• İstanbul 24 °C
  • Ankara 21 °C

Kutsal Metinler Işığında Birlikte Yaşama Tecrübesi ve Şehir

Kutsal Metinler Işığında Birlikte Yaşama Tecrübesi ve Şehir
Dr. Öğr. Üyesi Mehmet Tuğrul & Dr. Öğr. Üyesi Yahya Aydın

“Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol tayin ettik. Eğer Allah dileseydi, elbette hepinizi bir ümmet yapardı. Fakat o verdiği hükümler ile sizi imtihan etmek istedi. Öyleyse hayırlı işlere koşun. Hepinizin dönüşü Allah’adır. O, hakkında ayrılığa düştüğünüz şeyleri size haber verecektir” (Maide Suresi, 48).

Şehirler sadece niceliksel olarak insan kitlelerini ve farklı yapıları bünyelerinde bulunduran oluşumlar değildirler. Buna ek olarak, bir aradalıktan doğan etkileşimler ve ilişki ağları şehirleri özgün kılmaktadırlar. Bu bağlamda, maddi ve manevi kültür öğeleri bu ortak atmosfer içerisinde oluşmakta, değişmekte ve etkileşime geçmektedirler. Bu bağlamda farklı formlarda olsa da din ve beraberindeki kutsal öğeler şehir hayatında önemli bir yere haizdir.

Tevrat’ta insanın yaratılış gayesine yönelik ilk ibarede “Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalım”, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun” denilmiştir (Yaratılış-1, 26). Âdem ile Havva’nın yasaklı ağacın meyvesinden yemesi üzerine Tanrı, ikisini cezalandırmış ve onları cennetten çıkarmıştır. Dünya yaşantılarını ise kadının doğum acısı çekmesi, erkeğe itaat etmesi ve insanların çalışarak iaşelerini kazanmaları olarak belirlemiştir. 10 Emir’de ise Tanrı Rab’den başka tanrı edinmeme, putlara tapınmama, Şabat Günü’nü kutsal sayma, anne-babaya saygı, adam öldürmeme, zina yapmama, çalmama, komşuya karşı yalan yere tanıklık etmeme ve komşunun namus ve malına göz dikmeme minvalinde insanlara şartlar sunulmuştur (Yasanın Tekrarı-5). Hıristiyanlık anlayışında ise “Tanrın Rab’bi bütün yüreğinle, bütün canınla ve bütün aklınla seveceksin” buyruğu esastır. Eski ve Yeni Ahit’te insanın yaratılış amacına yönelik temel yaklaşımlar yukarıdaki gibidir. Kur’an-ı Kerim’de ise Allah, insanı boş yere yaratmamıştır (Müminun Suresi, 115. Ayet). Kâinatın ve insanın belirli bir amaca matuf ve özel bir formda yaratıldığı kutsal metinlerin temel anlatıları arasında yerini almıştır. İnsanın yaratılış gayelerini şöyle sıralamak mümkündür: Allah’a iman etmek, Allah’a ibadet etmek, sadece Allah’a hamd ve şükretmek, iyi amel işleme hususunda imtihana tabi tutulmak ve emanetin gereğini yapmak (Sarı, 2011). Nitekim Bakara Suresi’nin 177. Ayet-i kerimesi de insanın yaratılış gayesini özetler niteliktedir:

İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz değildir. Asıl iyilik, o kimsenin yaptığıdır ki, Allah'a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere inanır. (Allah'ın rızasını gözeterek) yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere sevdiği maldan harcar, namaz kılar, zekât verir. Antlaşma yaptığı zaman sözlerini yerine getirir. Sıkıntı, hastalık ve savaş zamanlarında sabreder. İşte doğru olanlar, bu vasıfları taşıyanlardır. Müttakîler ancak onlardır! (Bakara Suresi, 177. ayet).

Allah’ın insanlara yüklemiş olduğu bu özellikler insanı, diğer insanlara karşı sorumlu kılar. Onu diğer insanlara kayıtsızlıktan alıkoyar ve onlarla ilişki kurmaya zorlar. Bu zorunlu ilişki ise bazı temel prensipler etrafında şekillenmek durumundadır. Aksi halde insanlar arasında sorunlar temayüz eder ve geçimsizlik peyda olur.

Birlikte yaşamın temerküz ettiği mekân olan şehir, genel anlamda, insanların yazılı ve yazısız kurallar çerçevesinde birlikte yaşadıkları yerdir. Şehir, insanların, sosyal ve iktisadi hayatta iş bölümü yapacaklarına ve üretim, tüketim ve hizmetler noktasında dayanışma sergileyeceklerine dair karar kıldıkları mekândır. Eğer bu anlaşma başarıya ulaşır ve sağlıklı bir şekilde uygulanırsa inşa edilen şehir bir medeniyetin oluşmasına vesile olur. Dolayısıyla şehir ile medeniyet aynı kaynaktan beslenen ve birbirini besleyen kavramlar haline gelir. Şehir ile medeniyet kavramlarını bir araya getiren ve benzeştiren en önemli unsur ise ‘birlikte yaşama’ tecrübesidir. Nitekim İslam tarihi tecrübesi de bunun örnekleriyle doludur. İslam ortodoksisini temsil eden şehirler birlikte uzlaşı içerisinde belirli bir yasaya bağlı olarak yaşamanın en güzel örneklerini sunmuştur. Yine tarihsel tecrübeye baktığımızda bütün heteredoks hareketlerin şehrin dışında ve hatta karşısında konumlandığını görebiliriz. Şehir ve şehirli ile çatışma içerisinde olan Haricilik, Karmatilik, İsmaililik, Haşhaşîlik, gibi dinî, siyasî, fikrî, mezhebî, kabilevi her türden heterodoks hareketler bunun en güzel örneğidir (Gül, 2010).

Hz. Âdem’in oğulları Hâbil ile Kâbil arasında başlayıp günümüze kadar süregelen insanların birlikte yaşama mücadelesi ya da problemi dünyanın şekillenmesinde de önemli etken olmuştur. Çünkü toplum içinde ve toplumlar arasında uzun uzadıya süren anlaşmazlıklar ortaya çıktığında Allah’ın müdahalede bulunduğu, peygamber gönderdiği ve hatta ilahi azabını anlaşmazlığın kaynağı olan zalimlere indirdiği çokça görülmüştür.[1] Temelde insanların birlikte yaşamalarını sağlamak üzere teşekkül eden semavi dinlerin merkezindeki meselelerden biri de bu olmuştur.

Dünya büyük bir köye dönüşmeye başlamadan evvel, insanlar kabileler ve kavimler halinde yaşadıkları için Allah her kavme ayrı birer peygamber göndermiştir. Gönderilen bu peygamberler sorumlu olduğu toplulukta var olan sorunları çözmekle uğraşmışlardır. Onların kendi aralarında ya da diğer kavimlerle olan sorunlarını çözmek ve onları Allah’ın birliğinde toplamak peygamberlerin en önemli göreviydi. Dünyanın nüfusu arttıkça ve topluluklar arası ilişki yoğunlaştıkça peygamberlerin sorumlu olduğu insan ve çözmekle mükellef kılındığı sorun sayısı da artmıştır. Dolayısıyla peygamberlerin ve yöneticilerin karşılaştığı önemli meselelerden biri de ‘birlikte yaşama’ konusu olmuştur. Çünkü nüfusun artışıyla birlikte dil, din, ırk gibi insanların sahibi oldukları temel özelliklerde çeşitlenme meydana gelmiştir. Bu çeşitliliğin beraberinde getirmiş olduğu sorunların kutsal metinlerdeki (Kur’an-ı Kerim, Eski-Yeni Ahit) karşılığı ise iki ana maddede şekillenmiştir. Bunlardan ilki dünya ve içindekilerinin insana hizmet için yaratılmış olduğu, ikincisi ise insan öldürmenin çok kötü bir şey olduğudur.

Bu çalışmada, öncelikle kutsal metinler karşılaştırmalı bir analize tabi tutulduktan sonra söz konusu bu metinlerde birlikte yaşama dair prensipler şehir ve mekân kavramlarını merkeze alarak değerlendirilmektedir.

Şehir ve Birlikte Yaşam

Birlikte yaşamaktan kastımız sadece niceliksel olarak aynı mekân ya da coğrafyada bulunmak değil, aksine aktif ve yapıcı bir etkileşim içerisinde gündelik hayatın beraber inşa edildiği bir süreç ve işleyiştir. Fakat farklılıkların ortak paydada cem olduğu bu tecrübede bir mekânın rolü ve işleyişi ayrıca önemlidir. Başka bir ifadeye, “…Birlikte yaşama tecrübesi, evden ülkeye ve dünyaya uzanan mekânsal parametre tarafından belirlenir. Ekümen ile ekonomi kelimelerinin Yunanca oikos (ev) kelimesinden gelmesi bu açıdan anlamlıdır. Dinlerin kozmopolitanizm veya ekümenizm denen nihai gayesi, evdeki organik birlikte yaşama kültürünün bütün dünyaya hâkim olmasıdır” (Gencer, 2015:108). Genel olarak evde başlayan birlikte yaşama pratiklerinin topluma taşınmasının anlamsal ve işlevsel yönleri mevcuttur.

Buradan hareketle, farklı kültür ve medeniyetlerin inşa ettiği klasik metinler genel olarak büyük dinlerle beraber çatışmadan yürümüşlerdir (Aydın, 2015). Ancak, Henry Bergson’un (1948: 105) meşhur ifadesiyle; “Geçmişte bulunduğu gibi bugün de ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplumlar olacaktır. Fakat dinsiz bir toplum asla”. Başka bir ifadeyle, toplumların gelişmişlik düzeyi ve içinde yaşadığı döneme bakılmaksızın din geçmişten günümüze toplum hayatında önemli bir aktör olmuştur. Farklı şekillerde olsa da dinler tarihi gibi şehirlerin geçmişi de insanlık tarihi kadar eskidir. Bu nedenle birbirinden ayrı gibi görünen her iki gerçekliğin hayatın akışı içerisinde birbirine paralel ve çoğu zaman iç içe geçmiş bir şekilde varlıklarını ikame etmektedirler. Başka bir ifadeyle, şehirler ait oldukları medeniyet değerlerine bağlı olarak kurulurlar (Avrupa şehirleri, İslam şehirleri gibi) ve ilk bakışta medeniyet eksenli bu farklılığı hissettirirler (Demirci, 2019). Bu nedenle de şehirleri sadece maddi yapılar ve organizasyonlar olarak görmek yerine aynı zamanda şehirleri değer, kültür ve medeniyetlerin de cem olduğu mekânlar olarak ele almak gerekir.

Diğer bir deyişle, mevcut literatürde şehirlerin her ne kadar belirli yüz ölçüm, nüfus yoğunluğu, üretim tipi ve kapasitesi üzerinden bir okuma yaparak tanımı ve sınırları belirlenmeye çalışılsa da sosyolojik olarak şehirler bir hayat tarzına, özgün bir kültüre ve işleyişe sahip olan mekânlar olarak dikkat çekmektedirler. L.Wirth’in “bir yaşam tarzı” olarak ifade ettiği bu durumdan hareketle şehir hayatı geleneksel dayanışma ve akrabalık bağlarının zayıfladığı, bireyselleşmenin, farklılaşmanın, hoşgörünün ve sekülerleşmenin geliştiği, ikincil, anonim ve kurumsal ilişkilerin hâkim olduğu bir mekân ya da ortam olarak ele alınmaktadır (Wirth, 2002: 77-106). Bir yönüyle Wirth modernleşme ile beraber dinin şehir hayatındaki etkisinin azaldığını ve sekülerleşmenin yaygınlaştığını iddia etse de ünlü şehir tarihçisi Mumford’a göre tarihsel süreç içerisinde ölülerle beraber şehir hayatının başladığını ve buna bağlı olarak ortaya çıkan tapınaklar, kutsal mekânlar ve mezarlıklar şehirlerin hem varoluş sebebini hem de ruhunu oluşturmaktadırlar (Mumford, 2007: 18-19). Arkeolog ve kent tarihi araştırmacılarının ilk şehir bulguları için merkez olarak gördükleri Mezopotamya’da farklı örnekler (Urak, Habuba Kabira veya Sümer Kenti) tapınak ve ibadethaneler şehirleşmenin ortak paydası olarak not edilmektedirler (Huot, Thalmann & Valbelle, 2000). Bu bağlamda yakın dönemde (2018 yılında) tespit edilmiş ve en eski (12 bin yıllık) yerleşim yerini ve aynı zamanda tapınağı içerisinde barındıran Göbeklitepe’de aynı süreç yaşanmaktadır ve bir yönüyle yukarıdaki araştırmacıların iddiaları test edilmektedir.[2] Seküler dünyanın, mezarlıkları şehrin dışına çıkarmaya çalışmasına karşın İslam beldelerinde mezarlıklar ve beraberindeki türbe, yatır gibi oluşumlar gündelik hayatın birer parçasıdırlar (Çelik, 2019). Daha kapsayıcı bir biçimde dinin etkisini ‘Şehir ve Din’ adlı çalışmasında özellikle vurgulayan Çelik (2019:196), “şehirlerin oluşumunda ve yapılanmasındaki bu dini öz veya potansiyel olmasaydı, tek başına surların veya kalelerin şehir sakinlerinin hayatını biçimlendirmesi ve sürdürmesi mümkün olmazdı” şeklinde ifade etmektedir. Birbirinden farklı dönem ve konulara odaklanan bu örneklerden hareketle, dinin şehrin ve şehir hayatının inşasında hem maddi hem manevi planda temel bir role ve işleve sahip olduğu iddia edilebilir.

Şehir hayatının farklı veçhelerine nüfuz etmiş dinin bu derece etkin oluşunun arka planında yatan sebepler de irdelenmelidir. Bu bağlamda, “kırsal ve göçebe topluluklarda dinin daha tekelci ve dışlayıcı tutumlara kaynak oluşturduğu konusunda bir kanaat vardır. Bu yaklaşım, büyük ölçüde şehrin karmaşık ve farklılaşmış yapısı ile dini yaşayış arasındaki etkileşimi vurgulamaktadır. Bir başka deyişle şehirlerin dini müsamaha ve çoğulculuğun, bir arada yaşamanın mümkün zeminleri olduğu ifade edilir” (Çelik, 2019: 196). Tüm bu bilgiler ışığında vurgulayacak olursak, bu çalışmada özel bir örneğe, şehre ya da tarihi bir döneme odaklanılmamakla beraber tüm bunların üstünde geçmişten günümüze etkisini sürdürmekte olan kutsal metinlerden hareketle birlikte yaşamanın temel prensipleri ve önemi şehre bakan veçhesi ile ele alınacaktır. Başka bir ifadeyle, dünya nüfusunun önemli bir kısmının doğrudan inandığı ve pratiklerine yansıtmaya çalıştığı geri kalanının da dolaylı olarak etkileşime geçtiği kutsal dinler üzerinden birlikte yaşama vurgusu, yine dünya nüfusunun önemli bir kısmının yaşadığı şehirler üzerinden tartışılacaktır.

Yöntem

Bu çalışmada ikincil veri analizi tekniği kullanılarak veri toplanmıştır. Bu bağlamda çalışma semavi dinlere ait kutsal kitaplardan hareketle, farklı dil, din, ırk, mezhep, renk gibi özelliklere sahip insanların bir arada yaşamalarını mümkün kılmaya yönelik ilahi buyrukları incelemektedir. Bu yapılırken Eski-Yeni Ahit ile Kur’an-ı Kerim’de geçen ifadeler dikkate alınmıştır. Kutsal metinlerin tümünü incelemek mümkün olmadığından muhtelif metinlerden seçme yolu tercih edilmiştir. Ancak şunu belirtmek gerekir ki Tevrat ve İncil’in tahrif edilmiş olması ve bunun tarihi bir gerçeklik olarak biliniyor olması Kur’ân-ı Kerim’i daha üst bir yere konumlandırmamızı zorunlu kılıyor.[3]

Yukarıda bahsi geçen kutsal metinler kronolojik olarak ele alındığından sırasıyla Eski Ahit, Yeni Ahit son olarak da Kur’an-ı Kerim incelenmiştir. Her iki metnin de görüş bildirdiği konularda metinlerden aynı anda faydalanılmıştır.

Çalışmada [www.kutsalkitap.org] isimli internet sitesinde bulunan Eski-Yeni Ahit metnin Türkçeleştirilmiş hali değerlendirmeye alınmıştır. [https://kuran.diyanet.gov.tr] internet sitesinden ise Kur’an -ı Kerim’in Türkçe meali dikkate alınmıştır.

Eski-Yeni Ahit metinlerinin çevirilerindeki kavramsal çerçeveye tabi olunmakla birlikte ilgili metinlerin yorumlandığı kısımlarda İslami terim ve kavramlar tercih edilmiştir. Örneğin metinde “Tanrı” kelimesi kullanılmış ise yorumlanmış metinde “Allah” kelimesi tercih edilmiştir. Bir başka örnekte metinde “Nuh” kullanılmış ise yorumlanmış metinde “Hz. Nuh” tercih edilmiştir. Bu çalışmanın temel kavramı olan “birlikte yaşam” ile farklı din, dil, ırk, renk, mezhep, ideoloji gibi özelliklere sahip insanların bir ülke ya da şehirde bir arada yaşayabilmelerinin imkânı kastedilmiştir. Çalışmada “birlikte yaşama” kavramı medeniyetin ilk adımı olarak ele alınmaktadır. Tarih boyunca bu meseleyi bir şekilde çözüme kavuşturup farklı unsurları bir arada tutan siyasi sitemlerin medeniyet oluşturduğu ve günümüzün en önemli meselesinin de bu olduğu aşikardır.

“Dünya ve İçindekiler İnsan İçin Yaratılmıştır”

Bu bölümde, semavi dinlerin birlikte yaşamı konu edinen ve destekleyen buyruk ve kıssalarını muhtelif kutsal metinlerden kronolojik olarak değerlendirilecektir. Değerlendirmeye alınan metinler Tevrat ve Kur’an-ı Kerim’den ibarettir. Tevrat’ın ilk bölümü olan “Yaratılış” ve Kur’an-ı Kerim’in muhtelif ayetlerinde dünyanın insana hizmet edecek şekilde tedricen hazırlama hikayesi vardır:

Başlangıçta Tanrı göğü ve yeri yarattı. …Işığa gündüz, karanlığa gece adını verdi. …Tanrı gök kubbeyi yarattı. …Tanrı, “Göğün altındaki sular bir yere toplansın, kuru toprak görünsün” diye buyurdu. …Tanrı, “Yeryüzü bitkiler, tohum veren otlar, türüne göre tohumu meyvesinde bulunan meyve ağaçları üretsin” diye buyurdu ve öyle oldu. …Tanrı şöyle buyurdu: “Gök kubbede gündüzü geceden ayıracak, yeryüzünü aydınlatacak ışıklar olsun. Belirtileri, mevsimleri, günleri, yılları göstersin.” Ve öyle oldu. …Tanrı, “Sular canlı yaratıklarla dolup taşsın, yeryüzünün üzerinde, gökte kuşlar uçuşsun” diye buyurdu. …Tanrı, “Yeryüzü çeşit çeşit canlı yaratık, evcil ve yabanıl hayvan, sürüngen türetsin” diye buyurdu. Ve öyle oldu. …Tanrı, “Kendi suretimizde, kendimize benzer insan yaratalım” dedi, “Denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, evcil hayvanlara, sürüngenlere, yeryüzünün tümüne egemen olsun. …Tanrı insanı kendi suretinde yarattı, onu Tanrı’nın suretinde yarattı. Onları erkek ve dişi olarak yarattı. Onları kutsayarak, “Verimli olun, çoğalın” dedi, “Yeryüzünü doldurun ve denetiminize alın; denizdeki balıklara, gökteki kuşlara, yeryüzünde yaşayan bütün canlılara egemen olun. …Gök ve yer bütün öğeleriyle tamamlandı.” (Tevrat, Yaratılış 1/1-31).

O ki, yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yarattı, sonra göğe yönelip, onları da yedi gök olarak düzenledi. O, Alîm’dir (Bakara Suresi, 29. ayet). O’dur ki, O yüce Allah’tır ki bütün göklerde ve bütün arzlarda her şeyi katından sizlerin emrine musahhar kıldı. Muhakkak ki bunda düşünen bir kavim için ayetler vardır (Casiye Suresi, 113. ayet). Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar üretip yayan Rabbinizden sakının. Adını kullanarak birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık haklarına riayetsizlikten de sakının. Şüphesiz Allah sizin üzerinizde gözetleyicidir (Nisa Suresi, 1. ayet).

Tevrat’ın giriş metni olan “Yaratılış” ayetlerinde insanı dünya hayatına hazırlayan tedrici bir ilahi dokunuş görülmektedir. Dünyanın fiziki olarak oluşumu ve içerisinde ve çevresinde insanların kullanımına sunulmak üzere yer, gök, güneş, yıldız, su, hayvanat ve nebatatın yaratılması ve insanın da tüm bu yaratılmışlara hükmetmek üzere dişi ve erkek olarak halk edilmesi bir yaşam formuna işaret eder. Kur’an-ı Kerim’de de benzer bir yaklaşım söz konusudur. Bu yaşam formunda birlikte yaşama işaret eden iki nokta öne çıkmaktadır. İlki, Allah tarafından yaratılan şeylere yine Allah tarafından ve O’nun suretinde yaratılan insanın hükmetmesinin istenmesidir. Burada insanın insan dışı yaratılmışlarla münasebetinin yanında yine insanın insanla olan münasebetinin hangi doğrultuda ilerleyeceğine dair bir işaret söz konusudur. Buna göre insan dünyada hükmetmek üzere vardır. Hükmedecekleri arasında insanlar da vardır. İkincisi ise insanı dişi ve erkekten yaratmasıdır. Nitekim insanın başka bir insanla ilişkisinin tarihi bununla başlar.

İnsanın dünya ile ilk teması ilk insanın “tercih özgürlüğü” ve “irade” sahibi olarak yaratılmasıdır. Öyle ki cennette yaşarken Allah’ın buyruğunun dışına çıkıp günah işlemeye meyleden insan tercihinin sonucu olarak dünyada yaşamaya mecbur bırakılmıştır. Burada önemli nokta insana verilen iradedir. Dolayısıyla insanın dünyada diğer insanlarla birlikte yaşamayı tercih edip etmemesi kendi elindedir. Allah’ın kullarına sunmuş olduğu birlikte yaşam prensiplerine uyup uymaması insanın tercihine bırakılmıştır ve bu durum insanın en önemli ödevi ve sınavıdır.

Kutsal metinlerden alınan örneklerden de anlaşıldığı gibi dünyanın ve içindekilerinin insan için yaratılmış olmasındaki en önemli nokta insana Allah tarafından verilen değerin izhar edilmiş olmasıdır. Melekler gibi günahsız ve iradesiz yaratılmayarak, tercih edebilme becerisi verilen insanı değerli kılan özelliği de bu olmuştur. Ona dünyada yaşama ve yaşarken de Allah’ı tanıma ve O’nun dünyada temsilciliğini yapma gücü verilmiştir. İnsan bu iradesi vesilesiyle dünyadaki diğer yaratılmışlara hitap etme ve onları tasarruf etme imkanına kavuşmuştur. İnsanın diğer yaratılmışlara olan yaklaşımının iyi mi yoksa kötü mü olacağı yine insanın tercihine bırakılmış ve dünya hayatının keyfiyeti de buna bağlanmıştır. Eğer insan, dünyada bulunan insanlara, hayvanlara ve nebatata âdil ve israfa kaçmadan mukabelede bulunursa işler yolunda gider ve çatışma ortamı çıkmaz. Bilakis dünya yaşanabilir bir yer olur. Eğer bunun aksi bir davranış içerisine girerse işler rayından çıkar ve dünya çekilmez bir yer haline gelir.

“Öldürmeyeceksin!”

İnsanın bir erkek ve bir dişiden yaratılması ile nüfusun çoğalması ve insanlar arası ilişkilerin çeşitlenmesi söz konusu olmaya başlamıştır. Kur’an-ı Kerim’de isimleri anılmayan ve Tevrat’ta Kayin olarak anılan Kabil’in, kardeşi Habil’i kıskanması ve onu katletmesi üzerine (Harman, 1996: 377) başlayan insanlar arası mücadeleler tarihi günümüzde birbirine benzer formlarda devam etmektedir:

(Ey Muhammed!) Onlara, Adem'in iki oğlunun haberini gerçek olarak oku. Hani ikisi de birer kurban sunmuşlardı da birinden kabul edilmiş, ötekinden kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen, “Andolsun seni mutlaka öldüreceğim” demişti. Öteki, “Allah ancak kendisine karşı gelmekten sakınanlardan kabul eder” demişti (Maide Suresi, 27. ayet).

Yukarıda Kur’an-ı Kerim’de geçen kıssanın Tevrat’ta devam eden hikayesi Kayin’in Allah tarafından uyarıldıktan sonra Aden’den ayrılması ve Nod topraklarına yerleşerek orada bir şehir kurmasıdır. Öyle ki insan hayatının akıcılığına ve doğallığına işaret eden bu süreç şu şekilde anlatılır:

“Kayin karısıyla yattı. Karısı hamile kaldı ve Hanok’u doğurdu. Kayin o sırada bir kent kurmaktaydı. Kente oğlu Hanok’un adını verdi. Hanok’tan İrat oldu. İrat’tan Mehuyael, Mehuyael’den Metuşael, Metuşael’den Lemek oldu. Lemek iki kadınla evlendi. Birinin adı Âda, öbürünün ise Silla’ydı. Âda Yaval’ı doğurdu. Yaval sürü sahibi göçebelerin atasıydı. Kardeşinin adı Yuval’dı. Yuval lir ve ney çalanların atasıydı. Silla Tuval-Kayin’i doğurdu. Tuval-Kayin tunç ve demirden çeşitli kesici aletler yapardı. Tuval-Kayin’in kız kardeşi Naama’ydı” (Tevrat, Yaratılış 4/17-22).

Temelde erkek-kadın ilişkisi üzerinden ilerleyen, nüfusun çoğalması ile çeşitlenen ve nihayetinde bir şehir hayatına kavuşan bu süreç tam anlamıyla bir yaşam formuydu ve dünya hayatının özeti niteliğindeydi. Bu süreci baltalayan ise bir insanın başka bir insanı öldürmesiydi. Yaşam akışını bozan bu arızi durumlarda Allah’ın devreye girdiği görülmektedir. Nitekim insan neslinin ilk ilahi azap ile karşı karşıya kalışının arkasında yatan sebep de yine budur. İnsanın kötüleşmesi ve dünyayı yaşanmaz hale getirmesidir. İşte Nuh Tufanı da böyle bir sürecin neticesinde oluşmuştur:

Nuh’un öyküsü şöyledir: Nuh doğru bir insandı. Çağdaşları arasında kusursuz biriydi. Tanrı yolunda yürüdü. Üç oğlu vardı: Sam, Ham, Yafet. Tanrı’nın gözünde yeryüzü bozulmuş, zorbalıkla dolmuştu. Tanrı yeryüzüne baktı ve her şeyin ne denli bozulduğunu gördü. Çünkü insanlar yoldan çıkmıştı. Tanrı Nuh’a, “İnsanlığa son vereceğim” dedi, “Çünkü onlar yüzünden yeryüzü zorbalıkla doldu. Onlarla birlikte yeryüzünü de yok edeceğim. Kendine gofer ağacından bir gemi yap. İçini dışını ziftle, içeriye kamaralar yap. Gemiyi şöyle yapacaksın: Uzunluğu üç yüz, genişliği elli, yüksekliği otuz arşın olacak. Pencere de yap, boyu yukarıya doğru bir arşını bulsun. Kapıyı geminin yan tarafına koy. Alt, orta ve üst güverteler yap. Yeryüzüne tufan göndereceğim. Göklerin altında soluk alan bütün canlıları yok edeceğim (Tevrat, Yaratılış 6/9-17).

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Nuh kıssası daha sade bir şekilde ele alınmıştır. Temelde Nuh’un kavminin günahkâr olması ve Nuh’un da buna karşılık kavminin helakını istemesi şeklinde özetlenebilecek Nuh Suresi’nde bulunan 26 ve 27. ayetleri tüm canlıların ilahi azaba maruz bırakıldıklarına işaret eder:

“Nuh şöyle dedi: “Ey Rabbim! Kâfirlerden hiç kimseyi yeryüzünde bırakma! Çünkü sen onları bırakırsan, kullarını sapıtırlar; sadece ahlâksız ve kâfir kimseler yetiştirirler.” (Nuh Suresi, 26-27. ayetler).

İnsanoğlunun ikinci başlangıç serüveni Hz. Nuh ile başlamıştır. Nitekim Tevrat’ta Allah bir daha yeryüzünün tümünü hedef alan bir azap göndermektense sadece günaha batmış ve bozgunculuk yapanları helak etme yolunu tercih etmiştir:

Rab içinden şöyle dedi: “İnsanlar yüzünden yeryüzünü bir daha lanetlemeyeceğim. Çünkü insan yüreğindeki eğilimler çocukluğundan beri kötüdür. Şimdi yaptığım gibi bütün canlıları bir daha yok etmeyeceğim (Tevrat, Yaratılış 8/21).

Bu söylemde Allah’ın külli azap yolundan vazgeçmesinin yanında insanı fıtraten kötülüğe meyyal olarak ilan etmesi insanlık tarihi açısından büyük bir kırılmaya işaret eder. Burada kutsal metne bir müdahalenin söz konusu olduğu akla gelmektedir. İslam ile Yahudilik ve Hristiyanlık arasındaki farklılıkların en önemlilerinden biri de bu noktada ortaya çıkar. İslam insana masumiyet karinesi üzerinden bakarken Yahudilik ve Hristiyanlık insanı doğuştan günahkâr olarak görmektedirler. Günümüzde dinler arası çatışmanın ve birlikte yaşamın imkansızlaşmasının temel nedenlerinden birinin de bu olduğu düşünülmektedir.

Tevrat’ta Yaratılış bölümünde bulunan Babil Kulesi bahsinde Samoğullarının doğuya göçüp Şinar bölgesinde bir kule inşa etmeye karar kılmalarının arkasında yatan sebep bir diğer önemli konu olarak öne çıkmaktadır. Şöyle ki kuleyi inşa etmelerinin başlıca nedeni başka insanlara karışıp asimile olmaktan geri durmak, farklı bir dilin oluşmasını engellemek, yeryüzüne dağılıp farklı insanlarla münasebette bulunmaktan kaçınmaktı. Tanrının kapısı anlamına gelen Babil şehri ile alakalı birçok rivayet bulunmaktadır. Bunlar arasında en gerçekçi olanı ise şehrin Sümerliler tarafından inşa edildiği, Akkadlı Sargon tarafından işgal edilip yıkıldığı ve Sami Akkad İmparatorluğu’nun başkenti Akkad’ın yakınında bu şehrin benzerini inşa ettiği hikayesidir. Bu şehirde Mezopotamya’daki ziguratların en büyüğü inşa edilmişti. Meşhur Babil Kulesi’nin bu yapı olduğu bilinmektedir. Benî İsrail kaynaklarında Nemrut’un Allah’a başkaldırmak için yüksek bir kule yaptırmak istemesi ile Kuran’daki …Bana öyle yüksek bir kule yap ki Musa’nın tanrısına çıkabileyim” ayeti inşa edilen bu kulenin Allah’ın gazabını celp ettiğini göstermektedir (Erdem, 1991: 392). Kur’an-ı Kerim’de Hücûrât Suresi, 13. ayette geçen “Ey İnsanlar! Doğrusu biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, O’ndan en çok korkanınızdır. Şüphesiz Allah bilendir, her şeyden haberdardır” ifadeleri ile belirtilen çeşitliliğe ve insanları “birlikte yaşama”nın yollarını aramaya teşvik eden buyruğa aykırı olan bu girişim Allah’ın müdahalesi ile inkıtaa uğramıştır:

Başlangıçta dünyadaki bütün insanlar aynı dili konuşur, aynı sözleri kullanırlardı. Doğuya göçerlerken Şinar bölgesinde bir ova bulup oraya yerleştiler. Birbirlerine, “Gelin, tuğla yapıp iyice pişirelim” dediler. Taş yerine tuğla, harç yerine zift kullandılar. Sonra, “Kendimize bir kent kuralım” dediler, “Göklere erişecek bir kule dikip ün salalım. Böylece yeryüzüne dağılmayız.” Rab insanların yaptığı kentle kuleyi görmek için aşağıya indi. “Tek bir halk olup aynı dili konuşarak bunu yapmaya başladıklarına göre, düşündüklerini gerçekleştirecek, hiçbir engel tanımayacaklar” dedi, “Gelin, aşağı inip dillerini karıştıralım ki, birbirlerini anlamasınlar.” Böylece Rab onları yeryüzüne dağıtarak kentin yapımını durdurdu. Bu nedenle kente Babil adı verildi. Çünkü Rab bütün insanların dilini orada karıştırmış ve onları yeryüzünün dört bucağına dağıtmıştı (Tevrat, Yaratılış 11/1-9).

Nitekim Allah, kapalı bir toplum hayali kuran Samoğullarını yeryüzüne dağıtıp dillerini karıştırarak onları başka topluluklarla münasebet kurmaya mecbur bırakmıştır.

Hızlı nüfus artışı insanları yeni iktisadi arayışlara yönlendirirken, diğer taraftan bu durum farklı etnik, dini, kültürel mensubiyetleri olan insanların karşı karşıya gelmelerine neden olmuştur. İlk buluşmalar genelde kanlı bir şekilde neticelenmişse de zamanla insanların ortak yaşam alanlarında geçirdikleri süre arttıkça birbirlerine olan tahammülleri de artmış ve bir şekilde bir arada yaşayabilmenin yolunu bulmuşlardır. Ancak bu durum genelde uzun soluklu olmamış ve yine zaman zaman kriz durumları oluşmuştur. Hem refahın paylaşımı hem de “ötekine” tahammül noktasında yaşanan gerilim bu olumsuz neticenin ortaya çıkışını hızlandırmıştır.

Değerlendirme ve Sonuç

Bu çalışmada insanlık tarihi kadar eski iki mefhumun, dinin ve şehrin, ortak paydasını ifade eder nitelikte birlikte yaşam konusu ele alınmıştır. Kutsal metinleri merkeze alırken bu metinlere iman edenlerin sayısının diğer inançlara göre fazla olması ve ayrıca geçmişten günümüze bu metinlerin sadece bireylerin hayatını değil toplumların şekillenmesi ve diğer toplumlarla kurulan münasebetleri etkilemesi gibi çok yönlü ve etkili bir işleve sahip olmaları hakikatinden yola çıkılmıştır. Buna ek olarak medeniyetlerin kendilerini inşaları ve varlıklarını devam ettirmelerine zemin hazırlayan ve niceliksel olarak kalabalık nüfusları bünyelerinde barındırırken diğer taraftan etkileşim bağlamında maddi-manevi mekân işlevi gören şehirler konunun bir diğer yönünü göstermektedir.

Bu kıstaslar çerçevesinde mevcut din ve şehir çalışmalarına ek olarak incelenen kutsal metinlerden hareketle önce çıkan iki temel husus söz konusudur: İnsanın diğer yaratılmışlar içerisinde esas olması ve buna bağlı olarak insanın maddi ve manevi varlığına saygı göstermekle beraber bu varlığın bir başka insan tarafından ortadan kaldırılmasının yasak olmasıdır. Kutsal metinlerin ortak vurgusu olarak yaratılan tüm varlıklar içerisinde insanın öncelikli olmasının yanı sıra diğer yaratılanlarla kurulan münasebette insanın kararları önceliklidir. Bu bağlamda, kutsal metinlerde öne çıkan ortak vurgu olan irade ve tercih sahibi olarak yaratılan insanın hem kendisi gibi insan olan diğer insanlarla (ki her biri farklı etnik yapıya, kültüre ve yaşam tarzına sahiptir) hem de farklı varlıklarla tanışıp etkileşime geçmesi öğütlenmiştir. Başka bir ifadeyle kutsal metinler her bir insanın kendi özgün varlığını kabulle beraber kendisi gibi insan olan diğer toplum üyeleri ve ayrıca diğer hayvanlar, bitkiler ile de sağlıklı bir iletişim kurulmasını istenmektedir. Bütün bu farklılıkların en yoğun yaşandığı şehirler ise kutsal metinlerden beslenen birlikte yaşama tecrübesinin en somut örnekleridir.

Diğer kutsal metinlerden farklı olarak Kur’an-ı Kerim’de her bir insanın masum olarak doğduğunun vurgulandığını özellikle not etmek gerekir. Söz konusu durum birlikte yaşam süreci içerisinde sorunların bir miras gibi insanlara devredildiği ve toplumsal sorunların her geçen gün yığılarak devam ettiği bir suçluluk psikolojisinden uzaklaşma olarak da okunabilir.

Son olarak pratikte farklı uygulamalar olsa da kutsal kitaplar insanların kendilerini toplum hayatından soyutlayarak kalelerde veya şehrin dışında yaşamalarını öğütlememektedirler. Aksine etkileşimin yüksek olduğu fakat bununla beraber iyi yaşamın gereği olarak farklılıkların da olduğu mekânlar olan şehirlerin kutsal metinler tarafından birlikte ve dinin farklı veçheleri ile yaşandığı mekânlar olarak öne çıkarıldığı tespit edilmiştir.

Daha önceki çalışmalarda vurgulanan birlikte yaşam tecrübesi, nerede birlikte yaşanacağı şeklinde yeniden düşünüldüğünde mekân olarak ilk akla gelen yer olarak şehirler ön plana çıkmaktadırlar ya da kutsal metinlerde bunun böyle olduğu görülmektedir. Bu süreç içerisinde insanın esas oluşu ve esas olan bu varlığın asgari güvenliğinin temini ve birlikte daha iyi bir yaşam için şehirlerin kurulduğu sonucuna ulaşılmıştır. Son olarak, kutsal metinler ışığında toplumsal etkileşimin farklı yönleri bu iki kıstas (şehir ve birlikte yaşam) özelinde ele alınarak daha da detaylandırılabilir.

Kaynakça

Aydın, M.S. (2015). “Bir Medeniyet İnsanı (Filozofu) Olarak Farabi”, Doğu’dan Batı’ya              Düşüncenin Serüveni: İslam Düşüncesinin Altın Çağı, ed. Bayram Ali Çetinkaya, Abdullah Kahraman. İstanbul: İnsan Yayınları.

Birinci, Z. (2014). “Nefs-i Vahide İfadesinden Hareketle Kadının Yaratılışı Hakkında Bir Değerlendirme”. MÜ İlahiyat Fakültesi Dergisi. S. 47. DOI 10.15370/muifd.18945.

Bergson, H. (1948). Les Deux Sources de la Morale et de la Religion, Paris.

Campos, M. U. (2011). Ottoman Brothers. Stanford University Press, California.

Çelik, C. (2019). Şehir ve Din. Alver, K. (ed) (2. Basım) Kent Sosyolojisi s. 193-211, İstanbul: Çizgi Kitabevi. 

Demirci, M. (2019). İslam’da şehir ve şehrin sosyal dinamikleri. Alver, K. (ed) (2. Basım) Kent Sosyolojisi s. 55-77, İstanbul: Çizgi Kitabevi. 

Erdem, S. (1991). “Babil”. TDVİA, C. 4, ss. 392-395.

Gencer, B. (2015). Hikmet Çağından İdeoloji Çağına: Müsâlemeden Muhâsamaya, Ed. Kavlak, A. & Kala, M.E. Birlikte Yaşamak. Ankara: Hece Yayınları, ss. 97-113.

Gül, M. (2010). İslam ve Şehir. Muhafazakâr Düşünce, 6/23.

Harman, Ö. F. (1996). “Hâbil ve Kâbil”. TDVİA, C. 14, ss. 376-378.

Huot, J.L., Thalmann, J.P. & Valbelle, D. (2000). Kentlerin Doğuşu. (Çev. Ali Bektaş Girgin),      Ankara: İmge Kitapevi.

Khanfar, W. (2020). İlk Bahar. İstanbul: Vadi Yayınları.

Mumford, L. (2007). Tarih Boyunca Kent, çev. Koca, G. & Tosun, T., İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Sarı, M. (2011). “Kur’an Işığında İnsanın Yaratılış Gayesi.” Yayımlanmamaış Yüksek Lisans Tezi. Atatürk Üniversitesi. Erzurum.

Wirth, L. (2002). Bir yaşam biçimi olarak kentlileşme. Duru, B. Alkan, A. (Ed. Çev.), 20. Yüzyıl kenti, Ankara: İmge Kitapevi.

12 Bin Yıllık Gizem: Göbeklitepe. https://www.ntv.com.tr/galeri/seyahat/12-bin-yillik-gizem gobeklitepe,xHwAkF3K8kWf64qC_iF5tw (Son Erişim Tarihi: 20.07.2022)

www.kutsalkitap.org

https://kuran.diyanet.gov.tr

TYB Akademi 39 / Eylül 2023


[1]     Hz. Nuh’un kavminin helaki Ankebut Suresi,14-15. ayetler; Hz. İbrahim’in Risalet döneminde Nemrud ve kavminin helaki Enbiya, 70; Hz. Salih’in Risalet döneminde Semud kavminin helaki ve Hz. Lut’un kavminin helaki Kur’an-ı Kerim’de zikredilmektedir.

[2] 12 Bin Yıllık Gizem: Göbeklitepe https://www.ntv.com.tr/galeri/seyahat/12-bin-yillik-gizem-gobeklitepe,xHwAkF3K8kWf64qC_iF5tw (Son Erişim Tarihi: 20.07.2022)

[3]     “Artık büyük azap o kimseleridir ki, kendi elleriyle Tevrat’ı yazarlar da sonra biraz para almak için: Bu Allah tarafından derler. Ellerinin yaptıkları yüzünden büyük azap onlara; kazanmakta oldukları günah yüzünden yazıklar olsun onlara” (Bakara Suresi, 79. ayet).

Bu haber toplam 2719 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim