralları sorguya çekilmiş; toplum geri plana düşmüş giderek birey önem kazanmıştır. Gerçeklik bütününlüğünü yitirmiştir, yaşam parçalanmış bir görüntü arz etmektedir. İkinci Dünya Savaşı sonrası süreçte roman daha da radikal değişiklikler geçirmiştir, gerçeklikle temas kurma iddiasını dahi eleştirir olmuştur (Çetin, 2013: 70-101). Sonuç itibarıyla roman değişen toplumsal kültürel yapıyla ve bilimsel gelişmelerle birlikte zenginleşmiş bir türdür. Söz gelimi gerçekçi romanın yanına fantastik ve bilimkurgu roman gelmiştir.

Düşlere dayalı büyülü bir dünyada kurulması bakımından fantastik romanın masallarla pek çok ortak yönü vardır fakat bu benzerlik yanıltıcı olmamalıdır. Fantastik roman, kendine has bir derinliğe sahiptir. Karakterler masaldaki tiplere göre çok daha ayrıntılı bir biçimde yapılandırılmıştır. Mekânlar Gerçek dünyaya gidiş gelişler mümkündür. Dilidüzgün’ün deyişiyle “Masalların kurduğu dünya salt düşsel bir kurguda gerçekleşirken, fantastik türlerde sürekli bir gerçek-düş çatışması gerçek dünya ile düş dünyası arasında bir hesaplaşma vardır.” (Dilidüzgün, 1996: 49). Bunun başarılı bir örneği Natalie Babbitt’in kaleme almış olduğu Ölümsüz Aile adlı eserdir. Ölümün canlılar için doğal ve gerekli olduğu düşüncesini fantastik bir kurgu içerisinde işleyen bu roman, insanların ölümsüz olmaları hâlinde yaşanabilecekleri düşleme imkânı veriyor. Ölümün gereği üzerine düşünmeye imkân tanıyor.

Bu anlatıda ıssız bir ormanın derinliklerindeki pınarın suyundan içenler ölümsüz olmaktadır. İki çocuklu bir aile uzun bir süre önce tesadüfen bu sudan içmiştir. Bu ailenin fertleri geçirdikleri ölümcül kazalara, aldıkları yaralara rağmen mucizevî bir şekilde ölmüyor ve yaşlanmıyorlar. Fakat bu ölümsüzlük hâlinden memnun oldukları söylenemez. Zira bağ kurdukları insanlar yaşlanıp ölürken onlar genç kalıyor ve bu durum o insanları korkutuyor. Bu sebeple bir göçebe hayatı yaşıyorlar. Pınarın yerini kimseyle paylaşmıyorlar. Bir gün rastlantı eseri o pınarın başına bir genç kız geliyor. Aile kızın pınardan içmesini engelliyor ve ona durumu olanca açıklığıyla anlatıyorlar. Bundan sonrasında kızın ölümsüzlüğü tercih edip etmeyeceğine yönelik bir merak okuru bekliyor. Kız aile fertleriyle sohbet ederken doğaya daha derin bir dikkatle bakıyor ve ölümün yarattığı denge üzerinde düşünüyor. Hem birey için hem tür için ölümün ne kadar gerekli olduğunu fark ediyor. Eğer tek başına bir tek birey ölümsüz olsa diğer insanlarla sağlıklı ilişkiler kurması zorlaşacaktır, türün bütün bireyleri ölümsüz olsa nüfus çok artacak ve kontrol edilemez hâle gelecektir. Genç kız bu sorgulamayı sürdürürken olan biteni fark eden kötü niyetli biri, suyu elde etmeye çalışırken ölümsüz ailenin annesi, onu bir darbeyle öldürür. İnsanlığın selameti için bu sırrın bilinmemesi gerekmektedir. Bu cinayetin ardından aile bölgeyi terk eder. Uzun bir süre dönmez. Ailenin genç kıza ilgi duyan küçük oğlu giderken ona ölümsüzlük pınarının suyundan bir şişe bırakır. Niyeti onunla sonsuz bir ömür geçirmektir fakat uzun yıllar sonra döndüklerinde genç kızın mezarını bulurlar. Evlenmiş, çocukları olmuş, sıradan insanlar gibi bir hayat sürmüş, yaşlanmış ve sonunda o, yeryüzünde sonsuz bir hayat yerine ölümü tercih etmiştir.

Bu fantastik roman, hem ölüm üzerine derinlemesine bir sorgulama için okura önemli bir alan açıyor hem de gerçekçi bir romanın sarsıcı etkilerini üzerinde taşımıyor. Zira eser hem masalsı bir atmosfere sahiptir, çünkü fizik dünyada mümkün olmayan unsurlarla kurludur, hem de masaldan farklı bir biçimde karakterler, zaman ve mekân okurun sıkı bağlar kurmasına yetecek derinliktedir. Metnin fantastik dokusu, metindeki ölümü de fantastikleştirmektedir. Bu, gerçekçi romanla kıyaslandığı vakit, okuru belirli ölçüde rahatlatmaktadır. Zira ölümün aşılabilmesi yahut geri döndürülebilmesi ihtimali hep vardır. Nitekim Tekiner (2020) de bu eser üzerine yazdığı makalede hayatın bir parçası olarak ölümü kabul etmede bu eserin son derece işlevsel bir biçimde kullanılabileceğine –pek çok etkinlik önerisiyle birlikte- işaret etmiştir. Benzer bir durum, bazı farklarla, ölüm temalı bilimkurgu eserler için de geçerlidir.

Bilimkurguda da olaylar insanın alıştığı dünyadan oldukça farklı bir evrende gelişir. O evrenin de kendine özgü ilkeleri, kuralları vardır. Uzay ve zaman bambaşka görünümlere sahip olabilir. Birden fazla evrende işleyen ve birbirini belirleyen olaylardan söz edilebilir. Geçmişe yolculuk ve hayatı etkileyen olasılıklar silsilesi sıra dışı açılımlar yaratabilir. Teknolojiyle desteklenmiş insan bedeni, robotlar, androidler bilimkurgunun kahramanı olabilirler. Bu türün fantastikten temel farkı doğaüstü olmayışı, hayal gücünü bilimsel bir dokuyla okura arz etmesidir (Duru, 1973). Fakat bu türdeki kurgunun kahramanlarının da bilindik dünyanın sınırlarını -bu kez muhayyel bir teknolojinin yardımıyla- aşabilmesi, yine okurda belirli bir rahatlama yaratacaktır. Christopher Edge tarafından kaleme alınan Albie Birght’ın Sayısız Dünyası adlı eser, bu konudaki güçlü örneklerden biridir.

‘Bana, annemi bulmak için kuantum fiziğini kullanma fikrini veren babamdı. Annem iki hafta önce öldü.’  Bu cümlelerle başlayan romanın ana karakteri Alibe, din görevlisi cenaze töreninde annesinin cennete olduğunu söyleyince babasına ‘Papaz annemin cennete olduğunu nereden biliyor?’ diye sorar. Bu sorunun ardından bilim adamı olan babası parçacık fiziğinden ve paralel evrenlerden söz etmeye başlar. Sonunda şöyle söyler: ‘Annenin kanseri, vücudundaki bir tanecik bozuk hücreden kaynaklanıyordu ama kuantum fiziğine göre bunun gerçekleşmediği, annenin kanser olmadığı bir paralel evren var.’ Böylece Albie, annesini tekrar görebilmek için bu işin peşine düşer. Uzun çalışmalar sonucu paralel evrenlerde seyahat edebileceği bir cihaz geliştirir. Seyahatleri sırasında birbirinden ilginç maceralar yaşarken gittiği bütün evrenlerde kendisini bulur fakat hep annesinin ölmüş olduğunu öğrenir. Onu bir türlü göremez. Nihayet son gittiği paralel evrende annesini bulur ve görür fakat bu kez kendisi küçük bir bebekken ölmüştür. Duygu dolu bir konuşma yapıp sarılırlar. Albie, geldiği evrende babasını yalnız bırakamayacağını söyleyerek ait olduğu dünyaya döner.

Paralel evrenlerin varlığı ve onlara seyahat edilebileceği fikri, okura çözüm ümidi vermekte ve eserdeki ölümün dramatik etkisini azaltmaktadır. Anlatı gerçek üstü değildir ve romanda bilimsel bir dil kullanma çabası hâkimdir. Bugünün bilimsel bilgilerinin sınırlarını aşan fakat bilimsel düşünceye dayalı hayal gücüyle kurgulanmıştır.

Sonuç

Sorun odaklı çocuk edebiyatı ölümden akran zorbalığına, cinsellikten boşanmaya değin geniş bir çalışma alanıdır. Her bir alt başlığın kendine özgü bir yapısı vardır. Çocukların gelişim dönemlerini dikkate almak, salt didaktik bir anlayıştan kaçınarak çocuk düşüncesini ve muhayyilesini önemsemek, otoriter bir tutumdan kaçınarak yoruma ve tartışmaya imkân tanımak gibi birtakım temel ilkelerden söz edilebilirse de bunların ayrıntıları her bir sorun alanı için değişkenlik gösterecektir. Burada ölüm teması örneği üzerinden konu ele alınmıştır. Sonuçlar şöyle sıralanabilir:

Okul öncesi ve ilkokul dönemine hitap eden anlatılarda, düş ile gerçeği ayıramadığı çeşitli araştırmalarla tespit edilmiş bulunan çocuklarda dehşet duyguları uyandırabilecek -kafa kesme vb.- sahneler vardır. Bu sahnelerin çocuklarda ne tür etkiler uyandırabileceğini kestirmek zordur. Bunun yanı sırsa yas sürecinin doğal işleyişine aykırı kurgular belirlenmiştir. Bunların ölüm kavramını öğretme konusunda ve yas süreci rehberliğinde işe koşulması sağlıklı değildir. Edebî türlere ilişkin bilgi ve tecrübenin henüz olgunlaşmadığı okul öncesi ve ilkokul döneminde eserleri çocuklara okuyacak kimselerin konuyla ilgili -çocuklardan gelecek- sorulara nitelikli yanıtlar verebilecek yeterlilikte olması gerektir. Sözlü kültür dönemine ait eserlerde ölümün işlenişiyle yazılı kültür dönemine ait eserlerde ölümün işlenişi arasında derin farklar vardır. Söz gelimi masalsı ölüm belirli bir derinlikten yoksun anlatı kişilerinin, görece kısa bir zaman diliminde ölmesi anlamına gelirken modern anlatılardaki gerçekçi ölüm tam tersi bir seyir takip eder. Destansı ölüm teşvik edilen, onurlandırılan bir ölümdür. Fantastik romanlar, pek çok doğaüstü olaya sahne olduğu için ölüm, gerçekçi romanlardaki ağırlığını yitirebilmektedir. Yine bilimkurgunun zamanda geri dönüşleri mümkün kılan ileri teknolojiyle donanmış dünyası, ölümü daha baş edilebilir bir formda okurlara sunabilmektedir. Okurların türlere ilişkin bu bilgilerden haberdar olması, okuma sürecini daha nitelikli hâle getirecektir.

Ölüm temasına ilişkin bütün bu belirlemeler, diğer sorun alanlarının da kendi içinde birer değerlendirmeye tâbî tutulması gerektiği anlamına gelir. Zira şiddet, akran zorbalığı, cinsellik, boşanma vb. zor konular kendine özgü kavramlarla açıklanan alt problem alanlarına sahiptir. Hepsiyle ilgili geniş ve derin bir literatür oluşmuştur. Her bir alan hakkındaki bilimsel çalışmaların sonuçlarından habersiz yapılacak değerlendirmeler âfâkî yorumlar olmaktan öteye gidemeyecektir. Bu sebeple çocuk edebiyatı araştırmacılarının sorun odaklı çocuk edebiyatı araştırmalarında, kendi konularına ilişkin bilimsel çalışmaları etraflıca okuyup değerlendirmeleri gerekir.

Kaynakça

Altaş, H (2020). Ölüm Olgusu ve Hasta Yakınlarında Ölüme İlişkin Tutumlar. Ekev Akademi Dergisi, 0(82), 139-150.
Arıcı, A. F. (2012). Masalın sesi. Ankara: Pegem Akademi Yayınları.
Ariés, Philippe (1991). Batılının Ölüm Karşısında Tavırları, çev: Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: Gece Yayınları.
Atalan, M. (2008). Türk kültüründe Hz. Ali Cenknâmeleri. e-Makalat Mezhep Araştırmaları Dergisi, 1(2), 7-27.
Ataman, E. & Barış, İ. (2019). Sosyal Sermaye Ürünü Olarak Taziye Kültürü ve Kurumsal Bir Hizmet Olarak Yas Danışmanlığı: Türkiye-Almanya Örneği. Artvin Çoruh Üniversitesi Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 5 (2), 93-112. DOI: 10.22466/acusbd.617229
Aytekin, H. (2008). Çocuk Edebiyatında Ölüm Teması. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, (20), 89-102. Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/susbed/issue/61796/924213
Baş, Ö. & Yalçın, İ. U. (2017). “Kırmızı Başlıklı Kız” masalı ve varyantaları üzerine bir inceleme. Okuma Yazma Eğitimi Araştırmaları, 5 (1) , 26-42 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/oyea/issue/30325/310055
Bilkan, A. F. (2001). Masal estetiği, İstanbul: Timaş Yayınları.
Boran, P. & Gökçay, G. & Devecioğlu, E. & Eren, T. (2015). Çocuk gelinler. Marmara Medical Journal, 26 (2), 58-62. Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/marumj/issue/432/3207
Boratav, P. N. (1987). Masal,Çocuk Edebiyatı Yıllığı içinde (Ed.Mustafa Ruhi Şirin). Gökyüzü Yayınları, İstanbul, s. 112-124.
Boratav, P. N. (2000). Tekerleme, Türk halk masalının tipolojik ve stilistik incelemesine katkı. (çev. İsmail Yerguz),(haz. M. Sabri Koz). İstanbul: Kültür Bak. Yay.
Burcu, E. (1998). Gençlik Teorilerinin Sınıflandırılmasına İlişkin Bir Çalışma. Sosyoloji Araştırmaları Dergisi. Cilt:I. Sayı: 1-2. s. 105-136.
Çelik, S. (2000). Türk masallarında ölüm ve yas, Yüksek Lisans Tezi, Fırat Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü
Çetin, N.. (2013). Roman Çözümleme Yöntemi. Öncü Kitap Yay., Ankara.
Danacı, F. E. (2012). Küçük Bir Kız’ın Asırlar Süren Hikâyesi: Kırmızı Başlıklı Kız Masalı. Sözelti Çocuk ve Gençlik Edebiyatı İnceleme, Araştırma ve Eleştiri Dergisi.
Dervişcemaloğlu, B. (2014). Anlatıbilime Giriş. İstanbul: Dergâh Yayınları.
Dilli, Ş (2020). Türkiye’de Çocuk Olmak. Pegem Akademi Yayıncılık: Ankara
Duman, N. S. (2014). Çocuklarda Kanser, Ölüm Kavramı ve Yas. Acta Oncologica Turcica, 47(2), 26-30.
Duru, O. (1973), Bilimkurgu Nedir?, Türk Dili, Sayı 334. Ankara.
Eco, Umberto (2015). Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti. Çev. Kemal Atay. 8. b., İstanbul: Can Yayınları.
Ekici, M. (2002). Destan Araştırma ve I ncelemelerinde Kullanılan Bazı Terimler Hakkında-II. Millî Folklor Dergisi, Ankara, S.54, 11-18.
Gemalmaz, Efrasiyap, “Türkiye Türkçesinde Ses Olayları I: Ses Olaylarıyla İlgili Kurallar”, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Sayı: 13’ten Ayrı Basım, Erzurum, 1999
Gökler, R. (2009). Okullarda akran zorbalığı. Uluslararası İnsan Bilimleri Dergisi, 6(2), 511-537.
Güzelküçük, Ş. ve Türkyılmaz, M. (2020). Masal Kitaplarında Yer Alan Korku ve Şiddet Ögeleri. Ahi Evran Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 6 (3) , 859-878 . DOI: 10.31592/aeusbed.660697
Gülsoy, M. (2019). Büyübozumu: Yaratıcı Yazarlık: Kurmacanın Bilinen Sırları ve İhlal Edilebilir Kuralları. Can yayınları.
Işıtan, S. (2016). Özel Amaçla Yazılmış Çocuk Kitapları. Turkish Studies (Elektronik), 11(4), 471-492.
Kasımoğlu, H. (2011). Van halk masal ve hikâyelerinin icra bağlamı olarak divanhane (duvakhane) geleneği. Millî Folklor, 23(89).
Karayazı, N. (2017). Cumhuriyet Dönemi Çeviri Çocuk Masallarında Kültürel Değişim (Eski Harfli Çocuk Yıldızı Dergisi Örneği). Itobiad: Journal of the Human & Social Science Researches, 6(5).
Kıvılcım, M., ve Doğan, D. G. (2014). Çocuk ve Ölüm. Journal of Turgut Ozal Medical Center, 21(1)
Kıvılcım, M., Dogan, D. G., Canaloglu, S. K., ve Serbes, M. (2014). Evaluation of the Attitudes of Pediatric Residents and Medical Students Towards ‘‘Child and Death’’. Güncel Pediatri, 12(3).
Lansdown, R., ve Benjamin, G. (1985). The development of the concept of death in children aged 5–9 years. Child: care, health and development, 11(1), 13-20.
Lowenstein, L. (2006). Creative interventions for bereaved children. Toronto, ON: Champion Press.
Luthi, M. (1997). “Avrupa Masal Tipleri ve Kişileri”. (Çev: Sevengül Sönmez), Millî Folklor, sayı: 36, Kış, Sayfa: 70-73
Ozan, M. (2011). Geçiş Ritüelleri Ve Halk Masalları. Millî Folklor, 23(91).
Ölçer Özünel, E. (2011). Yazının izinde masal haritalarını okuma denemesi: masal tarihine yeniden bakmak. Milli Folklor Dergisi, 12(91), 60-71.
Öz, F. & Yılmaz, E. B. (2009). Ruh Sağlığının Korunmasında Önemli Bir Kavram: Psikolojik Sağlamlık. Hacettepe Üniversitesi Hemşirelik Fakültesi Dergisi, 16 (3), 82-89. Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/hunhemsire/issue/7841/103278
Rosen, L. D., Lim, A., Felt, J., Carrier, L. M., Cheever, N. A., Lara-Ruiz, J., & Rokkum, J. (2014). Media and technology use predicts ill-being among children, preteens and teenagers independent of the negative health impacts of exercise and eating habits. Computers in Human Behavior, 35, 364–375.
Sazyek, H. (2021). Roman Terimleri Sözlüğü, Ankara, Hece Yayınları.
Slaughter, V. & Griffiths, M. (2007). Death understanding and fear of death in young children. Clinical child psychology and psychiatry, 12(4), 525-535.
Seyidoğlu, B. (1987). Masalların kaynakları. Çocuk Edebiyatı Yıllığı içinde (Ed. Mustafa Ruhi Şirin). İstanbul: Gökyüzü Yayınları. [125-129]
Sevinç, G. Ölüm ve Bibliyoterapi: Okul Öncesi Dönemde Faydalanılabilecek Çocuk Kitaplarına Yönelik bir İçerik Analizi. Türk Psikolojik Danışma ve Rehberlik Dergisi, 9(55), 1213-1246.
Seyidoğlu, B. (1987). Masalların kaynakları. Çocuk Edebiyatı Yıllığı. İstanbul: Gökyüzü Yayınları [125-129].
Sezer, S., & Saya P. (2009). Geli̇şi̇msel Açıdan Ölüm Kavramı. Dicle Üniversitesi Ziya Gökalp Eğitim Fakültesi Dergisi, (13), 151-165.
Şahin, M. (2019). Korku, Kaygı ve Kaygı (Anksiyete) Bozuklukları. Avrasya Sosyal ve Ekonomi Araştırmaları Dergisi, 6(10), 117-135. Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/asead/issue/50855/663245
Şimşek, T. (2015) Çocuk Edebiyatında Tür Kavramına Yönelik Dikkatler. II. Uluslararası Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Sempozyumu Bildiriler Kitabı (Ed. Bican Veysel Yıldız ve Tacettin Şimşek).
Tekiner, H. (2020). Can Children’s Books Help Children Embracing Death as a Part of Life? The Case of Tuck Everlasting. Türkiye Biyoetik Dergisi, 6(2).
Tağa ve Öztürk (2019). Dünya ve Türk Çocuk Edebiyatı Tarihine Genel Bir Bakış. Çocuklar için Edebiyat Eğitimi içinde (ed. Erhan Akın). Ankara: Anı Yayıncılık
Turan L. (2006) Violence and Death in Stories of War Period Writer Omer Seyfettin. (Online submission)
Turan L. (2013) Çocuk yayınlarında yer alan bazı olumsuzluklar. Eğitim fakülteleri için çocuk edebiyatı içinde (Yılar ve Turan Ed.) s. 201-224. Pegem Akademi.
Türkan, K. (2017). Anadoludan Seçilmiş Masallarda Cinsel Taciz Temasi. Türkbilig, (34), 229-240. Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/turkbilig/issue/52832/697916
Wellek, R., & Warren, A. (2011). Edebiyat Teorisi, (çev.) Ö. Faruk Huyugüzel, Dergâh Yayınları, İstanbul.
Yavuzer, H. (2012). Çocuk psikolojisi (34. baskı). İstanbul: Remzi Kitabevi.
Yılmaz, H. & Büyükcebeci, A. (2019). Bazı Pozitif Psikoloji Kavramları Açısından Helikopter Ebeveyn Tutumlarının Sonuçları. Turkish Psychological Counseling and Guidance Journal, 9 (54), 707-744. Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/tpdrd/issue/48897/623279
Yılmaz, O. & Yakar, Y. M. (2018). Türk Çocuk Edebiyatında Sorun Odaklı Yaklaşım. Çocuk ve Medeniyet, 3 (6), 29-42. Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/cm/issue/57212/807885
Yılmaz M, Türkleş S. (2018). Terminal Dönemdeki Çocuklarda Öfke, Yalnızlık ve Delirium Yönetimi. Cimete G, editör. Çocuklarda Palyatif Bakım; Terminal Dönemdeki Çocuk ve Aileye Yaklaşım. 1. Baskı. Ankara: Türkiye Klinikleri. p.72-78.
Yörükoğlu, A. (1998). Çocuk Ruh Sağlığı (22. Baskı). İstanbul: Özgür Yayınları.
Yüksel, M. & Adıgüzel, O. & Yüksel, H. (2014). Dünyada ve Türkiye’de Sosyal Politika Temelinde Dezavantajlı Bir Grup Olarak Çocuk İşçiler Realitesi. Kastamonu Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 6 (4), 23-34. Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/iibfdkastamonu/issue/29387/314537
Zipes, J. (2015) Grimm Kardeşler Masal Kültürünü Nasıl Korudu, Humanities, 36. sayı, 2. cilt (Çev. İdil Bostan) http://www.cevirigazetesi.org/grimm-kardesler-masal-kulturunu-nasil-korudu/ Erişim Tarihi 30.09.2021

İncelenen Eserler

Alangu, T. (2014). Keloğlan Masalları. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Babbit, N. (2016). Ölümsüz Aile (Çev. Bülent O. Doğan). İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.
Calvino, I. (2014). Büyülü Kuş (Çev. Meryem Mine Çilingiroğlu). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.
Carnavas, P. (2020). Fil (Çev. Elif Ersavcı). İstanbul: Can Yayınları.
Downham, J. (2011). Ben Ölmeden Önce (Çev. Ebru Yalçın). İzmir: Tudem.
Edge, C. (2020). Albie Bright’ın Sayısız Dünyası (Çev. Ceren Ceylan). İstanbul: Bilgi Yayınevi.
Gezer, G. (2012). Kardeşim Cennete mi?, İstanbul: Nesil Çocuk.
Duran Navarro Rosa (2018) İlyada (Çev. Saliha Nilüfer). İstanbul: Kolektif Kitap.
Koolwijk, P. (2016). Ben’in Gemisi (Çev. Erhan Gürer), İstanbul: Can Sanat Yayınları.
Moore-Mallinos, J. (2008). Hatırlıyorum. (Çev. Emine Deliorman), İstanbul: Redhouse Kidz Çocuk Kitapları.
Risari G. (2020). Lea’nın Yolculuğu (Çev. Eren Cendey). İstanbul. Hep Kitap.
Li, Y. (2013). Gılgamış. (Çev. Duygu Akın). İstanbul: Domingo.
Zengin, M, İ. (2009). Filozof Köpek. Ankara: Kipat Yayınları.
Zengin, M, İ. (2015). Trafik Polisi Kurbağa. Ankara: Kipat Yayınları.
 

[1]     Konuyla ilgili kuramsal tartışmalarda bir kavram olarak çocuk edebiyatına gerek olmadığı, yazarın kurgu özgürlüğünü kısıtlayan bir edebiyatın olamayacağı ya da tam tersi pedagojinin emrinde bir çocuk edebiyatının mümkün olduğu şeklinde pek çok görüş dile getirilmiştir. Bu tartışmalar için bkz. Şirin, M. R. (2016). Çocuk, çocukluk ve çocuk edebiyatı, İstanbul: Kapı Yayınları

[2]     Sözlü kültür sese, bir başka deyişle konuşmaya dayalı bir kültürdür. Konuşmalar aynı ortamı paylaşmayı gerektirir. Bu eşzamanlılık ve eşmekanlılık sözlü kültürün en önemli parametreleridir. Bu durum, jest mimik gibi tamamlayıcı unsurların önemini artırır. Ayrıca insan belleğinin yapısı, sözlü kültür ürünlerinin biçimlerinde oldukça etkili olmuştur. Ezbere yatkın kısa kalıp sözler, tekrarlar, katılımcı ve duygudaşlık kurmaya müsait bir yapı hâkimdir. Yazılı ve sözlü kültür arasındaki farklara ilişkin ayrıntılar için bkz. Ong, W. J. (2014). Sözlü ve Yazılı Kültür Sözün Teknolojileşmesi (5. Baskı). S. Postacıoğlu Banon (Çev.). İstanbul: Metis Yayınları.

[3]     Hâlihazırda yeryüzündeki pek çok ülke için bütün bunlar uzak geçmişin değil bugünün konusudur. Zaten bu ülkeler için yazılı bir çocuk edebiyatı geleneğinden bahsetmek de oldukça güçtür. Çocuk edebiyatının gelişimi, ekonomik ve siyasi gelişmelerle de ilişkilidir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Öztürk ve Tağa (2019), Dünya ve Türk Çocuk Edebiyatı Tarihine Genel Bir Bakış, Çocuklar için Edebiyat içinde (Ed. Erhan Akın).

[4]     Grimm Kardeşler’e yönelik pek çok suçlamanın olduğu, Fransız C. Perrault’un masallarıyla onların masalları arasında benzerliklerin bulunduğu, pek çok masalı aslında sahada derlemedikleri yönünde iddiaların varlığı bilinmelidir. Ayrıntılar için bkz. Ölçer Özünel, E. (2011). Yazının izinde masal haritalarını okuma denemesi: masal tarihine yeniden bakmak. Milli Folklor Dergisi, 12(91), 60-71.

[5]     Masallar mitolojiye, ilkel merasimlere, insanlığın ortak bilinçaltına hatta rüyalara dayandırılmaktadır ve çocuklara özgü bir tür değildir ancak bu, sözlü kültürün dünyasında çocukların masallardan mahrum büyüdüğü ya da masallara ilgisiz kaldığı anlamına gelmez. Aksine çocuklar masalların en ilgili muhataplarından olmuştur. Ayrıntılı bilgi için bkz. Seyidoğlu, B. (1987). Masalların kaynakları. Çocuk Edebiyatı Yıllığı içinde (Ed.Mustafa Ruhi Şirin). İstanbul: Gökyüzü Yayınları [125-129] ve Boratav, P. N. (1987). Masal,Çocuk Edebiyatı Yıllığı içinde (Ed.Mustafa Ruhi Şirin). Gökyüzü Yayınları, İstanbul, s. 112-124.

[6]     Suspension of disbelief kavramı için bkz. Schaper, E. (1978). Fiction and the Suspension of Disbelief. British Journal of Aesthetics, 18(1), 31-44.

TYB Akademi 34 - Çocuk Edebiyatı, Ocak 2022

Bu haber toplam 160 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim