• İstanbul 26 °C
  • Ankara 20 °C

Dr. Öğr. Üyesi Ülkü Nur Zengin: Türk Sosyal Kimliğinde 15 Temmuz: Geçmiş Destanların İzdüşümü

Dr. Öğr. Üyesi Ülkü Nur Zengin: Türk Sosyal Kimliğinde 15 Temmuz: Geçmiş Destanların İzdüşümü

Devlet yönetimine el koyma, iktidarı ele geçirme olarak tanımlanan darbe, bireylerin özgürlüklerini zor kullanarak elinden alan, halkın yönetime katılım anlamındaki iradesini hiçe sayan, meşru yönetimi devirme süreci olarak tanımlanabilmektedir (Duman, 2016: 105). Korkunun hâkim olduğu darbe süreçleri bireyin topluma, toplumun devlete, devletinse uluslararası sisteme olan bağlantısını -normal zamanlardan ziyade- daha net olarak inceleme fırsatı sunmaktadır. Başka bir deyişle, ilk adım olarak yönetimin işleyişi engellenerek bireylerin güvenliği tehdit edilmekte; günlük yaşamın ilerleyişi durmaktadır. Bu doğrultuda, birey güvenliğinin yok olduğu toplumda kaos ortaya çıkmakta ve devlet işleyişi sağlanamamaktadır. Devlet işleyişinin durması ise güç savaşlarının yaşandığı uluslararası sistemde darbeye maruz kalan devleti potansiyel tehdit veya aktörlerin çıkarlarına yönelik hedef haline getirmektedir. Bu çerçevede, darbe ve darbe girişimleri devletlerin varoluşundan günümüze uzanan köklü geçmişiyle ve çok aktörlü yapısıyla farklı boyutlarda ele alınmaktadır.

Türk Dil Kurumu (TDK) darbeyi ülkede bir grup tarafından örgütlü bir biçimde silah zoruyla baskı kurularak veya seçim dışındaki demokratik usulleri kötüye kullanarak mevcut hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme olarak tanımlamaktadır (TDK, 2023) Tanım kapsamında ele alındığında, darbelerin -genişletilmiş bakış açısıyla- ortak özelliklerini tespit etmek mümkündür. Devletin gücünü ve yönetimini ele geçirmek isteyen bir örgütün varlığı ve bu örgütün silah zoruyla baskı kurarak hükümeti devirmeye çalışması darbe girişimi için zorunlu etmenler olarak kabul edilmektedir. Burada belirtilmesi gereken en kritik husus ise darbenin veya darbe girişiminin yaşandığı süreçte etkin olan dinamiklerin birbirinden farklılık göstereceği gerçeğidir. Dinamiklerin farklılığı kabul edilmekle birlikte olayın darbe olarak nitelendirilmesi için gereken şartların sağlandığı açıktır.

Devlet gücünün yok edilmesini amaçlayan darbelerin en kalıcı izleri toplumların köklerinde görülmektedir. Darbelere maruz kalan bireylerin sokaklarda arkalarına bakarak yürümeye devam etmesi, geçmek bilmeyen güvensizlik hissi, ebeveynlerin çocuklarına zarar görecekleri korkusuyla aşırı korumacı tavırları, askerlere karşı duyulan öfke ve güvensizlik, karanlıkta kalamama, yalnızlık korkusu gibi birçok travma uzun yıllar toplumu esir almaktadır (Fırat, 2019: 38-42).  Başka bir deyişle, her toplumsal olay gibi darbeler de ülkenin sosyal kimliğinde izler bırakmaktadır.

Türkiye, siyasal tarihinde birçok darbeye maruz kalmıştır. Askeri kanadın gerçekleştirdiği bu darbeler, Türkiye’nin demokrasi yolunda ilerleyişine ket vurmuştur. Birçok ülke yaşadığı darbelere dair çalışmalarını çeşitlendirirken, Türkiye’de yaşanan darbelerin incelenmesi ve analizi uzun yıllar gerçekleştirilememiştir. Günümüzde hız kazanan darbe literatürü, demokrasinin ilerleyişine paralel olarak birçok çalışmayla genişlemektedir. Bu çalışmaların ilerleyişi ve çeşitlilik kazanmasındaki diğer bir unsur ise 15 Temmuz’da gerçekleştirilmesi planlanan hain darbe girişimidir. Darbe tehlikeleri, hükümetin devrilmesi durumunda nelerin yaşanabileceği, darbenin ardında yer alan örgüt yapılanması, radikalleşme süreci gibi ihmal edilen çok sayıda muhtelif alanda 15 Temmuz darbe girişiminin ardından çalışmalar başlamıştır.

Darbe literatürüne katkı sağlaması umuduyla kaleme alınan bu çalışma, Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) tarafından 15 Temmuz 2016 tarihinde gerçekleştirilmesi planlanan hain darbe girişiminin Türkiye’nin maruz kaldığı diğer darbelerden farklılığını sosyal kimlik teorisi kapsamında incelemeyi amaçlamaktadır. 15 Temmuz darbe girişimi, Türk halkının hür iradesiyle sokağa çıkarak demokrasiye sahip çıkmasıyla engellenmiştir. Halkı FETÖ karşısında bir araya toplayan vatan ve bayrak sevgisi unsurları olmuştur. Bu çerçevede, 15 Temmuz darbe girişiminin engellenmesini sağlayan Türk halkının birleştirici sosyal kimlik unsurlarının analizi, bu darbe girişiminin neden eşsiz olduğunu gözler önüne sermektedir.

15 Temmuz Neden ‘Farklı’?

15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye’nin demokrasi tarihinde milli iradesini ortaya koyarak attığı en köklü adımlardan birisini oluşturmaktadır. Halkın ülkesi için sokağa çıkarak özgürlüğünü ve demokrasisini savunması ve darbe girişiminin önünde tek yürek olarak canlarını hiçe sayma pahasına durması, Türkiye tarihinde bir ilktir. Askeri darbe girişimlerine daha önce tanıklık etmiş olan Türkiye, 15 Temmuz’da diğer darbe girişimlerinden farklı olarak demokrasisine millet tabanında uzlaşı sağlayarak sahip çıkmayı başarmıştır.

15 Temmuz darbe girişiminin diğer darbe girişimlerinden farklılaştıran nedenlerden biri de daha başından itibaren darbecilerin kimliklerini halktan saklamaya çalışmaları olmuştur. Gerek 1960, gerek 1980 askerî darbelerini yapanlar, yine 1971 muhtırasını verenler ve 28 Şubat sürecini yönetenler açıkça kimliklerini ortaya koyan ordu mensupları iken; 15 Temmuz gecesi “Yurtta Sulh Konseyi” adı dışında halka, hiçbir isim ve komuta süreci ne açıklanmış ne de kendini göstermiştir. Darbe girişiminde bulunan grubun kimliğini saklaması sonucunda asker ve halk karşı karşıya gelmiş ve ülkede çok tehlikeli bir kaos ortamının ortaya çıkmasına neden olmuştur. FETÖ’nün ortaya çıkışından itibaren benimsediği “tedbir” adı altındaki “takiyye” taktiği kişilerin olduğundan farklı görünmesini ve kimliklerini saklamayı bir kült haline getirmelerine yol açmıştır. Bu kült sayesinde FETÖ devlet kurumlarına sızmayı ve gerçekleştirdiği saldırıları örtbas etmeyi başarmıştır. Örgüt mensupları, radikalleşme sürecinin ardından kendi kimliklerinden vazgeçerek örgüt tarafından talep edilen mizaç ve yaşam koşullarını benimsemiş ve halkın arasına karışmıştır. Halkın dini inancını, ekonomik durumunu, gelenekleri kullanarak örgüte katılım sağlayan FETÖ, hücre tipi örgüt yapılanmasının gereği olarak da mensuplarının kimliklerini gizlemeyi tercih etmiştir (Polis Akademisi, 2017: 10). Bu bağlamda, darbe girişimcilerinin kimliğini saklı tutması, 15 Temmuz darbe girişimini diğer darbelerden farklı kılmaktadır.

Türkiye tarihinde yer alan darbelerle 15 Temmuz darbe girişimini farklı kılan diğer bir etmen ise darbe girişimi sürecinde yönetim kurumlarına gerçekleştirilen kanlı saldırılar olmuştur. 15 Temmuz darbe girişiminde darbeciler, diğer darbelerden farklı olarak,  ülke demokrasisini temsil eden kurumsal yapılara ve darbeye direnen halka karşı kaba, kanlı, orantısız açık bir saldırı gerçekleştirmişlerdir. Ülkenin seçime dayalı iki kurumuna -Cumhurbaşkanlığı makamına ve Meclise- ve bu iki makamın meşruiyetini sağlayan halka karşı, kısaca millete dayanan ne varsa yok edilmeye ve sindirilmeye çalışılmıştır. Ülkeyi yöneten Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve Meclis’in bombalanması bir tek 15 Temmuz darbe girişiminde gerçekleştirilmiştir. Yine ülkenin güvenliğinin sağlanmasında kilit rol üstlenen kurum ve kuruluşlara saldırılması, sadece bu darbe girişiminde görülmüştür.

15 Temmuz halkın demokrasisine kendi isteği ve arzusuyla, canı pahasına karşı koyduğu tek darbe girişimidir. Her ülkede olduğu gibi, Türkiye’nin geçmişinde yer alan diğer darbeler de toplum üzerinde silinmeyen izler bırakmış, yıllarca süren birçok sosyal probleme neden olmuştur. 15 Temmuz darbe girişimi ise hedeflenen sosyo politik bölünmeyi tam tersi yöne çevirmiş, her kesimden bireyi bir araya toplamıştır. Etnik, dini ve siyasi görüş farklılıklarına rağmen milyonlarca insan aynı amaçla meydanlarda ve sokaklarda dayanışma içinde hareket etmiştir. Bu durumun en önemli nedeni ise 15 Temmuz’da Türkiye tarihinde ilk kez bir terör örgütü tarafından darbe kalkışması gerçekleştirilmiş olmasıdır. Zira daha önceki darbelerde devletin saygın bir kurumu olan ordu ya da onun bir kısım mensupları tarafından yapılması, halkın bazı kesimlerinin söz konusu darbeyi desteklemesine neden olmuştur. Oysa ülke yönetiminin terörist bir grup tarafından ele geçirilme riski, toplumun bütün kesimlerini konsolide etmeye yetmiştir.

Halkın birliği ve beraberliği ile alt edilen 15 Temmuz darbe girişimi bu hususlar kapsamında Türkiye tarihindeki diğer darbelerden farklılık göstermektedir. Demokrasinin varlığını savunmak adına toplumun bütün kesimlerinin sokağa çıkması, devletin en üst yönetim kurumlarına yapılan kanlı saldırılar, darbecilerin kimliklerini saklaması ve özellikle sivil vatandaşlara yönelik orantısız şiddet kullanımı, 15 Temmuz darbe girişimini diğer darbelerden ayıran ve 15 Temmuz kalkışmasının farklılığını ortaya koyan başlıca parametrelerdir. Halkı bir araya getiren sosyal kimlik unsurlarının incelenmesi ise bu çerçevede bir gerekliliktir ve çalışmanın literatüre bu anlamda önemli bir katkı sunması beklenmektedir.

Sosyal Kimlik Teorisi Kapsamında 15 Temmuz

Türk halkının darbe girişimi sırasında gösterdiği direniş ve ortaya çıkan ortak algının gelişim sürecinin incelenmesi adına atılacak ilk adım sosyal kimlik teorisi yaklaşımının incelenmesini gerektirmektedir. Sosyal kimlik teorisi, 1970’li yıllardan itibaren İngiliz sosyal psikologları Henri Tajfel ve John Turner tarafından geliştirilmiştir. Teori; bireylerin algılarında, kendi görüşlerine ek olarak toplumsal görüşün de etkili olduğunu göstermektedir. Birçok farklı sosyal yapı ile etkileşimde bulanan bireyler, grup aidiyetiyle, ulusal, tarihsel veya milliyetçi olarak nitelendirilebilecek sosyal kimlik faktörlerinden etkilenmektedirler (Tajfel ve Turner, 1986). Sosyal Kimlik Teorisi, topluluk üyelerinin resmi veya resmi olmayan şekillerde üye oldukları topluluğa duydukları aidiyet ve özdeşleşme neticesinde ortaya çıkan, söz konusu topluluğun sahip olduğu manevi değerler ve birikimlerin etkisiyle yeni bir benliğin oluştuğunu savunmaktadır  (Seyyar, 2004: 687).  Diğer bir deyişle, bireyler, bulundukları toplumun tarihsel ve sosyo-kültürel köklerinden beslenerek gelişmekte ve hayatlarını sürdürmektedirler. Her ne kadar bireylerin birbirlerinden farklı görüşleri ve hayat algılayışları olsa da; toplumun temel unsurlarını oluşturan, geçmişten günümüze aktarılan ve bireylerin sosyal algısını şekillendiren ortak parametrelerin varlığı ve kişiler üzerindeki etkisi göz ardı edilemeyecek boyuttadır. Tajfel ve Turner (1986), bireylerin kendilerini ve başkalarını farklı sosyal gruplara ait olarak sınıflandırdığını ve bu sınıflandırmaları geliştikleri topluma özgü kategorilere göre değerlendirdiklerini belirtmektedir. Bu kategorilere mensup olma durumu ise ortak değerler sonucu ortaya çıkan sosyal-toplumsal kimlik olarak tanımlanmaktadır. Toplumsal kimlik teorisi, bu kapsamda, bireylerin sosyal kategorileri oluşturma süreçlerini, toplumsal kimlik gelişimini ve bu gelişimin arkasında yer alan unsurların analizini içermektedir. 

Sosyal kimlik teorisi, üçlü bir sacayağına oturtulmuştur: Sosyal Kategorizasyon, Sosyal Kıyaslama ve İç Grup Kayırmacılığı. Birbirinden ayrı düşünülmesi çok da mümkün olmayan bu kavramlar teorinin temellerini oluşturmaktadır (Demirtaş, 2003: 127). İç içe geçmiş olan bu üç süreç sosyal kimliğin oluşmasında olmazsa olmaz role sahiptir.

Sosyal Kategorizasyon: İnsanın anlamakta zorlanacağı kadar büyük ve karmaşık olan dünyadaki olayların, teknolojik gelişmeler, küreselleşme gibi faktörlerin etkisiyle baş döndürücü bir hız kazanması, insanlar tarafından algılanmasını daha da zorlaştırmıştır. Bu nedenle, çevrenin anlaşılması için kategoriler ve sınıflar oluşturma yoluna gidilmektedir. Zihnin yükünü azaltmayı amaçlayan bu istemsiz süreç, sosyal kategorizasyon olarak nitelendirilmektedir (Crisp ve Hewstone, 2007). Sosyal kategorizasyonda bireyin merkeze aldığı grup kendini ait hissettiği gruptur ve bütün çevrenin “biz” ve “öteki” şeklinde tanımlanan iki ana gruptan oluştuğu düşünülmektedir (Bauman, 2010: 47-64). Kategorizasyon için genelde ırk, dil, din, cinsiyet ve yaş gibi kriterler baz alınsa da sınırsız sayıda sınıflandırmalar mümkündür. Sosyal kategorizasyon sürecinin temel çıktısı insanın dünyayı anlamlandırması, kendisi açısından önemli olanı vurgulayıp önemsizin dikkat çekmemesini sağlamasıdır. Bu sayede tahmin edilmesi güç olan olaylar, ani gelişme ve tehditler karşısında sergilenecek tutumlar ile beklenen sonuçların öngörülmesi mümkün olur (Hogg, 2004: 205).

Sosyal Kıyaslama: Sosyal kıyaslama kavramına sosyal kimlik oluşum sürecinin bir bileşeni olarak Tajfel ve Turner değinmiş olmakla beraber kavramın ortaya çıkışı Antik Çağ filozoflarına kadar geriye gitmektedir (Krizan, 2018: 2). Kavramın teorik bir çerçeveye oturtulması ise Festinger (1954) tarafından yapılmıştır. Festinger (1954) bireylerin kendi yeteneklerinin sınırları ve bilgilerinin doğruluğu konusunda hep bir sorgulama içinde olduğunu belirtir. Yetersiz kalma ya da yanlış bilgi nedeniyle hata yapma endişesinin sebep olduğu bu süreçte daima birey olarak kendisini ve ait olduğu grubu diğerleriyle kıyaslama yoluna gitmektedir. İşte bu kıyaslamanın grup üzerinden yapılması süreci “Sosyal Kıyaslama” olarak adlandırılmaktadır (Festinger, 1954: 117).

İç Grup Kayırmacılığı: Birey kategorizasyon ve kıyaslama süreçlerinin ardından kendisine dair olumlu görüşlere sahip olacaktır. Aksi halde sosyal kimliğinin zedelenmesi ve zihinsel iç çatışmayla karşılaşacak olan bireyin bu dürtüsü “iç grup kayırmacılığı”nı doğurmaktadır (Tajfel, 1970; Turner, Hogg, Reicher ve Wetherell, 1987). Grup hakkında olumsuz bir düşünceye kapılması halinde ya gruptan ayrılıp yalnız kalacak ya da iç çatışma yaşayacak olan birey için iç grup kayırmacılığı bir tür savunma mekanizması olarak işlev görmektedir (Gülcan, 2019: 18). 

Tajfel ve Turner (1986), sosyal kategorilerin oluşma süreçlerinde, bireylerin bulundukları çevresel ortamın önemine dikkat çekmektedir. Bu noktada, bireyler, aile ve arkadaş gruplarının etkisiyle öznel olarak kendi kategorilerini yaratmakta ve algılarını oluşturmaktadır. Bu kategoriler, karmaşık ve kapsamlı (etnik, dini veya cinsiyet grubu üyeliği gibi) veya küçük ve özlü (belirli bir koro veya okul üyeliği gibi) olabilmektedir. Bireyler, farklı bağları olan çeşitli değerlere sahip olarak, kendi sosyal dünyalarını kendi kategorilerini göz önünde bulundurarak inşa ederler. Bu kategoriler, toplumsal köklerden gelen etkiyle birlikte sosyal değerlerinin bir yansıması olarak kabul edilmektedir. Tajfel ve Turner (1986), bu durumu “toplumsal sınıflandırmalar, sosyal çevreyi parçalayan, sınıflandıran ve düzenleyen bilişsel araçlar olarak tasarlanır ve böylece bireyin birçok sosyal eylem biçimini üstlenmesini sağlar. Bireyin toplumdaki yerini oluşturur ve tanımlarlar” açıklamasıyla özetlemektedir.

Sosyal kategorilerin tüm grup üyeleri tarafından paylaşılması durumunda, sosyal stereotiplerin ortaya çıktığı gözlemlenmektedir. Başka bir deyişle, toplumdaki ortak toplumsal kategorilerin bir sonucu olarak, insanlar benzer şekilde davranmaya eğilimlidirler. Bu kategorilerin ortaya çıkış süreci toplumsal, tarihi ve kültürel köklere dayanmakta ve toplumun ortak hareketine yol açmaktadır (Vaughan & Hogg, 2013). 15 Temmuz, bu bağlamda, Türk toplumunu vatan, millet ve bayrak sevdası “kategorisi” aracılığıyla birleştirerek toplum tarihinde halkın kendi demokrasisine dik ve ortak duruşuyla sahip çıktığı yegâne örneğini oluşturmaktadır.

Toplumsal kimlik, insanların kendi özelliklerine, amaçlarına, kişisel ihtiyaçlarına dayanarak bu gruplara önemli değerler atfetmek suretiyle gruplara kendilerini yönlendirme eğilimlerini yansıtmaktadır. Kişisel kimlik, toplumsal kimliğin aksine, bir bireyin yetenek ve özelliklerinin toplamını içermektedir. Kişisel ve sosyal kimlikler bir kişinin “kendini” kapsamaktadır. Bu bağlamda, iki veya daha fazla kişi arasındaki bir etkileşim, toplumsal sürekliliği sağlayarak farklı noktalardaki görüşleri tek tabanda toplayarak ortak kültür ve değerlerin gelişmesini sağlamaktadır. Başka bir ifadeyle, farklı sosyal kategorilere sahip olan bireyler, tarihi ve kültürel temelli ortak unsurları paylaşarak toplumsal kimliği ortaya çıkarmaktadır. Farklılıkların ortak algıda buluştuğu noktaların birey tarafından algılanarak birbirinden farklı yansımaları beraberinde getirdiğini belirtmek mümkündür. Bireyler, sosyal kategorilerine göre insanlarla iletişim kurmayı veya kurmamayı seçmekte özgürdür.

Tajfel ve Turner’ın toplumsal kimlik teorisi çerçevesinde ele alınan darbe girişimine Türk halkının tepkisinin analizi, Türkiye tarihi için 15 Temmuz’un neden eşsiz bir nitelikte olduğunu ortaya koyması bakımından önemlidir. Bu bağlamda, Türk halkının sosyal kategorileri oluşturma süreçlerini, toplumsal kimlik oluşumunun darbe girişiminin önlenmesindeki rolünü ve bu oluşumun arkasında yer alan unsurların milletin ortak tabanda direnişini nasıl gerçekleştirdiğinin analitik incelemesi, Türk halkının sosyo-kültürel ve tarihsel köklerini göz önüne alma gerekliliğini de ortaya çıkarmaktadır.

Bireylerin sosyal kategorileri diğer çevresel faktörlerin etkisi ile şekillense de Türk halkı tarafından özümsenen ve ortak değer olarak kabul edilen vatan, millet ve bayrak sevgisinin toplumsal kimlik unsurları olduğu açıktır. Geçmişten günümüze uzanan Türk tarihi, bayrak ve millet sevdası ile birçok başarıya imza atmıştır. Osmanlı’da sancak olarak kabul edilen bayrak kutsallığını günümüze kadar taşımıştır. Öteden beridir “Şehitler ölmez, vatan bölünmez!” gibi birçok deyişle Türk kültür ve geleneği harmanlanmıştır. Bu bağlamda her bireye toplumsal unsurlar köklerinden aktarılmaktadır. Bayrağın yere inmemesi için ölümü göze alanlar, vatan sağ olsun diyerek şehitlerini toprağa veren aileler ve daha birçok örnekle toplumsal unsurlar halk dilinde yerini almaktadır.

Bayrak Sevgisi

Darbe girişimi sırasında Türk halkını farklılık gözetmeden tek yürek olarak bir araya getiren toplumsal kimlik unsurlarının başında egemenlikle özdeşleştirilen bayrak sevgisi gelmektedir. Darbe gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasından sonra demokrasi ve ülkesine sahip çıkmak adına ülkenin dört bir yanından meydanlara akın eden halkın ellerinde sadece egemenliği temsil eden bayrak bulunduğu görülmüştür. Yabancı ve Türk basınında sıkça kullanılan Türk bayrağı, egemenliğin halkta olduğunu ve halkın kendi vatanına sahip çıkışını vurgulamaktadır. Türk bayrağı, geçmişten günümüze taşıdığı şehit kanı hatırası ile toplumsal kimlik unsurlarından en çok öne çıkandır. Darbe girişimi gecesinin ardından şehit yakınlarına ziyarette bulunan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da Türk bayrağının değerine dair yaptığı açıklama Türk bayrağının toplumsal kimlik unsuru olarak tarihsel sürecini açıkça gösteren ifadelere sahiptir: “Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır, toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır. Az önce şehidimiz Fatih'in evindeydik ve Fatih'in göğsündeki kana bulanmış bayrağı gördük, hakiki olarak kan. İşte bu bayrağın rengi şehidimizin kanından… Hilal bağımsızlığımızın ifadesi” (Habertürk, 07.08.2016)

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasından alınan bu bölüm, Türk tarihinde ve toplumundaki kutsal bayrak imajını açıkça göstermektedir. Erdoğan’ın açıklamalarına ek olarak, darbe girişimi gecesine tanıklık eden birçok kişinin açıklamalarında da “Türk bayrağı yere indirilemez”, “bayrak kutsaldır” ve benzeri açıklamalar yer almaktadır. 15 Temmuz gecesi ayağından yaralanan 52 yaşındaki Fehmi Topçu, röportajında herkesin elinde bayrakla askerleri durdurmaya ve vazgeçmeye ikna ediş süreçlerini anlatmaktadır. Topçu, “Silah seslerini duyunca oğluma ‘sen şöyle üst geçidin orada bekle’ dedim. O kargaşada, sol bacağıma iki kurşun geldi. Elimde bayrak vardı, yaraya bayrağı sardım. Yaklaşık 15 dakika oradan çıkamadık, ateş devam ediyordu,” (Hürriyet Ankara Haberleri, 01.08.2016) ifadesinde bayrağın ona ayrı bir güç verdiğini vurgulamaktadır. Bu açıklamadan da anlaşılacağı gibi Türk milleti için kutsal olan bayrağa kendini bu millete ait hisseden bir kimsenin saldırma ihtimali düşünülmediğinden o gece ağır silahlarla sokağa inen darbecilere karşı bayrak siper olarak da kullanılmaya çalışılmıştır.

Çanakkale Zaferi Benzerliği

15 Temmuz’un ardından halkın görüşlerini öğrenmek adına yapılan röportajlarda görülen diğer bir ortak detay ise darbe girişimi yaşanan olayların Çanakkale Zaferi’ne benzetilmesidir. Bu noktada, halkın her iki olayı özdeşleştirmesini Tajfel ve Turner’ın toplumsal kimlik teorisinde açıkladıkları sosyal stereotip olarak tespit etmek mümkündür. Türk tarihinin zorlu ve şanlı zaferlerinden biri olan Çanakkale Savaşı, destansı bir mücadeleyle, zorluklara rağmen kazanılmıştır. Halkın tankların önünde siper olduğu 15 Temmuz gecesinin bu zafere benzetilerek anılması, toplumdaki egemenliğin son bulmayacağına, Türk halkının pes etmez yapısına vurgu yapmaktadır.  15 Temmuz gecesi sokağa çıkan ve yaralanan bir vatandaşın açıklaması, Türk toplumsal kimliğinde yer alan bu stereotipi net olarak göstermektedir: “O gece ben şunu gördüm. Çanakkale’de şehit olan kardeşlerimizin ruhu, arı gibi geldi kalplerimize kondu. Mermilerin önüne öyle atabildik kendimizi” (Hürriyet Ankara Haberleri, 01.08.2016).

Darbe gecesi demokrasiye sahip çıkmak adına sokağa çıkan ve gazi olan başka bir vatandaşın açıklamasında da Çanakkale Zaferi stereotipi açıkça görülmektedir. Geçmişten bugüne şehitlik mertebesine ulaşmanın önemine inanan ve devleti savunma uğruna kendi canını feda etmeyi göze alan Türk askeri imajı, Türk toplumsal kimliğinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır:

Ben zaten evden şehit olmaya gidiyorum diye çıkmıştım. O anda gelen bir güç, anlatamam bunu. Mermi atılıyor, fakat bir Allah’ın kulu geri adım atmaya niyetli değil. Herkes öne gidiyor. Kimse pes etmedi. Şunu gördüm, demek ki bu millet yeri geldiği zaman, Çanakkale’de o ruhu nasıl yaşadıysa, aynısını yine gerçekleştirir” (Hürriyet Ankara Haberleri, 01.08.2016).

Vatan ve Millet Sevgisi

Tajfer ve Turner’ın sosyal kimlik teorisi kapsamında ele alınabilecek diğer toplumsal kimlik unsurunu vatan ve millet sevgisi oluşturmaktadır. Halkın birliğini ve bütünlüğünü korumak, devletin düşmandan temizlenmesini sağlamak adına sokağa çıkan, savaşan, ailesini geride bırakan Türkler, geçmişten günümüze askerlik şerefini toplumsal gelenek ve kültürün temel taşlarından birisi olarak kabul etmektedir. “Her Türk asker doğar” ifadesi, toplumsal kimlik gelişiminde egemenliği korumak adına hiçbir fark gözetilmeksizin herkesin canını ortaya koyacağını nesilden nesile aktarmaktadır. Darbe girişimi gecesi elli bir yaşındaki Süleyman Tok’un ailesindeki diğer üyelerin de önceden vatan uğruna şehit olduğunu düşünüp dışarı hızla çıktığını ifade etmesi, toplumsal kimlik algısındaki vatan ve millet sevgisinin köklü yapısını ortaya koymaktadır:

“Hemen fırladım evden. Çay içiyordum, lambalar falan açık öylece fırlamışım. Eşim Samsun’dan Trabzon’a gidiyordu. Onun da biletini iptal ettik. Bana ‘nereye gidiyorsun’ diye sordu. Ben de ‘şehit olmaya gidiyorum’ dedim. ‘Benim dedem şehit, onun babası şehit, onun kardeşi şehit. 4. şehit de ben olmak istiyorum. Sen de çık, şehit olmaya’ dedim” (Hürriyet Ankara Haberleri, 01.08.2016).

15 Temmuz gecesi yaralanan Mustafa Zorova’nın hastanede gözünü açtığı an ilk olarak devletin kurtulup kurtulmadığını sorması da Türk toplumunun vatan ve millet sevgisinin sosyal kimliğin ne kadar önemli bir parçasını oluşturduğunu göstermektedir:

“Şöyle bir parça gözümü açtım, yan gözle baktım bizim Kazan Belediye Başkanı Lokman Ertürk, duruyor. ‘Hay Mustafa Amca iyisin, iyisin hiçbir şeyin yok senin’ dedi. Dedim yahu sen onu bırak, Devlet duruyor mu, yoksa kafirlerin eline geçti mi? Sen ondan bana haber ver ki; ben ona göre iyi olayım dedim. Dedi ki, ‘biz yine aynı eskisi gibi devletimiz, hükümetimiz duruyor’ dedi. Dedim ki, ‘Allah’ım ne güzel, bizler vurulsak da ölsek de devlet millet sağ olsun. Allah razı olsun hepsinden dedim, devlet kurtuldu ya, bir bacak ne ki 10 tane bacağım olsa yine veririm’ dedim” (Hürriyet Ankara Haberleri, 01.08.2016).

Selaların Okunması

Türk toplumsal kimliğinde önemli bir yer tutan diğer bir sosyal stereotip ise camilerden selanın okunmasıdır. Osmanlı’dan günümüze uzanan savaşa çıkmadan önce namaz kılınması ve dua edilmesi geleneği, Türk toplumu kimliğinde tarihsel olarak belirgin bir yere sahiptir. Diyanet İşleri Başkanlığı'nın emriyle okutulan selalar Türk milletinin tek vücut olmasını sağladı. Kıbrıs Savaşı sırasında da, 1730 Patrona Halil İsyanı’nda da halk ezanlarla, selalarla yaşananlardan haberdar edilmiştir. Sela tarih boyunca cenaze, Cuma namazı, bayram namazı ve önemli zamanlarda duyurma amaçlı kullanılmıştır (TDV İslam Ansiklopedisi, 2009: 15-16). Yine 15 Temmuz’da İmamların “Devletini, milletini, Allah’ını seven, Türkiye Cumhuriyeti elden gidiyor. Belediyenin önüne gelin,” (Hürriyet Ankara Haberleri, 01.08.2016) açıklamaları, halkın toplumsal kimliğinde yer alan bu düşünceyi tetiklemiştir.  Darbe gecesi selayı duyduktan sonra sokağa çıkan Hasibe Müküs’ün açıklaması salanın halkın üzerindeki etkisini göstermektedir:

"Çocuğumun geleceğine, vatana, namusumuza sahip çıktık. Allah'ın verdiği imanla, bizi temsil eden insana sahip çıktım. Öleceğim ama vatanı vermeyeceğim, dedim. İnsanların gözlerinde vatan sevgisi gördüm. Kimse kimseye sen AK Partili misin, sen MHP'li misin diye sormadı. Ellerde bayrak, dilde Lailahe illalah, Allahuekber vardı. İman kuvveti sizi itiyor zaten" (Hürriyet Ankara Haberleri, 01.08.2016).

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başkomutan Kimliği

15 Temmuz darbe girişimi, toplumsal kimlik teorisi kapsamında ele alındığında öne çıkan bir diğer sosyal stereotip ise Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın canlı yayından halkı sokağa çıkmaya davet etmesidir. Başkomutanlık sıfatı, Türk toplumunda önemli bir yere sahiptir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasının ardından birçok kişi devletini korumak adına darbeye karşı duruşunu sergilemiştir. Ek olarak, 15 Temmuz gecesinde halkın kendi meşruiyetini savunmak adına sokağa çıkması Türkiye siyasi tarihinde bir ilktir. Ülkenin dört bir yanında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın konuşmasından önce ve sonra olmak üzere farklı siyasi görüşe sahip olan birçok vatandaşın ülkesini savunduğu 15 Temmuz gecesi bu kapsamda diğer darbe girişimlerden farklı bir kimliğe sahiptir. Darbe girişimi sırasında sokakta sağ kolunun üzerinden tank geçen Sabri Ünal, o gece yaşananları şu şekilde özetlemektedir:

Ben Sayın Başbakanımızın "Bu bir darbedir," sözünü duyar duymaz sokaklara çıktım. Sokaklara çıkan insanlar homojen değildi, hepsinin farklı fikirleri, düşünceleri vardı. Kimisi Allah rızası için, kimisi vatanını savunmak için, kimisi elinde olan Türklüğünü ortaya koymak için, herkes kendince farklı motivasyonlarla ortaya çıktı. Kimisi de tabii ki Sayın Cumhurbaşkanımızın çağrısını duyarak sokağa çıktı…” (Hürriyet Ankara Haberleri, 01.08.2016).

Darbe girişimi gecesi Erdoğan’ın liderliğinde sokağa çıkan millet, görüş farklılığı gözetmeden demokrasisine sahip çıkmıştır. Başkomutan sıfatı, millette vatan savunması etkisi yaratarak tüm farklılıkları birleştirmektedir. Milletin gözünde Çanakkale zaferi ile özdeşleşen 15 Temmuz’da sokaklara çıkılmasının arkasındaki diğer bir neden de Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın tüm kesimlerce devletin başındaki başkomutan olarak görülmesidir. Darbe girişimi öncesi FETÖ ile mücadele sürecinde yaşananlar ve Erdoğan’ın bu süreçteki dik duruşu da halkın kendisine güvenini artırmış, 15 Temmuz’da ortaya konulan tepkiye zemin hazırlamıştır. 15 Temmuz direnişi bu anlamda halkın haksızlığa karşı tepkisi olarak da okunmalıdır. 27 yaşındaki Ali Oras’ın açıklaması geçmişte yaşananların o geceye etkisini ortaya koyan bir örnektir: "Cumhuriyet mitingleri, Gezi, 17/25 Aralık. Bunlara, son 10 yılın biriktirdiği asabiyet, hınç ve darbeye tepki olarak sokağa çıktım” (Hürriyet Ankara Haberleri, 01.08.2016).

Aynı şekilde, darbe gecesi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın halkın üzerindeki etkisi yine başka bir vatandaş tarafından şu şekilde özetlenmektedir: "Erdoğan'ın her krizde dik duruşu, insanlara cesaret verdi. Ona güvendiler, 'Cumhurbaşkanım var' dediler. Bir radikalleşme vardı. Kitledeki bu radikalleşme, toplumsal uzlaşma sağladı. Yüzde 70-75 sokaktaydı, geri kalanlara karşı muazzam bir önyargı oluştu.”  (Hürriyet Ankara Haberleri, 01.08.2016).

15 Temmuz kapsamında Türk toplumsal kimliğini oluşturan bayrak, vatan ve millet sevgisi unsurları aynı zamanda darbe sonrası Yenikapı mitinginde de ön plana çıkmaktadır. MHP lideri Devlet Bahçeli, CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, Meclis Başkanı İsmail Kahraman ve Başbakan Binali Yıldırım ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın, konuşma yaptığı mitinge 5 milyon kişi katılmıştır (NTV, 08.08.2016). Parti liderleri konuşmalarında birlik mesajlarına yer vermiş ve devletin hiçbir güç tarafından yıkılamayacağını vurgulamışlardır. Milletin katılımıyla gerçekleşen mitingde, liderlerin açıklamaları toplumsal kimlik yapısı incelemesinde kritik bir konuma sahiptir. MHP Lideri Bahçeli’nin konuşmasında ''15 Temmuz'da felaketimizi projelendirdiler. FETÖ savaş uçaklarıyla saldırdı; bombalar kurşunlar üzerimize yağdı. Biliniz ki 15 Temmuz yeni bir istila denemesi, yeni bir kıyım ve yıkım hamlesiydi. Mondros'ta çerçevesi çizilip Sevr'de dayatılan imha planları, 15 Temmuz'da yeniden gün yüzüne çıkarıldı" (NTV, 08.08.2016) ifadesi, Türk tarihine atıfta bulunarak egemenliğinin engellenmeye çalışıldığı anları halka hatırlatmıştır. Bu noktada, egemenliğin tehlikede olduğu tarihsel dönemeçlerin Türk toplumsal kimliğinde vatan ve bayrak sevgisi ve halkın birlikteliği ile eşleştirildiği görülmektedir.

Sosyal Kimlikteki “Biz” ve “Öteki” Kategorizasyonu

Türkiye’de daha önce yapılan darbeler askeri klikler tarafından ya da emir komuta zinciri içerisinde ordunun tamamı tarafından gerçekleştirilmişti. Ordu ise Türk milleti açısından “peygamber ocağı” olarak görülen ve belli kutsiyetler atfedilen bir kurumdur. Dolayısıyla halkın “biz” kategorisinde değerlendirdiği bir grup tarafından gerçekleştirilen darbeye karşı çıkma refleksi de düşük kalmıştır. Oysa 15 Temmuz darbe girişimi terörist bir grup tarafından ve daha önce görülmedik şekilde sivil halk hedef alınarak gerçekleştirilmiştir. Terör geçmişine sahip olan Türkiye’de teröristler genel olarak “öteki” olarak kategorize edilmektedir. Darbecilerin başlangıçta kimliklerini saklamaya çalışmasının, darbe girişiminin FETÖ tarafından yapıldığını saklamaya çalışmasının da yegane nedeni bu tepkiye maruz kalınacağının bilinmesidir. Hatta süreç içinde “Türk askerinin başının darbe karşıtları tarafından kesildiği” yönünde yayılmaya çalışılan asılsız haberler de halkın birliğinin bozulması ve ordu mensuplarını koruma refleksiyle halkın azınlıkta olsa bir bölümünün darbecilerin safına geçmesini sağlamak için geliştirilen bir stratejidir. Ancak 16 Temmuz 2016 günü Başbakan Binali Yıldırım’ın TBMM’de yaptığı konuşmada “Darbe girişiminde bulunanlar asker değil, asker kılığında terörist canilerdir.” ifadeleri milletin genel görüşünü dile getirmiştir.

FETÖ Tarafından Kullanılan Sosyal Kimlik Unsurları

15 Temmuz hain darbe girişimini gerçekleştiren FETÖ, sessiz saldırı tekniğiyle devletin kritik kurumlarına süreç içerisinde örgüt mensuplarını yerleştirmiş ve bu kurumların kontrolünü ele geçirerek darbe yapmayı planlamıştır (Polis Akademisi, 2017: 15). Bu planın en önemli parçasını ise örgüt mensuplarının seçim süreci oluşturmaktadır. Türk sosyal kimliğinde yer alan stereotipler, örgüt tarafından etkin bir şekilde kullanılmıştır. Bu stereotiplerin başlıcaları din, başarı ve aileye yardım başlıklarında incelenebilmektedir.

Türk toplum ve aile yapısında inanç son derece önemli bir faktör olarak kabul edilmektedir. Çocuklarının kötülükten uzak duran, imanlı, devletine, milletine hayırlı olmasını isteyen aile bireyleri, FETÖ’nün örgüt üyesi seçme noktasında hedef kitlesini oluşturmuştur. Ekonomik geliri az olan ve çocuklarının geleceğini en iyi şekilde inşa etmek isteyen birçok anne ve baba, gerçeklerden habersiz olarak çocuklarını güvenli gördükleri örgüt tarafından yönetilen dershane, okul ve yurtlara göndermiştir. Abi ve abla olarak isimlendirilen örgüt mensupları, okulda başarılı olan gençlerin ailelerini ziyaret ederek gerek para yardımıyla gerekse dini konuşmalar aracılığıyla ikna etmeye çalışmıştır. Kendilerine dini bir cemaat görüntüsü vermeye çalışan örgüt, yapının içinde kalarak her ne olursa olsun ihanet etmeyenlerin ahiret hayatlarının kurtulacağı vaadi ile dini inançları en üst seviyede sömürmüştür. Bu durum darbe sonrasında itirafçı olanların kullandığı “dünyadaki hayatlarını kaybettiklerini” ancak konuşurlarsa “ahiret hayatlarını da kaybedeceklerini” içeren ifadeler ile açıkça görülmüştür (Polis Akademisi, 2017: 9).

Örgüt tarafından etkin bir şekilde kullanılan diğer stereotip başarıdır. Türk aile yapısında yetiştirilen bireylerin “vatana, millete hayırlı birer evlat olmaları” öncelikli amaçlar arasında yer almaktadır. Aileler, çocuklarının başarılı olmaları için birçok fedakârlıkta bulunmakta, çocuklarının eğitimlerini en iyi şekilde almalarını diğer ihtiyaçlarına nazaran öncelemektedir. Bu durumun farkında olan örgüt mensupları, özellikle ekonomik sıkıntı yaşayan, başarılı öğrencilerin ailelerini hedef kitle olarak seçmiştir. Ailenin görüşmekte herhangi bir tehlike görmeyeceği örgüt üyeleri ev ziyaretini gerçekleştirmek üzere belirlenmiştir. Seçilen örgüt mensupları ev ziyaretlerinde ebeveynlere örgüt yuvalanmasının gerçekleştiği dershane ve yurtları tanıtmış, bu eğitim karşılığında ekonomik olarak hiçbir zorluk yaşamayacakları vaatlerinde bulunmuştur (Polis Akademisi, 2017: 30-33). Gelecek yaşamlarında çocuklarını başarılı olarak görmek isteyen aileler bu yöntemle örgüt mensupları tarafından kandırılmıştır.

Radikalleşme sürecinde problem çıkaran, yurt, dershane ve okullardan ayrılmak isteyen öğrencilerin örgüte bağlanmasını sağlamak adına yurtdışında kariyer fırsatlarına dair yalan vaatler kullanılmıştır. Ailelerinden uzaklaştırılan, örgüt mensupları haricinde dışarıyla bağlantısı olmayan, sosyal medya kullanımının yasaklandığı örgüt yuvalarında öğrenciler, radikalleşme sürecine maruz bırakılmıştır (Polis Akademisi, 2017: 10-11). Bu durumun farkına varanlara ise gelecekte yüksek mevkiler, bol para, aileye yardım imkânı olacağı söylenmiştir.

Bu çerçevede, sosyal kimlik unsurlarının FETÖ tarafından darbe girişimine hazırlık sürecinde kullanıldığı açıkça görülmektedir. Türk toplumunda öne çıkan vatan ve millet sevgisi, dini inancın sömürülmesi, başarı vaatleri örgüte üye kazanma sürecinde yer alan başlıca sosyal stereotipler olarak görülmektedir.

Milli Birlik ve Beraberlik Stereotipine Dönüşen 15 Temmuz

Halkın bölünmesine yönelik planlanan 15 Temmuz darbe girişimi, planların aksine Türk toplumunda milli birlik ve beraberliğin bir simgesine dönüşmüştür. Basında yer alan halkın kol kola bayraklarla tankların önünde durduğu fotoğraflar, toplum bilincine 15 Temmuz darbe girişimini birlik ve beraberlik olarak kazımıştır. Bu çerçevede, 15 Temmuz’un ‘kendisi’ toplumsal kimlikte birlik ve beraberlik stereotipi olarak yerini almıştır. Nitekim 29 Ekim 2016 tarihinde Resmi Gazete’de yayımlanan 6752 sayılı yasa ile 15 Temmuz “Demokrasi ve Milli Birlik Günü” olarak kabul edilmiştir

15 Temmuz’un Türkiye’nin birlik ve bütünlüğü bölünemez algısı öncelikli olarak devlet seviyesinde medyanın aracılığıyla etkin şekilde gerçekleştirilmiştir. Bu milli birlik ve beraberlik algısının yaratımı, FETÖ’yü görünür ve görünmez olarak destekleyen devletlere karşı stratejik bir hamle olarak değerlendirilmektedir. Cumhurbaşkanlığı resmi sitesinde 15 Temmuz Darbe girişimine dair yaşanan olaylar, belgeler, açıklamalar birçok dilde uluslararası kamuoyuna duyurulmak üzere hazırlanmış ve dünyanın her yerinde erişime açılmıştır. 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü için özel bir logo tasarlanmış ve bu logo Türk medyasında anma gününde ortak olarak televizyon kanalları ve diğer mecralarda kullanılmıştır.

15 Temmuz’un toplumsal kimlikte milli birlik ve beraberlik algısı olarak yer alışı birçok alanda görülmektedir. 15 Temmuz şehitleri için yazılan şiirler, resim sergileri, direnişin sembolü haline gelen ilçe, sokak ve köprülerin isimlerinin değiştirilmesi gibi çeşitli toplumsal alanlarda kendini gösteren algı, yaşlılardan gençlere geniş bir kitleyi kapsamaktadır.

Sonuç

15 Temmuz darbe girişimi, Türkiye’nin demokrasi tarihinde milli iradesini ortaya koyarak attığı en köklü adımlardan birisini oluşturmaktadır. Milletin ülkesi için sokağa çıkarak özgürlüğünü ve demokrasisini savunması ve darbe girişiminin önünde tek yürek olarak canlarını hiçe sayma pahasına durması, Türkiye tarihinde bir ilktir. Bu çerçevede ele alındığında, tarihinde askeri darbe girişimlerine daha önce tanıklık etmiş olan Türkiye, 15 Temmuz’da diğer darbe girişimlerinden farklı olarak demokrasisine tek tabanda uzlaşı sağlayarak sahip çıkmayı başarmıştır.

15 Temmuz darbe girişimine dair birçok çalışma bulunmaktadır. FETÖ’nün devletin çeşitli konumlarına sızma süreci, örgüt üyelerinin radikalleştirilmesi, bu radikalleşme sürecinde kullanılan etmen ve etkenler, gelecek neslin bilinçlenmesi ve tarihe not düşülen bu direnişin unutulmaması açısından son derece değerlidir. Bahsi geçen alanlardaki çalışmalardan farklı olarak, bu çalışma, 15 Temmuz darbe girişiminin Türkiye tarihindeki farklı konumunu darbeye karşı direnen halkın tepkisi ile açıklamaktadır. Sosyal kimlik teorisi kullanılarak tespit edilen ve darbeye karşı halkın tek tabanda birleşimini beraberinde getiren parametreler, geçmişten günümüze uzanan bayrak, vatan ve millet sevgisidir. Bu bağlamda, Türk halkında gerek bireysel gerekse toplumsal düzeyde vatan, bayrak ve millet sevgisinin darbe girişimine karşı duruşta bağlayıcı unsur olduğu açıktır. Darbe girişimi sonrasında halkın yaşanan olaylara karşı tepkisini ölçmek adına yapılan röportaj analizlerinde tespit edilen ortak ifadenin bayrak, vatan ve millet sevgisi olması, Türk halkının toplumsal kimlik yaklaşımının vatan, bayrak ve millet sevgisi temelli ulusal değerler üzerine kurulu olduğunu göstermektedir.

FETÖ’nün gerçekleştirdiği hain darbe girişimi, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın “meydanlara çıkın” çağrısı ile milletin meydanlara akın etmesi sonucunda püskürtülmüştür. Dünya, darbe girişimi karşısında Türk milletinin ayrım gözetmeden bir oluşunu ve tanklara, helikopterlere, F-16’lara karşı kahramanca duruşunu hayretle izlemiş, milletin korkusuzca tankların üzerine yürümesi, milletin meydanlara inmesi, tek başına askerlere meydan okuyan genç kızlar ve erkekler direnişin önemli sembolleri olmuştur. Şehit Astsubay Ömer Halisdemir’in cuntanın kaderini değiştiren kahramanlığı zihinlere kazınmıştır. Bayrağın yere inmesini engellemek, milletine ve vatanına sahip çıkmak üzere canlarını feda etmeyi göze alan millet sayesinde Türkiye, unutulmaz bir destana sahip olmuştur.

Kaynakça

Bauman, Z. (2010). Sosyolojik Düşünmek. (Çeviren: Abdullah Yılmaz.) 7. Basım, ISBN: 978-975-539-196-7, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

BBC, 15 Temmuz'da hayatları pahasına darbeye direnenler anlatıyor, 14 Temmuz 2017, http://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-40609405

Crisp, R. J. & Hewstone, M. (2007). “Multiple social categorization”. Advances in experimental social psychology, 39, 163-254.

Demirtaş, H. A. (2003). “Sosyal kimlik kuramı, temel kavram ve varsayımlar”. İletişim Araştırmaları, 1(1), 123-144.

Duman, M. Z. (2016). “15 Temmuz Askeri Darbe Girişiminin Sosyolojik Okuması”. Muhafazakar Düşünce Dergisi, 13 (49) , 103-118 . Retrieved from https://dergipark.org.tr/en/pub/muhafazakar/issue/52643/694239

Festinger, L. (1954). “A theory of social comparison processes”. Human relations7(2), 117-140.

Fırat, S. (2016). 15 Temmuz Darbe Girişimi Sonrası Ruhsal Sonuçlar ve İlişkili Etkenlerin İncelenmesi, Bilgi Üniversitesi Lisansüstü Programlar Enstitüsü, İstanbul.

Gülcan, C. (2019). Sosyal Kimliğin Oluşumunda Marka Topluluklarının Etkisi, Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Sakarya.

Habertürk, Cumhurbaşkanı Erdoğan: Tarih yazdınız, dünya bunu yazacak, 07.08.2016, http://www.haberturk.com/gundem/haber/1277802-cumhurbaskani-erdogan-15-temmuz-darbeler-tarihini-ters-yuz-eden-bir-tarihtir

Hogg, M. A. (2004). Self and Social Identity: Social Categorization, Depersonalization and Group Behaviour (Chapter 9), ed: Marilynn B. Brewer and Miles Hewstone, USA: Blackwell Publishing.

Hogg, M.A. & Vaughan. (2002). Social Psychology (3rd ed.) London: Prentice Hall.

Hürriyet Ankara Haberleri, 15 Temmuz gazileri o günü anlatıyor, 01.08.2016, http://www.hurriyet.com.tr/15-temmuz-gazileri-o-gunu-anlatiyor-40177779

Krizan, Z. (2018). Social Comparison, Oxford Research Encyclopedia of Psychology, Online Publish, DOI: 10.1093/acrefore/9780190236557.013.251,USA:  Oxford University Press.

NTV, Yenikapı'da milyonlar demokrasi ve şehitler için buluştu, 08.08.2016, https://www.ntv.com.tr/turkiye/yenikapida-milyonlar-demokrasi-ve-sehitler-icin-bulustu, v3U5mYYP0iBJnUX1OhbHQ

PA (Polis Akademisi) (2017). YeniNesil Terör: FETÖ’nün Analizi. Ankara: Polis Akademisi Yayınları, No: 31.

Seyyar, A. (2004). Davranış Bilimleri Terimleri (Ansiklopedik Sözlük), ISBN: 975-295- 290- 9, İstanbul: Beta Kitap.

Tajfel, H. (1970). “Experiments in Intergroup Discrimination”, Scientific American, 223, 96-102.

Tajfel, H., & Turner, J. C. (1986). The Social Identity Theory of Intergroup Behavior. In S.  Worchel & W. G. Austin (Eds.), Psychology of intergroup relations (2nd ed., pp. 7-24). Chicago: Nelson-Hall.

Turner, J. C. & Hogg M. A., Oakes, P. J., Reicher, S.D., Wetherell, M.S. (1987). Rediscovering the social group: A self-categorization theory. Oxford and New York: Basil Blackwell.

Türk Dil Kurumu (2023). Türkçe Sözlük. https://sozluk.gov.tr/ 

Vaughan, G. M., & Hogg, M. A. (2013). Social Psychology. Pearson Higher Education AU.

TYB Akademi 39 / Eylül 2023

Bu haber toplam 2753 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim