• İstanbul 19 °C
  • Ankara 16 °C

Muhammed Enes Kala: Mahbûbu’l Kulûb’un Retorik/Hitabet Değeri Üzerine

Muhammed Enes Kala: Mahbûbu’l Kulûb’un Retorik/Hitabet Değeri Üzerine
TYB Akademi 28 / Sinema ve Edebiyat / Ocak 2020

İkna Sanatı Olarak Retorik/Hitabet ya da Beş Sanatın Orta Gücü

Burhan, cedel, hitabet, safsata ve şiir birlikte beş sanatı meydana getirirler[1]. Bu dizgenin tam ortasında, yakiniyyâta ve vehmiyyâta aynı uzaklıkta konumlandığını düşündüğümüz hitabet/retorik, aslında pratik kullanım bakımından bize değer yüksüz olarak görünür. Hitabet/Retorik sanatının, onu hem son ikiye, özellikle safsataya hem de ilk ikiye yani burhan ve cedele yaslanarak da ifade edilmeye olanak tanıdığını söz konusu kavramsal zeminde ileri sürmek mümkündür[2]. Ancak bu zeminin inşa edilmesi ve değerlendirilmesi kuşkusuz başka bir çalışmanın konusudur.

Aristoteles, “Retorik” adlı çalışmasında ikna edici iletişimin yollarını ele almış, beş sanattan birisi olan retoriğin anlamını ve işlevselliğini tartışmak suretiyle, onu en temelde insanları ikna etme sanatı olarak kabul etmiştir.[3] Aristoteles, söz konusu eserinde iletişim sürecinde üç temel ayak olan, kaynak, kanal ve hedef noktasında çok önemli çıkarım ve yorumlarda bulunmuş, bunları doğru tanımanın iletişimin sağlıklı ve ikna edici olmasına çok büyük katkılar sağlayacağını ileri sürmüştür. Aristoteles, ikna edici, etkili ve iyi konuşma sanatı olarak anlaşılan retoriği, bu iletişim sürecinin üst şemsiyesi olarak anlamlandırır.[4]

Retorik iletişim zemini üzerinde anlama kavuşur. Bu çerçevede iletişim ise kuşkusuz kaynak-ileti-alıcı şeklinde bir şablona indirgenebilecek bir çerçevede anlaşılamaz. Bunun yanında o sadece sözlü ifadeler eşliğinde meydana çıkan inşai bir zemin olarak da değerlendirilmeyebilir. Biz çalışmamızda retoriği sunan iletişimin “karşılıklılığı” sunduğunu yani kaynak/alıcı-ileti-alıcı/kaynak olarak ifade olunmasının daha makul olabileceğini düşünüyoruz. Ayrıca retoriğin sadece özne-özne ilişkisi ve iletişiminden doğmadığını, dönüştüren-dönüşen çerçevesinde ele alınabileceğini ileri sürüyoruz. Öyleyse kuşkusuz iletişim ve retorik, özne-özne arasında cereyan etmekte olan karşılıklı ilişkiden sadır olabileceği kadar, eser-özne arasındaki ilişkiden de sadır olabilir. Çalışmada kurgulanan zeminde Ali Şir Nevâî’nin son eseri olan Mahbûbu’l Kulûb’un bu çerçevede insanlara hitap etmede ve onları ikna etmedeki gücünü tartışmayı deneyeceğiz.

Retorik kavramının özellikle Aristoteles’in zihin dünyasında karşılık bulan anlamlandırma çerçevesinin ele alındığı bir çalışmada[5] retorik kavramına ilişkin tartışma zemini sunulmaya çalışılmıştır. O çalışmadan da hareket ederek retorik konusunun özellikle bir eserin retorik değerini tartışmak üzere nasıl belirdiğini anlamaya gayret edebiliriz.

Retoriği ikna yollarından elde olanları en etkili şekilde kullanmayla ilişkilendiren Aristoteles’in zihninde bu yollar “ethos”, “logos” ve “pathos”  şeklinde karşılık bulur. Üç ikna yolundan ilkinin “ethos” (karakterin ve söylemin ahlakiliği) olduğunu ifade eden Aristoteles, bununla özellikle hatibin muhatap karşısındaki güvenirliliğine işaret etmek ister. Hatibin, alanına olan hâkimiyetinin muhatabın gözündeki güvenirliliğini ya da inandırıcılığını artırdığı gibi onun ahlâki açıdan erdemli bir karaktere sahip olması da güvenirliliğini artırır.[6] Aristoteles bunu şu şekilde dile getirir: “İyi insanlara ötekilerden daha tam ve daha kolay bir şekilde inanırız, sorun ne olursa olsun bu genellikle doğrudur.”[7] Bu konuyu Quintilianus (MÖ 30-100) da dile getirmiştir. “Retorik iyi söyleme sanatıdır, çünkü hem söylemin tüm yetkinliklerini hem de hatibin ahlâkını kucaklar, çünkü iyi insan olmadan gerçekten iyi konuşmak mümkün değildir.”[8] Burada hitabetin ve hatibin birlikte sözlü iletişime işaret ettiği kadar sözün yazıya geçirilmesiyle, yazılı bir ilişkide de retoriğin açığa çıkabileceğini seslendirmek istiyoruz.

Bir hatip konuşurken etkileyiciliğini ve inandırıcılığını kendi şahsi ahlakiliği kadar söylemlerindeki ahlaki olana tezat teşkil etmeyecek manalarla artırabilir. Ancak hatip, hitabını sözlü olduğu kadar yazıyla da devam ettirebilir ve yazdığı eserler de bir retorik etkisini taşıyabilir. Ancak şu var ki gerek yazıda veya söylemde ortaya çıkan şekliyle etik anlamlılık, insanların değerler manzumesine sevk ediliş biçimi, muhatabı ikna etmede etkili ve gerekli olsa da yeterli görünmez. Zira konuştuğu veya yazdığı şey hakkında doğru şeyler bilmeyen ya da konuştuğu veya yazdığı şeylerin içsel tutarlılığı olmayan kişi anlatmak istediğini yalnız olumlu kişisel karakterine, ifade ettiğinin samimi olarak ortak iyiyi ve vicdanı merkeze almasına yaslanarak muhatabına anlatamayacak ve onu ikna edemeyebilecektir.[9] Bunun dışında ahlaki karakter olarak hatip ya da müellif kendisinin, söylemi ve yazısının ahlakiliğe basması gerektiğini kabul etmekle beraber, onun muhatabına en etkili şekilde, alıcının duygusal dünyasında derin izler bırakabilecek nispette mesajını kurgulamayı da başarmalıdır.

Retorikte kuşkusuz en önemli ve gerekli ayak, kaynağın ve iletinin ahlakiliğine işaret eden “ethos” olarak düşünülebilir. “Ethos” retorikte gereklidir, ancak yeterli değildir. Retorik, gücünü artırmak için başka unsurlara da muhtaçtır. Bundan ötürü olsa gerek Aristoteles, ikna etmenin ikinci yolu olan “logos”a, yani konuşanın veya yazanın mantıksal delillendirmeyi kullanabilme özelliği ve verilmek istenen mesajın iç tutarlılığına işaret eder. Hatip veya müellif muhatabına iletmek istediği mesajı öncelikle çok iyi bilmeli, dahası ona gerekçe ve temellendirmeleriyle hâkim olmalıdır. Daha sonra uygun ikna ve tatmin edici delillerle mesajı muhatabına iletmeyi başarabilmelidir. “Logos”, burada mesajın anlamını, bağlı olduğu içsel ve dışsal ölçütleri içerir. “Logos”, başka bir anlamda hatip veya müellif ile muhatabı kendi kurallarına (mantıksal-olgusal-metafizik vs. gerçeklikler) bağlama ve iletilen anlamlar arasındaki bütüncül ilişkiyi, muhatabın değerlendirebilmesine imkân verebilecek şekliyle aralarında ortak dil oluşturmak anlamını da muhtevidir.[10] Retorikte “logos” boyutu, dışsal zeminde sözlü veya yazılı mesajın olgusal doğruluğa ve öznelerarası test edilebilirliğe açık olması, dahası bunları gereğince karşılamayı başarabilmesi olarak dillendirilebilir.

Ne var ki retorikte “ethos” ve “logos” ikna ediciliği ve etkileyiciliği sağlamak için bir başka unsura daha ihtiyaç duyar. Aristoteles, dinleyicinin ruh hali ve mesajın içerdiği coşkunlukla ilintili olarak “pathos” unsurunu da retoriğe dahil ederek onun bütüncül yapısına işaret etmeye çalışır. Aristoteles’e göre konuşma, insanda var olan duyguları istenildiği gibi harekete geçirme kudretine hâkim olursa, ikna doğrudan muhataptan da gelebilir. Aristoteles, bu durumu hatibe dostluk ve düşmanlık duyduğumuz durumlardaki yargılarımızın farklı olduğundan hareketle ifade etmeye gayret eder.[11]

Bu son unsurla artık sözlü ve yazılı hitap, irade ve akıldan bambaşka bir boyuta evrilir.  İnsanı, idrak, vicdan ve duygu varlığı olarak görürsek, retorikte “logos” onun idrakini, “ethos” onun vicdanını ve “pathos” ise onun duygu boyutunu tatmin etmelidir[12].  Artık retoriğe, duygu katmanı, muhatabın duygularını kontrol etme becerileri ve muhatabın ruhunda meydana getireceği etkileri artırabilmek için onun ruh dünyasını tanıma tarafları da dahil olur. Bu durumu Meyer şu şekilde dile getirmeye çalışır: “İnsan tutkuyla sevdiğinde sevdiği insanın nitelikleri ve onunla ilgili olarak olumlu düşünceler arasında bir fark gözetmez.”[13]

Retorik kavramına ve onun kurucu çerçevesini ortaya koyduktan sonra bu çerçeveye sadık kalmak koşuluyla Ali Şir Nevâî’nin son eseri olduğunu bildiğimiz Mahbûbu’l Kulûb adlı eserin retorik gücünü değerlendirmeye çalışacağız. Kuşkusuz Ali Şir Nevâî, oldukça önemli bir ilim ve  kültür insanı olmak yanında önemli bir devlet adamıdır. Onun eserleri hem edebi açıdan hem de kısmen siyasi açıdan ele alınmış olsa da kendisini ahlak felsefesi çerçevesinde ele alıp değerlendiren çalışma oldukça az ve yetersizdir. Bu çalışmada, yukarıda ifade edilen teorik zemine, Nevâî’nin hem ahlaki şahsiyeti hem de bildiğimiz en son eseri olan Mahbûbu’l Kulûb’un içeriği, biçimi ve üslubu yerleştirilerek bir değerlendirme denemesinde bulunulanacaktır. Bu bağlamda öncelikle Ali Şir Nevâî’nin ahlaki karakterini ve onun bulunduğu dönemi kısaca da olsa tanımanın en azından retorikte içerilen “ethos” boyutunu dillendirmeye fırsat verebilmesi adına önemli olduğunu ifade edebiliriz.

Ali Şir Nevâî’nin Dönemi ve Hayatından Kesitler

Ali Şir Nevâî 1441 yılında Herat’ta dünyaya gelmiştir. Uygur Türklerindendir, ailece Timuroğullarının hizmetinde bulunmuşlardır. Tahta çıktıktan sonra en yakınlarında bulunacağı Hüseyin Baykara ile beraber büyümüş ve çoğunlukla hayatları birlikte geçmiştir. Ali Şir Nevâî’nin hayat hikayesinden ayrıntılarıyla bahsetmek kuşkusuz bu yazının sınırlarını hayli aşmakla birlikte yazıyı amacından saptırabilecektir. Burada Nevâî’nin hitabet gücünü artırma imkanına sahip olduğunu düşündüğümüz karakter özelliklerine dair önemli hususlara tarihi dizge içinde yer vermekle ve yaşamının geçtiği dönemi kısaca tanıtmakla yetineceğiz.

15. yüzyılda Asya bölgesinde Horasan’ın merkezi olarak Herat, Maveraünnehir’in merkezi olarak da Semerkant olmak üzere iki önemli merkez bulunmaktaydı. Bu iki önemli yer, yüzyıllarda iktisadın, sanatın ve kültürün merkezleri olarak bilinmekteydi. Özellikle Herat, Baykara ve Nevâî döneminde tam anlamıyla bilim ve sanat merkezi olmuştur. Semerkant’ın ise özellikle Uluğ Bey zamanında kültür, sanat ve bilim alanlarında tarihinde en üst noktalara ulaştığını söylemek mümkündür. Şahruh’un son zamanları olan 1440’lı yıllarda Herat, üstünlüğünü kültür ve sanat alanında Semerkant’a kaptırmış, ancak Baykara ile özellikle ona Ali Şir Nevâî’nin katkısıyla Herat daha sonra bu üstünlüğü ele geçirmeye başlamıştı. Bununla birlikte Herat, kültür, sanat ve ilim alanında çok ciddi ivme yakalamıştır. Bunda kuşkusuz Uluğ Bey’den sonra idareyi devralan Ebu Sait’in kültür ve sanat alanında ufkunun darlığının da bunda etkisi olduğu söylenebilir.[14]

Hüseyin Baykara Herat’ta 1469 tarihinde, o dönem tahtta olan Ebu Sait’in Karakoyunlulara yardım etmek için Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ile savaşmaya gidip hayatını kaybettiği sırada tahtı ele geçirir. Aynı yıl Ali Şir Nevâî ise dönemin sanat ve kültür merkezi olarak bilinen Semerkant’ta bulunmaktadır. Baykara, onu Ebu Sait’in oğlu Sultan Ahmed Mirza’dan ister ve Ali Şir Nevâî hayatının büyük kısmını geçireceği Herat’a gelir. Bu durum, sadece Hüseyin Baykara’yı değil, tüm halkı çok mutlu eder. Nevâî’nin Herat’a gelişinin halk tarafından büyük bir coşkuyla karşılanmış olduğun bilinmektedir. Nevâî, 1479 tarihinde dostu ve etkisinde kaldığı Molla Cami ile tanışır ve Nakşibendiliğe girer. Şairler Sultanı, asıl eserlerini de bu tarihten sonra verir. 1479 tarihinde nâip vazifesine getirilmiş olan Nevâî, en büyük savaşını devlet yönetimindeki yolsuzluk, iltimas, haksız kazanç, düzensizlik ve israfa karşı verir. Kültür ve sanat kadar, devletin işleyişine de olan samimi katkısı onu halkın nazarında çok değerli kılar.[15]

Nevâi’nin Sultan Baykara’ya ilk büyük hizmeti, Herat’ta vergiler yüzünden çıkan halk hareketini genişlemeye meydan vermeden aldığı tedbirle önlemesiyle olur. 1469 yılı sonlarına doğru, Esterabat’ta başlayan bir ayaklanmayı bastırmak üzere Nevâi ile birlikte oraya giden Sultan Baykara, Herat’taki olayı haber alınca, ayaklanmayı kuvvet kullanarak bastırmayı düşünür fakat Nevâi’nin yatıştırıcı sözleriyle bundan vazgeçer. Nevâi, vergi işlerinde yolsuzluk yapanların cezalandırılacağına dair Sultanın emrini alarak Herat’a gelir ve Cuma günü camide halka okur. Olayı inceleyip sebep olanları tespit ettikten sonra Sultan Baykara’nın yanına dönen Nevâi durumu hükümdara anlatır, Sultan Baykara da suçluların cezalandırılmasını emreder. Bu davranış halkın arasında olumlu bir etkiye neden olur, zalimler bu davranışla korkar, mazlumlar ise büyük bir güven duyarlar.[16]  

Nevâî’nin devletin iç işleyişinde hassasiyeti kuşkusuz herkesi memnun etmez. Kendisi gibi devletin üst yönetiminde bulunan Mecdettin’i, Nevâî’nin hem Sultan Baykara’ya yakınlığı kıskandırır hem de devletin işleyişindeki yanlışlıklar karşısında samimi mücadelesi zor durumda bırakır. Tüm bu ve benzeri nedenlerle Nevâî’ye karşı kin ve öfke besleyen Mecdettin, onu Sultanın gözünden düşürmeye gayret eder ve bir süre sonra başarılı da olur. Bir dönem Mecdettin’in tesirinde kalan Sultan Baykara, Nevâî’yi merkeze uzak olan Esterebât’a vali olarak atar. Buna oldukça kırılan Nevâî, devletin istikbal ve ikbali için Sultanın işini kolaylaştır, kararına müdahalede bulunmaz, o dönemde karışıklık için bir neden haline gelmez. Nevâî arkasından çevrilen oyunlara rağmen mücadelesinden hiçbir zaman vazgeçmez, dahası gücünü devletin sağlıklı işleyişi yolundaki engelleri kaldırmak için kullanmaya devam eder. Nevâî’yi tarihte ve halkın gözünde büyük kılan, dahası onun eserlerinde etki ve inandırıcılığı da artıran bu samimi mücadelesidir. Bu samimi mücadele, sonunda da Nevâî’yi yeniden merkezi bir figür haline getirir. On beş ay sonra hatasını anlayan Sultan Baykara onu yeniden yanına çağırır. Bu sefer ise Nevâî onur, gurur ve kibir gibi kötü hasletlerle değil de olabildiğince müşfik ve iyi niyetle davete icabet eder.[17]

Ömrünün son dönemlerinde Sultan Baykara ve oğlu Bediüzzaman’ın taht kavgalarına da şahit olan Nevâî,  müşfik bir derviş farkındalığında ve devlet terbiyesinin verdiği vakur bir duruşla, devleti derinden etkileyecek mesele karşısında aracılık etme azmini gösterir. Bu zor durum onu ziyadesiyle üzse de, baba-oğul arasındaki taht kavgasının sertleşmesinin önünde durmaya çaba sarf eder. Bu taht kavgasına dair hüznü onun son kitabı olan Mahbûbu’l Kulûb adlı eserinde de hissedilebilir.  

Nevâî her durumda devletin sonunu hazırlayan unsurların zulüm, sefahat, yolsuzluk ve israf gibi gayri ahlakiliklerin olduğunu ifade etmiş, bununla kalmamış devleti kemiren gayri ahlakiliklerle mücadele etmiştir.[18] Özellikle Baykara’nın son zamanlarda içki müptelası olmasına ve şatafata düşkünlüğüne çok sert karşı çıkan Nevâî’ye göre durum otoritenin zedelenmesini ve taht mücadelelerinin tetiklenmesini getirmiştir.[19] Bunun yanında hakanın kontrolü kaybetmesiyle devlet adamlarının ruhunu para ve makam hırsının istila etme tehlikesi baş gösterecektir. Bu tehlike en sonunda halka zulümleri getirecektir. Halkı zulüm altında olan devletin ise çökmesi kaçınılmaz olacaktır.  

1501 tarihinde vefat eden Nevâî, hayatını milletine ve devlet hizmetine adamış, hayatı boyunca mücadeleci, sinikliği ve tembelliği sevmeyen bir karakteri büyütmüştür. Eserleri edebiyatın en büyük numuneleri olmasının yanında her bir eserinde ahlaki neşveleri duyumsamak mümkündür. Ali Şir Nevâî, eserlerinde çoğunlukla ikiyüzlülüğü ile ilme sırt dönüp cahilliği yüceltenleri eleştirmiş, zulmü, cimriliği, vazifelerin suiistimal edilmesini eleştirmiş,  çağının sosyal hayatını eleştirmiş, kibirle kendinden geçen makam, mevki ve servet sahiplerini uyarmış, devlet erkanına yönelik çeşitli tembihlerde bulunmuştur.

Hamsesi olan Hayretü’l Ebrâr’da da ahlaki konulara ağırlık vermiş, hoyrat, bencil, iki yüzlü, dalkavuk ve tembel olmanın kişinin kendisine, milletine ve devletine çok büyük zararlar vereceğini ifade etmeye çalışmıştır. Ona göre hükümdarda öfke, zenginde cimrilik, bilginde hırs onları ve toplumlarını tüketir. İdarenin adaletle ayakta kalabileceğini düşünen Nevâî, adalet ayağının kırılmasıyla idare çatısının çökeceğini vurgular. Bu noktada Baykara’nın oğlu Bediüzzaman’a öğüdü oldukça önemli görünür. Onun her şeyden önce Hakkı tanımasını, adaletten sapmamasını, öfkeden uzak durmasını, istişareye çok önem vermesini, kibre kapılmamasını, öğüt vericileri yanından uzaklaştırmamasını, atasına saygıda kusur etmemesini ve geleneğinden kopmaması gerektiğini salık verir.[20]

Dünyadaki yaşamı güzelleştirmenin yolunu dünyada insanı yaşatmakla mümkün gören Nevâî, her durumda ve hayatının her evresinde halkın dertleriyle dertlenmeye çalışmış, kendi köşesine çekilip rindliğe tutulmamıştır. Şatafata aldırmayan, her hayrı kendi kesesinden yapan, dünyalık büyütmeyen, halk içinde Hakk’la olmaya gayret gösteren, halkın dertlerini dinleyen ve halk tarafından çok sevilen bir kişi olmaya gayret etmiş olan Nevâî, hayatını da bu mücadelenin meydanı kılmıştır.[21]

Ali Şir Nevâî, ilim ve sanat çalışmalarıyla, şiire, resme, musiki ve mimariye üstün hizmetiyle aynı zamanda halk arasında müthiş bir şöhret kazanmış ve halk tarafından devamlı surette sevilmiştir. Bu bağlamda o, devrinin ve çevresinin önemli bir şahsiyeti olarak kabul görmüştür.[22] Çok hayırsever birisi olan Ali Şir Nevâî, her anlamıyla çok zengin bir insan olarak yaşamış, sahip olduğu serveti ilim ve sanat için harcamıştır. Nevâî, kendi kurdurduğu medreselerde okuyan talebe ve hocalara kendi parasından maaş ve iaşe sağlamıştır. Şifahânelerde tedaviyi ücretsiz kılmıştır.[23] Bununla birlikte Horasan’da 370 parça hayrât inşa etmiştir. Bunlar arasında kervansaraylar, mescitler, camiler, tekkeler medreseler, köprüler bulunmakla birlikte bunları kendine ait mal varlığını kullanarak inşa ettirmiştir.[24]

Babur Şah’ın hatıralarında dile getirdiği şu veciz ifadeler Nevâi’nin sosyal yönünü çok güzel şekilde tanımlar: “Fazilet ve hüner sahipleri için Alî Şir kadar mürebbi ve hâmi olan bir adamın hiçbir zaman zuhur ettiği malum değildir.”[25] Nevâî’nin hayatına kısa bir bakış, onun yüksek ahlaki şahsiyetini ortaya koyan numuneleri insanın nazarına sunabilecektir. Dolayısıyla, bir eserin hitabının ahlaki değerinin sadece o eserin ahlaktan bahsetmesi değil, müellifinin de ahlaki şahsiyetini gerekli kılmasından mütevellit tüm bu anlattıklarımızdan hareketle Nevâî’nin bir ahlak ve siyaset eseri olan son kitabının hitabet değerinin müellifi noktainazarından oldukça yüklü olduğunu görebiliriz.

Mahbûbu’l Kulûb ve Eserde İçerilen Hitabi Güç

Mahbûbu’l Kulûb, Nevâî’nin tüm tecrübesini taşıyan ve ölmeden hemen önce yazdığı son eseridir. Eser devletin çöküşüne giden yolu haber vermesi bakımından oldukça değerlidir. Bu zeminde kısmen karamsar manzaraları ortaya koymaktadır. Adil olmayan hakan, işini doğru düzgün yapmayan vezirler, rüşvetten beslenen kadılar, halka zulmeden ve halkın hakkından geçinen güvenlik görevlileri, riyakar şeyhler, eserin omurgasını oluşturmakta, toplumun sağlıklı şekilde devam etmesi ise ifade edilen söz konusu aksaklıkların giderilmesine bağlanmaktadır.[26]

Önceki bölümde, Ali Şir Nevâî’nin kültür, sanat ve edebiyat alanlarına katkıları yanında devlet idaresindeki başarılarını da ifade etmeye çalışmıştık. Tüm bunlarla birlikte düşünüldüğünde son eseri olan Mahûbu’l Kulûb adlı eser, Nevâî’nin yaşamının süzgecinden damıtılan tecrübe kokan önemli bir eser olarak değerlendirilebilir. Eserde bahsedilen pratik meselelere ilişkin tavsiye ve tembihler eserin ethos/vicdan tarafını güçlendirirken, eserin müellifinin hayat serüveni, tecrübesi, halkı tanımadaki mahareti, kültür ve ilme olan düşkünlüğü eserin logos/idrak ve pathos/duygu taraflarını besler ve güçlendirir. Bu bölümde bu hususlara ayrıntılı olarak bakmaya çalışacağız.

Mahbûbu’l Kulûb’un ahlak ve siyaset temalarını taşıdığına temas etmiştik. Bu eser Türk-İslam düşünce çizgisinin ameli sahada kalan tarafında önemli bir boşluğu doldurmaktadır. Esasında Türklerin siyaset düşüncelerine dair hasılayı ortaya koyan Ali Şir Nevâî’ye kadar özellikle dört büyük eserden bahsedebiliriz. Bunlar Türklere dair ilk yazılı metinler olma işlevini de gösteren Orhun Abideleri, Türk-İslam siyaset düşüncesini teoride ortaya koymaya çalışan Yusuf Has Hacib’e ait olan Kutadgu Bilig, bu eserde ortaya konan teorinin bir şekilde uygulama veçhelerini sunan, bununla birlikte sonrası için siyasete dair ameli ve nazari bir çerçeve sunan Nizamülmülk’ün Siyasetnamesi ve belki de Siyasetname adlı eserde işaret edilen uygulamaların uygulanma esnasında eksik yanlarını da ifade ederek, o siyasetnameyi kendi şart ve bağlamında güncellenmesini içeren Mahbûbu’l Kulûb’tür.

Mahbûbu’l Kulûb, her şeyden önce işaret edildiği üzere bir ahlak metnidir. Eserin birinci kısmı, çeşitli insanların durumlarının ve fiillerinin nasıl ve neler olacağından bahsederken ikinci kısmı, güzel, faydalı fiiller ile kötü huyların faydasız fiillerin neler olduğundan söz eder. Eserin son bölümünde ise bunlar dışında kalan çeşitli faydalı durumlara ilişkin tembihler, meseller ve açıklamalar yer alır.[27] Mahbûbu’l Kulûb’un önemli özelliklerinden birisi de uygulamalı ahlak faslını açarak döneminde insanların sırtına yük olan, devletin kökünü kazıyan ikiyüzlü, kötü ve asalak tipleri büyük bir ustalıkla göstermiş olmasıdır.[28]

Mahbûbu’l Kulûb’un etkisi ve inandırıcılık gücü en çok da onun müthiş bir tecrübe ürünü olmasında yatar. Nevâî tecrübesine ilişkin ifadeleri söyle dile döker:   “Bazen dağların tepesi dinlenme yerim oldu ve bazen çöllerin kıyısı sığınağım oldu. Bazen bütün bu sıkıntılardan dolayı yurdumu terk ettim ve yokluk tekkesini mesken edindim ve bazen garip insanlara rezil oldum, bazen değerli insanlara hizmet etmek suretiyle nasiplendim ve sözlerim dinleyenlerin gönlüne hoş geldi.”[29]

Ali Şir Nevâî’nin, Mahbûbu’l Kulûb adlı eserinde, meslek etiklerini itinayla çıkardığına da şahit olmaktayız. Devrinin idaresinde önemli yer işgal eden her bir meslek grubunda en başta nasıl olunmaması gerektiğinden başlamak üzere, nasıl olunması gerektiğinden de oldukça itinayla bahsedilmektedir. Nevâî, vezirlik, kadılık, fakihlik, müderrislik, hekimlik, katiplik, imamlık vs. mesleklerin davranış kodlarına dair çok önemli tespitlerde bulunur. Meslek gruplarında olmaması gereken karakterleri yaptıkları yanlış uygulamaları göstermek suretiyle zemmederken, onların kendilerini içinde buldukları duygu durumlarını tanımaya çalışarak anlamaya da gayret eder. Anlatımında karşımıza çıkan etkileyicilik, muhatabın hem idrak hem vicdan hem de duygu/his yetilerine seslenerek nasıl olunması ve buna mukabil nasıl olunmaması gerektiğinin altını çizecek kıvamda görünür.

Ali Şir Nevâî, hem ferdi hem de toplumsal olarak herkesin vazifesine değinir. Bu çerçevede Allah’a tâat, hakana itaat ve halka ise hizmet etmek gerekir. Özellikle hakan için ifade ettikleri oldukça önemli görünür. “Hakan için gerekli olan, asker, dervişlerin duası, fakirlerin himmeti ve Allah’ın rızasıdır.”[30]

Nevâî’nin en geniş alanı ayırarak, en fazla önemsediği hakanlık ve adalet erdemidir. Hakanların dikkat etmesi gerektiği hususları dile getirirken, ideal olan durumlardan da bahseder Nevâî. Buna göre hükümdara en çok yakışan erdem, adalettir. Mutlu ve huzurlu bir toplumun kaynağı da adalet değerinde aranır. İfadeleriyle bu hususu etkileyici ve hatırda kalıcı şekilde ifade etmeye çalışan Nevâî konuya ilişkin şunları söyler: “Adil hakan, Hak’tan halka rahmet, ülkelere de emniyet ve ululuk sebebidir.”[31]

Adil bir hakanın idaresi altında huzur ve mutluluk, insanların gönüllerinde, toplumun hanelerinde yankılanır. Fakir ve çaresizler onun güleç yüzünden güven içinde olurken, zalim ve zorbalar onun siyaset kılıcından dolayı korku içinde perişan olurlar. Böylesi bir idare, mescitleri gece gündüz cemaatle, medreseleri ise ilim tartışanların sesleriyle huzur içinde doldurur. Halk, tarlasını ve bağını adil hakan sayesinde imar etmiş, askerin mutluluğu, cesareti ve dinçliği onunlar artmıştır. Bunun tam tersine insana huzur ve umut değil, korku veren idare zalimdir. Böylesi zalim idarenin ömrü ve esamesi de olmaz.[32]

Nevâi’ye göre âdil padişahın, birbirini tamamlayıcı vasıflarını şöyle sıralayabiliriz. “Rıfk ve müdârâ (yumuşaklık ve halka iyi muamele), zâlimlere karşı sertlik, ferâset (anlayış), siyâset, re’fet (esirgeyicilik), muhâfazat (koruyuculuk), heybet, kısas (misliyle mukabele), haydutlara karşı intikam, cömertlik ve lütufkârlık, doyuruculuk ve giydiricilik. Onun yumuşaklık ve iyi muamelesinden yoksullar ve güçsüzler huzur içindedir. Zalimler ve kötülükte birleşenler onun kılıç siyasetinden mahvolurlar. Onun feraseti dolayısıyla kuzu kurttan emindir.”[33]

Ali Şir Nevâî, adalet kadar akla da önemli vurgularda bulunur. Aklı bir nimet olarak gören Nevâî, onun yerli yerinde kullanılmasının öneminden bahseder. Safsata ehlinin aklı araçsallaştırmak suretiyle tahakküm altına aldıklarını, müneccimlerin aklı ve olguyu göz ardı edip insanların sadece duygularına hitap etmek suretiyle onları tahrik etme uğraşılarının boş ve anlamsız olduğunu ifade eder. Akla ve olguya sırt dönmenin her iş ve eylemde insanı boşluğa ve anlamsızlığa ittiğinin iması burada oldukça değerli görünür.[34] Ancak Nevâî’de ki akıl, had bilmeyen ve kendisinden başka güç tanımayan akıl değildir. O, hikmet erdeminin had bilen, Allah’ın ululuk ve yüceliği karşısında kendisini tanıyan aklın erdemi olduğunu düşünür. Zira büyüklenme tutkusunun panzehiri Allah’ın ululuk ve yüceliğinin akıldan çıkarılmaması demektir.[35] Nevâî, insanın hal, hareket, söylem ve eylemini değişen mevcudata göre değil, değişmeyen ezeli ve ebedi olan Vücuda göre ayarlanmasının en makul şey olduğunu ifade eder.[36]  “Sonlu olan her şeye gönül bağlamak yanlıştır. Tanrı’dan başka her şey yokluk kusuruyla eksiklidir.”[37] Bilim ve dinin birbiriyle olan uyumluluğuna da dikkat çeken Nevâî, dinin bilimin istikametini, bilimin ise dinin anlaşılması ve gerekçelendirilmesini mümkün kıldığını ima eder.[38]

Nevâî’nin eserinde akla ve aklın doğru kullanımına ilişkin oldukça değerli tespitlere rastlarız. Şunu söyler Nevâî, “Gerçek söz muteber, iyi söz kısa olur… Dimağında yanılgı olanın sözleri arasında bağlantı olmaz. Dimağı düzgün olanın konuşması akıcı, sözü hesapsız olanın kendi de hesapsız olur. Sözünde dağınıklık olanın kendinde pişmanlık vardır. Söz, fesahat ziynetiyle süslü olmaz, ona asıl süsü doğruluk verir.”[39] “Akıllı odur ki yalan söylemez, ancak her doğruyu da söylemez.”[40]

Nevâî, iman, söylem ve eylemin birlikte tutarlı olarak bulunmasıyla birlikte ilim ve amel bütünlüğünü de hasseten önemsemiştir.  “İlim tahsil edip, tahsil ettiğiyle amel etmeyen, tarlayı sürüp de tohum ekmeyen ya da tohum ekip de ürününden yararlanmayan kimseye benzer.”[41]

Akla ve hikmete vurgusu kadar Ali Şir Nevâî’nin iffet, itidal, cömertlik ve cesaret gibi temel faziletlere de etkili ve insanların duygularını anlatımıyla harekete geçirir şekilde ifade ettiğini görmekteyiz. Hırs ve tamahın insanların can ve gönüllerindeki zenginliği yerinden ettiğini belirten Nevâî, riyakarlık ve hainliğin ferdi ve toplumu çürüten yapısına işaret eder.[42] Hırs ve tamahın tam anlamıyla panzehiri olan kanaatin ise bir kale olarak nefsin şerrinden insanı kurtaran yapısına, hiçbir şeye ihtiyaç duymayan fakirlik halini seslendirdiğini söyleyen Nevâî, erdemlerin tezahürü olan edebin, yaşı küçük olanları, büyük olanların duasına layık kılan ruh durumu olduğunu vurgular. Haya, edeb ve tevazu erdemleri insanın sadece insanlara değil tüm mevcudata duyması gereken muhabbetin zeminini oluşturduğunu, bunlara sahip olan birisinin gerçek zenginliğe kavuşarak halk nazarında seçkin olabileceğini belirtir Nevâî.[43] Bununla birlikte sözünün dinlenmeye layık olan kişilerin ise çabasında Allah’ın rızası dışında bir şey olmayan, içi dışıyla uyumlu, bâtını zahiriyle eşit ve gönül aydınlığına sahip olan kişiler olduğunu ileri sürer.[44]

Ali Şir Nevâî için şatafattan uzak kalmaya çalışmak oldukça değerlidir. Ancak bu, kişinin hiçbir şekilde dünyayı düşünmeyeceği anlamına gelmez. Zira insanın en büyük vazifelerden birisi de dünyayı imar etmesidir. Dünyayı imar etmek ona yerli yerinde gereği kadar muhabbet beslemeyi gerektirmektedir. Bu itibarıyla kişiye düşen erdem, kelimenin tam anlamıyla itidal erdemidir. Güzel giyeceklerden kaçınıp hırka giyerek veya lezzetli yemekleri bırakıp kuru ekmek yiyerek yaşamamalı insan, durumuna uygun bir şekilde yaşamalıdır. Malını esirgeyip kendisini herkese karşı fakir gösteren, vergiden kaçıp şerefine leke süren, vârisleri için para yığan, har vurup harman savurmak için kazanan tüccar reddedilmeğe ve rezil olmağa mahkûm görünür.[45]

İnsanı sadece idrak ve vicdan varlığı olarak değil, duygu/his varlığı olarak da etkilemenin önemli olduğuna değinen Nevâî, şöyle der:  “Gönlün gıdası nağme, ruhun gıdası ise güzel sestir.”[46] Nevâî söylediğini oldukça net ve etkili söyleyerek kişinin doğrudan duygusunu harekete geçirmeye çalışır. Hitabındaki etki, şoklayıcı bir halde görünür. “Korkak, her türlü yararsız sözü söyler; tavuk, bulduğu her pisliği yer.”[47] Gönül ve dil bağlantısı da kişilerin nazarında etkiyi artıracak bir yoldur. “Dilinle gönlünü bir tut, gönlüyle dili bir olanın sözüne inan. Sözü gönlünde olgunlaştırmadıkça dile getirme, gönlünde olan her şeyi de dile getirme.”[48] İnsanların duygularını tanımanın onlara hitabın kıvamını ve etkisini artırması doğrudur, Ali Şir Nevâî’nin eserinde bu hususa da dikkat etmeye çalıştığı ifade edilebilir. Ancak onun hitabının duygu tarafını kuşkusuz dile olan hakimiyetiyle söylediğini en net, en kısa ve en etkileyici şekilde söylemesi oluşturur. “Topraktan ve çamurdan yapılmış olan evi sudan korumak gerekir, ağaçtan ve kamıştan yapılmış evi de ateşten korumak gerek, bezden yapılmış evi yelden, göz evini topraktan ve gönül evini de Allah’tan başka her şeyden korumalı.”[49]

Sonuç ve Değerlendirme

Ali Şir Nevâî, 1441-1501 yılları arasında yaşamış, kültür, sanat, edebiyat, fikir ve siyaset alanlarında oldukça önemli izler bırakmış mütefekkir ediplerimizdendir. Yaşamış olduğu çağ, Türk-İslam düşüncesinin farklı tezahürlerinin neşvünema bulduğu bir zaman dilimini ihata ederken, eserlerinin uzanımlarının edebiyat, kültür, sosyoloji, ahlak ve siyaset alanlarına doğrudan ve dolaylı olarak temas etmesi, düşüncesinin ve verimlerinin de kapsayıcı olduğuna işaret eder. Bu çerçevede eserleri sadece edebi özellikleriyle değil, muhtevasını ilmi, siyasi, sosyolojik, ahlaki ve felsefi bağlamlarda incelenmeli dahası günümüz için öneminin değerlendirilmesi derinlemesine yapılabilmelidir.

Ali Şir Nevâî’nin Türkçe’ye olan hakimiyeti ile Türkçe’nin güzelliğini muhafaza edip, herkese tanıtan eserleri onun ününü tüm Türk dünyasında duyurmuştur. Bununla birlikte farklı dillere olan hakimiyeti de, o dilleri konuşan insanlarla Nevâî’nin arasındaki ünsiyeti artırmıştır. “Hiçbir şey” kelimesinin bu manada Ali Şir Nevâî’yi hatırlattığını ifade edebiliriz. ‘Hiç’ Farsça, ‘bir’ Türkçe ve ‘şey’ Arapça’dır. O halde  öz konusu kelime kendi içinde devasa bir medeniyet bilinci ve ufkunu da taşımaktadır. Aynı ufkun Nevâî’nin eserlerinde de kendisini gizlediğini de ifade edebiliriz. Farsça ve Arapça’ya çok iyi derecede hakim olan Nevâî, onların zenginliğini Türkçe’ye aktarmak suretiyle Türkçe’nin zenginliğine zenginlik katmış, Türk dil varlığını daha da yetkin hale getirmeye çalışmıştır.

Çalışmamız, çoğunlukla sözlü hitabın etkisine atıfla anlaşılan hitabet sanatını, beş sanatın orta gücü olarak konumlandırmasının yanında, onun sözlü olduğu kadar yazılı eserlerde de aranabileceğine ilişkin bir farkındalığa işaret etmeye çalışmaktadır. Her bir eser, muhatabıyla bir konuşma olmasının yanında çağlara ulaştırılan bir çağrı olması hasebiyle aslına bakılırsa bir hitaptır. O halde hitabet kendisini kelam ve kalem eserlerinde gösterebilecek bir sanata işaret eder. Çalışmamızda da önemli bir metin olan Mahbûbu’l Kulûb adlı eserin hitabet değeri hem içeriği hem de müellifi bağlamında değerlendirilmeye çalışılmıştır.  

Her hitabın, idrak, vicdan ve his yetilerinden müteşekkil olan muhatabını etkileme ve ikna etme gibi bir iddiası vardır. Bu etkileyicilik iddiası kendisini sadece duygu üzerinden kurarsa, o etkinin kısa süreli, rasyonellikten uzak ve anlamı sorgulanmamış olarak kalan bir zeminde inşa olunduğu ifade edilebilir. O halde hitabet sanatı, etkililiğini artırmak üzere, Aristoteles’in işaret ettiği çerçevede, içerisinde ‘logos’, ‘ethos’ ve ‘pathos’ unsurlarını birlikte barındırmalı, dahası bu unsurlara dengeli bir şekilde yer verip, onları esaslı şekilde tatmin etmenin yollarını aramalıdır. Sözlü veya yazılı hitap, muhatabın idrak, vicdan ve his taraflarını birlikte harekete geçirmeli, iddiasını her bir yetiyi işe koşarak seslendirmeyi başarabilmelidir. Ancak bu şekilde o hitabın, hitabi gücü ve tesiri artabilir.

İfade ettiğimiz bu bağlam ve çerçevede çalışma, Ali Şir Nevâî’nin son eseri olan Mahbûbu’l Kulûb’un hitabet değerini incelemeye hasredilmiştir. Nevâî, miras olarak tevarüs edilen devlet felsefesinde merkezin insan üzerine kurgulanmış olduğuna hassaten dikkat çekmiştir. Zira sistem, kanun, şeriat nasıl olursa olsun, bunları tatbik edecek ve bunlara uyacak olan insandır. İnsan unsuru, hem siyasetin kurgulanması, hem uygulanması hem de sonuçları itibarıyla oldukça önemlidir. Sadece adil kanunlarla değil, padişahın ve devlet adamlarının âdil olmasıyla adalet bir memlekette vücut bulur. O halde gerek idareye ve askerliğe, gerek eğitime ve iktisâdi hayata yön verecek olan insanların bir takım ahlâki vasıflarla bezenmiş olması gerektiği karşımıza bir gereklilik olarak çıkar. Bundan ötürü Ali Şir Nevâî, eserlerinde insanı insana anlatırken, ona olan hitabının insanı bütüncül şekilde kavramayı ona hatırlattığını görmek gerekir. O halde gerçek hatibin, hitabında idrak, vicdan ve his varlığı olan insanı, bütün ve tam olarak yakalamayı, onun tüm yetilerini tatmin etmeyi hedeflemesi gerekir.  Ali Şir Nevâî’nin Mahbûbu’l Kulûb, adlı eserinin bu hedefin bir şekilde ete kemiğe bürünmüş hali olduğu çalışmamızda iddia edilmiştir.

Çok önemli devlet görevleri ifa eden Ali Şir Nevâî, edebiyat alanında eşsiz eserler telif etmiştir. Gerek halkın nazarındaki sevgisinin ve saygınlığının, gerekse edebiyat ürünlerinin dünya literatüründeki eşsiz yerinin, hem sözlü hem de yazılı hitabının tesirini çok daha güçlü kılmış olduğunu ileri sürebiliriz. İlme düşkünlüğünü, ilim adamlarına ihtimam ve ihtiramını bildiğimiz Nevâî’nin,  Mahbûbu’l Kulûb, eserinde akla ve aklın doğru kullanımına vurgusu oldukça değerlidir. Onun tüm yaşam tecrübesinin damıtılmış hali olarak karşımıza çıkan son eserinde içerilen ‘logos’ unsurunun, idrak sahibi insanın akli iknasına olumlu yansıdığını ifade etmek mümkündür. Söz konusu ‘logos’ unsuru, Nevâî’nin eşsiz hayat tecrübesi, ilme, akla ve aklın doğru kullanımına yaptığı vurguları muhtevi kılar. Bunun yanında eserinde içerilen hitap, insan aklını çelişkiye ve çatışkıya değil, derinlemesine idrak etmeye davet eder. Eserinde içerilen muhtevayı ören ahlaki önermelerin formel yapısının içerisinde teorik ve pratik çelişkiler ve anlaşılmazlıklar barındırmadığına baktığımızda eserin “logos” tarafının oldukça güçlü olduğunu ifade edebiliriz.

Kuşkusuz, Nevâî’nin son eseri olan Mahbûbu’l Kulûb’un hitabının gücünün tek unsuru ‘logos’ değildir. Eserde kurgulanan hitabetin, içerisinde ‘ethos’ unsurunu da barındırdığını ifade edebiliriz. Eser esasında başlı başına ahlak ve siyaset kitabıdır. Eserde içerilen konulara bakıldığında, beşerin insan yolculuğunun önemi, yolu ve yöntemi kadar, insanı bu yolculuktan uzaklaştıran tehlikelere de temas edildiği görülmektedir. Müellifin yaşamının telifinde içerilen konulara uygun şekilde olduğu, eserde içerilen ahlaki mesajların önemi ve muhtevası ile halkın nazarında Nevâî’nin erdemli hayatının resmi göz önüne alındığında Mahbûbu’l Kulûb’un, insanın idraki kadar vicdanına da oldukça etkili seslenmiş olduğunu ifade edebiliriz.

Çalışmanın ilk bölümünde temas edildiği üzere hitabet kendisinden beklenen asıl gücüne, insanların duygularını harekete geçirip, onları tatmin etme anlamındaki ‘pathos’ unsuruyla kavuşmaktadır. Mahbûbu’l Kulûb’un iki anlamda bu güce sahip olduğu ifade edilebilir. Birincisi, çok etkili bir edip olan, Nevâî’nin Türkçe söyleyişinin muhataplarını derinden etkileyen bir güce sahip oluşudur. İkincisi ise yaşamı boyunca çok farklı makamlarda bulunmuş, oldukça değerli bir yaşam tecrübesine sahip olmuş Nevâî’nin her karakterden insanı tanıyarak söylemini ona göre kurgulamasıdır. Dilin etkileyicilik sırrını çözen, insanın duygularına sözlü ifadeleriyle tercüman olan Nevâî’ye bir de eşsiz hayat tecrübesi eklenince onun eserlerindeki hitabetin, his/pathos tarafına da etkili şekilde sahip olduğunu ifade edebiliriz.

 Yazılı ve sözlü hitabın idrak, vicdan ve his varlığı olarak yaratılmış insanı çepeçevre kuşatmasına talip olmak oldukça değerlidir. Tarihimizin, tüm insanlığa ışıklar saçtığı evrelere ve coğrafyalara baktığımızda üretilen eserlerin, hem idraki, hem vicdanı hem de duyguyu tatmin ve terbiye etmek için verildiğini görebiliriz. Bu bütüncüllüğe ve derinliğe o kadar muhtacız ki, bu yazının böylesi bir hasretin tınılarını kulaklara taşıması en büyük arzusudur.

 

Kaynakça

Ali Nihat Tarlan,  Ali Şir Nevâi, Hayatı ve Eserleri, İstanbul, 1962.

Aristoteles, Retorik, çev. Mehmet H. Doğan, YKY, İstanbul, 2008.

Banarlı, Nihat Sami, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul, 1948.

Bulut, Serdar, “Asya Coğrafyası’nın Büyük Edibi Ali Şîr Nevâî’nin Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri Ve Türk Dili’ne Katkıları”, Asya Studies Academic Social Studies/Akademik Sosyal Araştırmalar, Number: 1, 2017.

Emiroğlu, İbrahim, Klasik Mantığa Giriş, Elis Yay., Ankara, 2009.

Ercilasun, Ahmet, “Ali Şir Nevayi’nin Mahbûbu’l Kulûb’unda Devlet Anlayışı”, Makaleler - Dil, Destan, Tarih, Edebiyat, Akçağ Yay., Ankara, 2007.

Kala, Muhammet Enes, “Aristoteles’in Retorik Eserine Özel Referansla Duyguları Tanımanın Ahlak Eğitimine Katkıları” Felsefe, Edebiyat ve Değer Sempozyumu Bildirileri, Kahramanmaraş, 2013.

Kala, Muhammet Enes, “Cengiz Aytmatov Retoriğinin Gücü”, Kültürler Diyaloğu:  C. T. Aytmatov’un Mirası Uluslararası Yuvarlak Masa Toplantısı Konuşma Metinleri, Moskova, 2018.

Levend, Agah Sırrı, Ali Şir Nevâî Divanlar ve Hamse Dışındaki Eserleri, cilt 4, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1965.

Levend, Agah Sırrı, Ali Şir Nevâî Hayatı, Sanatı ve Kişiliği, cilt 1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1965.

Meyer, Michel, Retorik, çev. İsmail Yerguz, Dost Kitabevi, Ankara, 2009.

Nevâî, Ali Şir, Mahbûbu’l Kulûb, haz. Vahit Türk, Ötüken yay., İstanbul, 2016.

Ramage, John D. and John C. Bean, Writing Arguments, Allyn & Bacon, 1998.

Türk, Vahit, “Söz Başı”,  (Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb, Ötüken, İstanbul, 2016.)

Yazar, İlyas, http://web.deu.edu.tr/ilyas/Courses/ete/Nevâî_metin.pdf [Erişim: 13.04.2019]

 

[1] Konuya dair geniş bilgi için bkz. İbrahim Emiroğlu, Klasik Mantığa Giriş, Elis Yay., Ankara, 2009, ss. 203-253.

[2] Muhammet Enes Kala, “Cengiz Aytmatov Retoriğinin Gücü”, Kültürler Diyaloğu:  C. T. Aytmatov’un Mirası Uluslararası Yuvarlak Masa Toplantısı Konuşma Metinleri, Moskova, 2018, s. 101.

[3]  Aristoteles, Retorik, çev. Mehmet H. Doğan, YKY, İstanbul, 2008, s. 37.

[4] Muhammet Enes Kala, “Aristoteles’in Retorik Eserine Özel Referansla Duyguları Tanımanın Ahlak Eğitimine Katkıları” Felsefe, Edebiyat ve Değer Sempozyumu Bildirileri, Kahramanmaraş, 2013.

[5] Ayrıntılar için bkz. Muhammet Enes Kala, “Aristoteles’in Retorik Eserine Özel Referansla Duyguları Tanımanın Ahlak Eğitimine Katkıları” Felsefe, Edebiyat ve Değer Sempozyumu Bildirileri, Kahramanmaraş, 2013.

[6] Ramage, John D. and John C. Bean, Writing Arguments, Allyn & Bacon, 1998, ss. 81-82.

[7] Aristoteles, Retorik, s. 38.

[8] Michel Meyer, Retorik, çev. İsmail Yerguz, Dost Kitabevi, Ankara, 2009, s. 12.

[9] Muhammet Enes Kala, “Cengiz Aytmatov Retoriğinin Gücü”, s. 310.

[10] Aynı yer.

[11] Aristoteles, Retorik,  s. 38.

[12] O halde retorikte “logos”, epistemik; “ethos”, ahlaki ve “pathos ise estetik değerin zeminine işaret etmektedir.

[13] Meyer, Retorik, ss. 28-29.

[14] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevâî Hayatı, Sanatı ve Kişiliği, cilt 1, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1965,  ss. 11-14.

[15] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevâî Hayatı, Sanatı ve Kişiliği, ss. 32-37.  

[16] Serdar Bulut, “Asya Coğrafyası’nın Büyük Edibi Ali Şîr Nevâî’nin Hayatı, Edebi Kişiliği, Eserleri Ve Türk Dili’ne Katkıları”, Asya Studies Academic Social Studies/Akademik Sosyal Araştırmalar, Number: 1, 2017, s. 25.

[17] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevâî Hayatı, Sanatı ve Kişiliği, s. 27.

[18] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevâî Hayatı, Sanatı ve Kişiliği, s. 46.

[19] Aynı yer.

[20] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevâî Hayatı, Sanatı ve Kişiliği, s. 182.

[21] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevâî Hayatı, Sanatı ve Kişiliği, ss. 188-190.

[22] Nihat Sami Banarlı, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi I, İstanbul, 1948,  s. 424. 

[24] Ali Nihat Tarlan,  Ali Şir Nevâi, Hayatı ve Eserleri, İstanbul, 1962, s. 3.

[25] Ahmet Ercilasun, “Ali Şir Nevayi’nin Mahbûbül Kulûb’unda Devlet Anlayışı”, Makaleler - Dil, Destan, Tarih, Edebiyat, Akçağ Yay., Ankara, 2007, s. 577.

[26] Vahit Türk, “Söz Başı”, s. 16. (Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb, Ötüken, İstanbul, 2016.)

[27] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb, s. 23.

[28] Agah Sırrı Levend, Ali Şir Nevâî Divanlar ve Hamse Dışındaki Eserleri, cilt 4, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1965, ss. 4-5.

[29] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb, s. 21.   

[30] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb, s. 35.

[31] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 27.

[32] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , ss.27-31.

[33] Ahmet Ercilasun, “Ali Şir Nevayi’nin Mahbûbül Kulûb’unda Devlet Anlayışı”, s. 579.

[34] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 53.

[35] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 101.

[36] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 111.

[37] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 120.

[38] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 125.

[39] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 136.

[40] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 140.

[41] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 146.

[42] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , ss. 60-67.

[43] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , ss. 81-86.

[44] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 70.

[45] Ahmet Ercilasun, “Ali Şir Nevayi’nin Mahbûbül Kulûb’unda Devlet Anlayışı”, ss. 585-586.

[46] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 49.

[47] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 167.

[48] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 169.

[49] Ali Şir Nevâî, Mahbûbu’l Kulûb , s. 170.

Bu haber toplam 176 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim