• İstanbul 17 °C
  • Ankara 15 °C

Reşat Nuri Güntekin'in Salgın Hikâyesinde Anadolu Tasviri

Reşat Nuri Güntekin'in Salgın Hikâyesinde Anadolu Tasviri
Yasemin ULUTÜRK SAKARYA, TYB Akademi 30, Eylül 2020

Tüm dünyayı tesir altında bırakan ve son dönemde üzerine hayli araştırma ve inceleme yapılarak pek çok yazı kaleme alınan salgın hastalıkların sadece tıp ve fen bilimlerinde değil sosyal bilimlerde de çeşitli disiplinler bağlamında ele alındığı bilinmektedir. Biz de çalışmamızın amacını oluşturan salgın hastalıktan dolayı ortaya çıkan toplumsal bir sorunun doğurduğu Anadolu toplum yapısını detaylıca ele almadan evvel, kavram olarak salgına ve salgın hastalıkların tarihçesine kısaca değinmek gerektiği kanaatindeyiz.

Kelime itibariyle "1.Kısa zamanda çevredeki insan, hayvan veya bitkilerin büyük bir bölümüne bulaşan, müstevli: Salgın hastalık. 2.Bir hastalığın veya başka bir durumun yaygınlaşması veya birçok kimselere birden bulaşması: Tifo salgını. Kumar salgını. 3.Gereğinde herkesten para veya mal olarak toplanan geçici vergi. 4.Bir şeyin bir yere girip her yanı kaplaması, istilâ. 5.Belli bir hareketin, davranışın, sözün toplumda yaygınlaşması"[1] şeklinde birçok anlam ile tanımlanan 'salgın', insanoğlunun yerleşik hayata geçmesinin ardından toprağı sürekli işlemeye başlaması ve buna bağlı olarak çeşitli hayvanlar ile yakın temas hâlinde bulunması neticesinde ortaya çıkan veba, tifüs, sıtma gibi hastalıkların büyük kitlelere yayılmasını / bulaşmasını ifade eden bir kavramdır.[2] Söz konusu hastalıklar ile ortaya çıkan salgınlar devletleri iktisadî, siyasî, sosyal ve demografik bakımdan son derece tesir altında bırakmış ve adeta toplumların kendi içlerinde harp yaşamalarına sebep olmuştur. O hastalıklardan biri olan veba, pek çok devlette görülmüş ve oldukça fazla can kaybına sebep olmuş bir salgındır. İnsanlara fare pirelerinden bulaşan veba,[3] ilk olarak Mısır'da görülmüş, daha sonra İskenderiye ve Filistin üzerinden ikiye ayrılarak tüm dünyaya yayılmıştır.[4]

Veba salgınının Avrupa'yı tesir altında bırakan iki aşaması mevcuttur. Onlardan ilki 547 yılında ortaya çıkan Jüstinyen salgınıdır ki pek çok Romalının ölmesi ile neticelenmiştir. Diğeri ise 1346 yılında Hazar Denizi çevresinde zuhur eden veba salgınıdır.[5] Bu salgın daha sonra dünyaya yayılarak toplu ölümlerin yaşanmasına neden olmuştur.[6] Osmanlı Devleti döneminde de aralıklarla ve farklı yerleşim yerlerinde görülen bu salgından kayıplar yaşanırken 1778-1787 yılları arası, salgının Osmanlı topraklarını kasıp kavurduğu yıllar olarak kayıtlara geçmiştir.[7] 1822 yılında İstanbul'da görülen veba salgınında ise hastalar Kız Kulesi'nde oluşturulan hastaneye yatırılarak toplumdan tecrit edilmeye çalışılmıştır.[8] Daha sonra birkaç defa daha görülen bu salgın, can kaybı olmadan şehri terk etmemiştir.

Vebanın ardından baş gösteren kolera hastalığı ise temizlik bakımından özensiz olan Uzak Doğu yerleşim yerlerinde görülmeye başlanmış, 19. yüzyıldan itibaren dünyaya yayılarak salgın hâlini almıştır.[9] İstanbul'da görülen ilk kolera vakası, 1831 yılına rastlamaktadır. Vebanın tamamen bitmeden üzerine kolera salgının eklenmesi, İstanbul'u son derece ağır bir yükün altında bırakmış, pek çok insanın hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.[10] Bu sırada aralıklarla belirli yerlerde görülmeye devam eden salgını tetikleyen olay ise 1893 yılında Mekke'de yaşanmıştır. Hac vazifesi esnasında ortaya çıkan kolera salgını nedeniyle kırk bin kişi hayatını kaybetmiş, oradan kurtulup İstanbul'a dönenlerin burada yaşayanlara bulaştırmasıyla da ölüm vakaları sayıca artmıştır.[11] Aynı zamanda bu süreçte devam eden savaşlarda da salgından dolayı birçok asker vefat etmiş, salgının Anadolu'nun farklı şehirlerine sıçramasının önüne geçilememiştir.

Koleradan sonra rastlanan salgınlardan bir diğeri de sıtmadır. Bataklığın yoğun olduğu yerleşim yerlerinde görülen bu hastalık ise ilk olarak Afrika'da görülmüş, oradan Hindistan'a atlamıştır.[12] Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı esnasında Osmanlı askerleri arasında da yoğun olarak görülen sıtma salgını, savaşın bitmesinin ardından askerlerin geri dönmeleriyle birlikte İstanbul'a yayılmış, bu nedenle sıtmayla yoğun bir mücadele içerisine girilmiştir.[13]

Tifüs ise pek çok devleti etkileyen bir başka salgın hastalıktır. 1489 yılında İspanya'da görülen bu salgın on yedi bin askerin hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.[14] Oradan çeşitli savaşlar neticesinde farklı ülkelere yayılan tifüs, 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi esnasında kırk bin askeri canından etmiştir.[15] Birinci Dünya Savaşı'nın ilk yıllarında Erzurum ve çevresinde baş gösteren tifüs vakası ise askeriyeyi tesir altına almış, Sarıkamış Harekâtı sırasında birçok askerin soğuk ve tifüsten dolayı hayatını kaybetmesine sebep olmuştur.[16]

Çiçek hastalığı ise diğerlerine nazaran daha etkili olmuş bir salgındır. 17. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa'ya yayılan bu salgın, çocukların üçte birinin ölüm sebebi iken[17] 18. yüzyılda altmış milyon kişinin çiçek salgınından dolayı vefat ettiği bilinmektedir.[18] Osmanlı Devleti'nde de zaman zaman çiçek salgını görülmüş, tedavisi için de İstanbul'un belirli semtlerinde aşı istasyonları kurulmuştur. Solunum yolu ile buluşan salgın hastalıklardan biri ise veremdir. Osmanlı Devleti döneminde Sultan II. Mahmud ile Sultan Abdülmecid'in ölüm sebebi de olan bu hastalığın tedavisi için Sultan II. Abdülhamid çeşitli girişimlerde bulunmuştur.[19]

Osmanlı Devleti döneminde görülen salgınlar arasında humma-yı racia, tifo, nezle ve dizanteri gibi hastalıklar da mevcuttur. Yaşanan siyasî süreç ile birlikte ortaya çıkan savaşlardan dolayı özellikle cephedeki askerler arasında görülen bu hastalıklar, daha sonra erlerin şehirlerine dönmeleri ile yayılmıştır.[20] Hastalara uygulanan tecritler ise hastalığın yayılıp salgın hâlini almasına engel olamamıştır. Dolayısıyla yaşanan tüm salgın vakaları, toplumu her türlü alanda son derece tesir altında bırakmış, devletin bilhassa iktisadî ve siyasî anlamda zorlu bir süreç içerisine girmesine sebep olmuştur.

Salgın ve Edebiyat

Toplumların kimi zaman tanıklık ettiği kimi zaman da yaşadığı salgınlar, hafızalarda silinmeyecek izler bırakırken edebî eserlerin sayfalarında da kendilerine yer bulmuştur. Nitekim yaşanan salgın vakaları, hayatın olağan gidişatını kendi seyrine göre çevirmeyi başarmış ve edebiyatı, özellikle de roman ve hikâyeyi etkileyerek onların konuları arasında kendisine yer edinebilmiştir.

Sözgelimi ortaya çıktığı tarihlerden itibaren milyonlarca kişinin hayatını kaybetmesine sebep olan veba salgınını konu alan eserlerden biri Daniel Defoe'nun 1722 yılında yayımlanan Veba Yılı Güncesi'dir. Eser, 1664-1665 yıllarında Londra'da yaşanan ve yüz bin insanın can kaybıyla sona eren salgını pek çok bakımdan ele almaktadır. Aynı hastalığın konu edinildiği diğer eserlere ise Albert Camus Veba (1947), Edgar Allen Poe Kızıl Ölümün Maskesi (1842), Alessandro Manzoni Nişanlılar (1827), Charles Dickens Kasvetli Ev (1853), Jack London Kızıl Veba (1912), Giovanni Boccaccio Decameron (1349-1353) ile Thomas Mann'in Doktor Faustus (1947)'u frengi hastalığı; Venedik'te Ölüm (1912) ve Büyülü Dağ (1924) adlı eserleri ise verem salgını, Gabriel Garcia Marquez'in Kolera Günlerinde Aşk (1985) adlı romanı ise kolera hastalığına örnek olarak verilebilir.[21]

Türk edebiyatında ise salgın hastalığa yakalanarak vefat eden kahramanların yer aldığı pek çok eser kaleme alınmıştır. Bunlara Şemseddin Sami'nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat'ında Talat'ın sıtmadan, Reşat Nuri Güntekin'in Çalıkuşu'nda Munise ile Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın İffet'inde Sadık'ın kuşpalazından ve Halide Edip Adıvar'ın Mev'ud Hüküm'ünde Hayri'nin tifodan vefat etmesi örnek olarak verilebilir.

Aynı zamanda salgın hastalığın şahıs kadrosundan biri gibi, romanın ya da hikâyenin başından sonuna kadar yer alarak konuyu oluşturduğu görülen eserler de mevcuttur. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Hakk'a Sığındık (1919) ile Onur Gürleyen'in Hastalık (2018) adlı eserleri örnekler arasında sayılabilir. Hakk'a Sığındık'ta, Birinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından ortaya çıkan ve Avrupa'da yirmi milyon insanın can kaybına sebep olan İspanyol nezlesi salgını ele alınırken Hastalık'ta ne olduğu bulunamayan ve salgın hâline gelen bir hastalık konu edinilir. Bu bağlamda, Reşat Nuri Güntekin'in Salgın adlı uzun hikâyesini ise salgını ele alan eserler listesinin başında zikretmek elzem olacaktır.

 

Reşat Nuri Güntekin ve Anadolu

"Cumhuriyet devri Türk edebiyatının en çok okunan, en çok sevilen, eserleri en çok baskı yapan romancısı [olan Reşat Nuri Güntekin], küçük dereceli memurdan devlet ve hükûmet başkanına, lise öğrencisinden, hatta o devirde ilkokul mezunundan ve ilkokul öğretmeninden üniversite profesörüne kadar Türkiye'de okuma-yazma bilen farklı sosyal grupların ve kültür tabakalarının  roman okuyucusu sıfatıyla üzerinde birleştikleri tek romancı[dır]."[22] Doğum tarihi ile ilgili çeşitli rivayetler bulunan Reşat Nuri'nin "doğum gününün 25 Kasım 1889 olduğu[nu]",[23] yaptığı araştırmalar neticesinde Cevdet Kudret ortaya çıkarmıştır. Askerî doktor olan babası İbrahim Nuri Bey ve annesi Lütfiye Hanım ile birlikte yaşayan Reşat Nuri, babasının mesleğinden dolayı eğitimine farklı şehirlerdeki okullarda devam etmiş, 1912 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezun olmuştur. Ertesi yıl Bursa'da başladığı öğretmenlik mesleğini ise çeşitli okullarda sürdürmüş, 1931 yılında Millî Eğitim müfettişliği, 1933-1943 yılları arasında Çanakkale milletvekilliği ve 1954 yılında da Paris Kültür Ataşeliği görevini yaparak bu meslekten emekli olmuştur. Kanser tedavisi için gittiği Londra'da, 1956 yılında vefat etmiştir.[24]

Reşat Nuri, kitaplar arasında büyüyen bir çocukluk geçirir. Zira geniş bir kütüphanesi bulunan babasının kitap yelpazesi, Reşat Nuri'nin edebiyata olan ilgisinde son derece etkilidir. Kütüphanede bulunan divanlar, çeşitli şerhler ve dönemin yazarlarına ait eserler ile birlikte Balzac, Voltaire, Emile Zola, Taine, Renan gibi isimlerin eserlerinin yer alması, onun Doğu ve Batı kültürünü bir arada özümsemesine vesile olur. Dolayısıyla "Reşat Nuri iki büyük kaynaktan beslenir: Kültür ve Medeniyet".[25] Ayrıca babasının kütüphanesi dışında, lalası Şakir Ağa'nın anlattığı masallar ile dinlediği romanlar da edebî ve kültürel kimliğinin inşasında rol oynamaktadır.[26]

Edebiyat dünyasına Birinci Dünya Savaşı yıllarında giren Reşat Nuri; Aile, Akbaba, Ana Yurt, Ayda Bir, Büyük Mecmua, Cumhuriyet, Diken, Şair, Nedim, Kelebek gibi daha pek çok dergide çeşitli yazılar neşrederken[27] bir yandan da roman yazmaya devam eder. 1922 yılında Vakit gazetesinde tefrika edilmeye başlanan Çalıkuşu romanı ile şöhret kazanıp 'Çalıkuşu yazarı' olarak anılmaya başlanır.[28] Romanın yazıldığı dönem dikkate alındığında, toplum ve edebiyat dünyasında uyandırdığı yankının sebebini Birol Emil şöyle açıklar:

"Millî Mücadele Anadolu'nun sadece dış düşmanlara karşı değil, İstanbul'a karşı da savaşıydı. Oradan kaçan pek çok Türk aydını ateş hatlarından Anadolu'yu ilk defa görüyordu. Sosyal plandaki bu değişmenin edebiyatta akissiz kalması mümkün değildi. Esasen Tanzimat'tan beri cemiyette, insanda ve fikirlerde başlayan değişmeler önce edebiyatın dışında hazırlanmış, daha sonra edebiyata mal olmuştur. Bu itibarla Türk romanını, hatta bir zihniyet ve muhteva meselesi olarak Türk edebiyatını İstanbul'dan dışarı çıkarmak, ona yeni bir dinamizm vermek için ancak Çalıkuşu çapında, o genişlik, o yoğunluk ve kesinlikte bir çıkış, böyle bir hamle, tek kelimeyle Çalıkuşu gibi bir aksiyon lâzımdı. Reşat Nuri işte buna muvaffak olmuştur. Türk edebiyatında 'Anadoluculuk' yahut 'Memleket edebiyatı' çığırının başında Reşat Nuri Güntekin vardır."[29]

Edebiyatın İstanbul'dan Anadolu'ya geçişine önayak olan Reşat Nuri'nin bu eseri ile birlikte roman, dışarıdan bakılan gerçekliğin değil, bizzat yaşanılan gerçekliğin bir ürünü olmaya başlar.[30] Reşat Nuri de neşrettiği diğer eserlerinde aynı gerçekliği en derin ve titizlik ile inci gibi işlemeye devam ederek "hayatın ve insanın bir kesitini ortaya çıkarır."[31] Bu kesit ise okuyucuyu son derece tesir altında bırakır. Nitekim onun "anlattıkları hep hayatın kendisi[dir]."[32] Dolayısıyla eserleri uzun yıllar severek okunmuştur ve okunmaya devam etmektedir. Fethi Naci ise bu durumu iki sebebe bağlamaktadır. Onlardan ilki, kendisini halktan soyutlamadan halkın değerlerine sahip çıkması ve onları koruması; diğeri toplumsal sorunları ele alırken gerçeklikten sapmamasıdır.[33]

Eserlerinde tercih ettiği şahıs kadrosu ise Anadolu insanının ta kendisidir. Öyle ki "köylü, çiftçi, küçük memur ve aydın günlük geçim derdindeyken, bunların kaderiyle meşgul olan öğretmen, doktor, asker gibi meslek mensubu aydınlar hem onlar gibi geçim derdindedirler hem de onların hayatında kurtarıcı rol oynarlar."[34] Şahıs kadrosunun bu çeşitliliği, yazarın Anadolu'ya ve Anadolu'da yaşayan insanların hayatlarına uzanması ile doğrudan ilişkilidir. Zira "babasının subay olması sebebiyle Anadolu'da dolaşmış, bir eğitimci olarak da hayatı hep Anadolu'nun içinde geçmiş"[35] olan Reşat Nuri, Anadolu ile iç içe bir hayat yaşamıştır. Dolayısıyla şehir ile köy hayatı arasındaki farkı bizzat müşahede etmiş, Anadolu şehir ve köylerinde yaşanan tabloları son derece yetkin bir üslûp ve gerçekçi bir anlatım ile gözler önüne sermiştir. Reşat Nuri'nin Anadolu'yu tanımasına imkân sağlayan bu durum, onun gözlem yeteneğinin geniş bir perspektiften bakarak "ülkemizden 'insan manzaraları' çizme başarısına"[36] ulaşmasına vesile olmuştur. Bu başarıyı yakaladığı eserlerinden biri ise Salgın adlı uzun hikâyesidir.

 

Salgın Hikâyesi

Reşat Nuri'nin bu hikâyesi, 1935 yılında Perşembe dergisinde neşredilmiş, 2005 yılında da İnkılâp Yayınevi tarafından Bütün Eserleri 25 üst başlığı ve Madalyonun Ters Tarafı hikâyesi ile birlikte kitap olarak basılmıştır. Her ikisi de uzun hikâye olan bu eserlerden Salgın[37], bir öğretmenin görev yaptığı köyde baş gösteren hastalık nedeniyle çocukların ölmesinin ardından hastalığın salgın olabileceği endişesi ile kaymakamlığa mektup göndererek yardım istemesini, mektubu alan kaymakam başta olmak üzere diğer yetkililerin öğretmene ve duruma karşı tutumları ile öğretmenin göstermiş olduğu duyarlılığın neticelerini konu almaktadır. Olay örgüsü bu şekilde vuku bulurken yazar hem babası hem de kendi mesleği sayesinde uzun yıllar yaşadığı Anadolu şehirleri ile ilgili edindiği izlenimlerden yola çıkarak Salgın hikâyesine yaklaşmakta, kimi zaman sözü eserin kahramanlarına emanet ederek kimi zaman da anlatıcının direkt olayın akışına müdahale etmesini sağlayarak bir Anadolu portresi çizmektedir. Bunu gerçekleştirirken hâkim bakış açısı ile kaleme aldığı eseri anlatıcıya yüklemekte, kahramanların betimlemelerini de anlatıcının bakış açısından yola çıkarak okuyucu ile buluşmasını sağlamaktadır.

Hikâyede yer alan kahramanlar; kaymakam, yazı işleri müdürü, nahiye müdürü, il sağlık müdürü, müfettiş, Öğretmen Cevdet, Doktor Remzi ve köylülerdir. Eserlerinde değişik karakter ve meslekteki kişilere yer veren Reşat Nuri, bu hikâyede de daha çok memur tipleri şahıs kadrosuna dâhil etmiştir. Hikâyede yer alan memurlardan öğretmen dışındakiler menfi bir portre ile çizilirken kimisi göz boyamak ve baştan savmak için iş tutan, kimisi menfaati doğrultusunda hareket eden, kimisi de memuriyet hayatının ve Anadolu insanının vermiş olduğu bezginlik ile her türlü sorundan başkasını sorumlu tutup kendisini kurtarmaya çalışan kişiler olarak betimlenmiştir. Tüm memurların belirli bir tedrisattan geçtikleri aşikârken öğretmen dışındakilerin menfi bir hâl üzere tasvir edilmeleri, şüphesiz Reşat Nuri'nin öğretmenlik mesleğine yüklediği anlam ile yakın ilişkilidir. Ona göre II. Meşrutiyet ile birlikte, İstanbul'dan Anadolu'ya doğru gerçekleşen yönelişin temelinde yatan Anadolu halkını aydınlatma isteğini yerine getirebilecek yegâne kişi, öğretmendir. Dolayısıyla Anadolu'da yaşanan trajediyi ortaya koyup çare bulmaya çalışacak olan kişi de yine öğretmen olacaktır. Ayrıca öğretmen, Anadolu'da yer alan kültürlerin homojen olarak tüm ulusa yayılmasını sağlayıp[38] halkın 'millet' kavramı ile özdeşleşmesine imkân oluştururken[39] omzuna yüklendiği bu vazife, dönem itibariyle okuma-yazma oranlarının sınırlı olması göz önüne alındığında, son derece ehemmiyetli hâle gelecek ve aydın kimliğinin somutlaştığı yegâne kişi olmasının önünü açacaktır. Tüm bu sebeplerden dolayı kendisi de öğretmen olan Reşat Nuri'nin öğretmenlik mesleğini 'kutsal' olarak nitelemesi, son derece normal karşılanmalıdır.

Hikâyede öğretmen, görev yaptığı köyde ortaya çıkan ve sebebi bilinmeyen bir hastalığın salgın olabileceği endişesi ile yetkilileri haberdar edip çözüm bulmak adına mücadele içine girerken diğer kahramanlar tarafından çeşitli vesileler ile aşağılanır, menfi hakaret ve söylemlere muhatap bırakılır. Tüm bunlara rağmen yılmadan çözüm aramaya devam ederken mevcut olan sorundan dolayı hayatını kaybeder. Diğer memurlar ise konuya son derece ilgisiz davranır. Başlarına bir iş açılmasından korkarak birkaç girişimde bulunsalar da önlerine çıkan engelleri bahane ederek geriye dönmeyi vazifelerini yapmış olmanın gönül rahatlığı olarak kabul ederler. Bu durum, öğretmeni kutsallaştırırken Anadolu'daki memuriyet hayatının olumsuz bir çerçevede çizilmesine sebep olmaktadır. Memurların salgına ve öğretmene dolayısıyla insan ölümlerine karşı takındıkları bu tavrın farklı bir hâlini köylü halkın tutumlarında da görmek mümkündür. Nitekim köyde yaşayan insanlar, yaşanan salgın hastalığa ecel ve kader bağlamında bakmakta, tedbir ve tedavisi için hiçbir girişimde bulunmamaktadır. Bu durum da yazarın köylü halkını bilinçsiz ve temelsiz bir din inancına sahip olmaları bakımından eleştirmesine sebep olmaktadır. Dolayısıyla hikâye boyunca kahramanların hastalığa ve birbirlerine olan bakış açıları, kurulan diyaloglar ve anlatıcının yorumu ile birleşerek Reşat Nuri'nin Anadolu tasvirini somutlaştırmaktadır.

 

Salgın ve Anadolu Tasviri

Hikâyenin kahramanlarından olan Gökpınar kaymakamı, şiir ve güzel yazı meraklısı biridir. Okuduğu ya da duyduğu bütün güzel sözleri not ederek çalışma odasının çekmece gözünde biriktiren kaymakam, gezmeye çıktığında çok sevdiği ağaçlar olan servi ve söğüdü seyre dalmak için ya dere kenarına ya da mezarlığa gider. Mezarlıkta dikkatini çeken şeylerden biri, mezar taşlarıdır. Zira mezar taşlarındaki beğendiği yazıları kaydetmeyi adet hâline getirmiş olan kaymakama göre bu ağaçlardan biri sevinci diğeri hüznü temsil etmektedir. Hüznü temsil eden söğüt yapraklarını dünya zevkinin gelip geçiciliği ile bağdaştıran kaymakam, dünya hayatına dair bakış açısını da bu şekilde ortaya koymaktadır. Bu dünya bakışı ve taşrada geçen otuz küsur yıllık memuriyet hayatının vermiş olduğu bezginlik ile halktan uzaklaşarak kendine yönelen kaymakam, karar verme yetisinden uzaklaşmış, kendi vazifesini adeta yazı işleri müdürünün üzerine zimmetlemiştir. Kaymakam kadar memuriyet hayatı olan yazı işleri müdürü ise "kaymakam gibi yaşlı başlı bir adamdı[r]. Hatta ondan da büyüktü[r]. Fakat çok dinç bir adam olduğu için yaşını gösterme[mektedir]. Beylerbeyi'nde orta halli bir ailenin çocuğu[dur]. Ali Suavi vak'asında bu kasabaya sürülmüş, o vakitten beri İstanbul'a dönememişti[r]."[40] Edindiği tecrübeler sayesinde hem alt hem de üst görevde çalışan kimseleri gözü açıklığı ile idare edebilmekte mahir olan yazı işleri müdürü, kaymakama bırakmadan pek çok işi halledebilmektedir.

Kaymakam, yılda iki kere çalışma masasının gözlerini temizler. İçerisinde biriktirdiği pek çok mektup ve yazıyı mahiyetine göre ya saklamaya devam eder ya da çöpe atar. Temizliğe başladığı günlerden birinde her zaman yaptığı gibi odasının kapısını içeriden kilitleyip, hademelere gelenler ile yazı işleri müdürünün ilgilenmesi talimatını verir. Çekmecesinde bulunan yazıları ve mektupları atmadan önce tekrar gözden geçirir ve kimilerine cevap vermediği için hayıflanırken kimilerine de beklenilen taleplere dair memnuniyetsizliğinden dolayı kızar. Üzüle sıkıla açtığı eski mektuplar arasından eline resmî bir yazı geçtiğinde ise şaşkınlığını gizleyemez. İçinde ince yazı ile yazılmış uzunca bir mektup olan zarf, Karlıbel köyü ilkokulu Öğretmeni Cevdet'e aittir. Zarfın yırtık olmasından daha önce okunduğu anlaşılsa da kaymakam bu zarfı okuduğunu hiç hatırlamaz. Tarihine baktığında ise mektubun yirmi bir günlük olduğunu anlar ve hemen mektubu okumaya başlar:

"Kulunuz Karlıbel köyü ilkokulu öğretmeniyim. Köyümüzde bir salgın baş gösterdi. Hastalar şiddetli baş, arka ağrıları ve kusmalarla yatağa düşüyorlar. Sıcaklıkları artıyor; birkaç saat içinde kendilerini kaybediyorlar; durmadan inleyip sayıklıyorlar. Ara sıra öksürdükçe ağızlarından parça parça kan geliyor. Üç dört gün bu halde can çekiştikten sonra ölüp gidiyorlar. Doktor olmadığı için bu hastalığın ne olduğunu tabii bilemem. Yalnız size gördüklerimi yazıyorum. Bir de elli evlik bir köyde şimdiye kadar altı kişinin ölmüş olmasına göre bu hastalığın bulaşıcı bir salgın olduğunu zannediyorum. Köylüler cahil insanlar, hastalıktan sakınmasını, korunmasını bilmiyorlar. 'Aman çoluk çocuğunuzu kollayın. Belki geçer.' Diyecek olursam kızıyorlar. 'Biz çok şükür Müslüman insanlarız. Hastadan iğrenmek günahtır.' Diyorlar. Okulun eski öğretmeni olan ihtiyar imam da onları benim aleyhime kışkırtıyor. 'İmanımızı bütün tutalım. Allah'a yalvaralım. Bir suçumuz, günahımız varsa affetsin. Kim bilir ne kusurlarımız var ki Allah bu belayı gönderdi' diyor. Bu dağ tepesinde bütün dünya ile alakasını kesmiş garip, fakir köylülerin cehaletlerinden başka ne günahları olur? Halbuki o suçun sorumlusu da kendileri değil.

Şimdiki halde bu salgın karşısında yapılan tedbir hastaları hocaya nefes ettirmekten ve köyün başından bu belayı defetmek için akşam namazlarında Kunut duasını okumaktan ibarettir.

İki defa bin zahmetle dağdan kasaba merkezine indim; hali yana yakıla müdüre anlattım. Birincisinde: 'Bugünlerde ilçe doktoru devre gelecek. Bir kolayını bulursak oraya da göndeririz.' Dedi.

'Bekleyecek vakit yok, bey… Elli haneli köyde ölenlerin sayısı altıyı buldu' dedim. Çatık bir çehre ile: 'Peki peki… Sen git; işinle meşgul ol. Biz icabına bakarız.' Dedi. İki gün sonra jandarma ile köye solfato ilacı geldi. Birkaç gün doktoru bekledikten sonra dayanamadım; yağışlı bir havada canımı dişime takarak tekrar kasaba merkezine indim. 'Bey, ayaklarını öpeyim. Bilmediğimiz bir hastalığa solfato ilacı kâr eder mi?' dedim. Müdür bu defa hiddetlendi. 'Ne diye üstüne lazım olmayan şeylere karışıyorsun? Ne diye izin almadan işini bırakıyorsun?' diye beni azarladı.

Nahiye Müdürü'nden ümit kalmadığı için bu defa sizin merhamet ve şefkatinize sığınmaktan başka çare göremedim.

Meşrutiyet idaresi zamanında bir köyün böyle öksüz evlad gibi yüz üstü bırakılmasına ve hastalıktan kırılmasına ne kanun ne de vicdanınız razı olmayacaktır…"[41]

Mektup bittiğinde "çam sakızı gibi parmaklarına yapışan bu mektubu bir türlü [elinden] bırakam[ayan]"[42] kaymakam, mektubun dikkatinden nasıl kaçtığını anlayamamanın şaşkınlığı içinde çareler düşünmeye başlar. Bu çarelerden biri mektubu yırtıp atmaktır. Anlatıcıya göre yapılabilecek en doğru davranış budur; lakin kaymakam durumun ciddiyetinden ziyade öğretmenin yapmış olduğu ithaflardan etkilendiği için bu düşünceden uzaklaşır. Nitekim "kendisine birçok insanların ihmal yüzünden ölmekte oldukları haber veriliyor, vicdan ve vazifeden bahsediliyordu. Namuslu bir idare adamı böyle şikâyete kulak tıkayamazdı."[43]

Durumla ilgili ne yapacağına tam olarak karar veremeyen kaymakam, yazı işleri müdürünü çağırarak mektubu bir de ona okutur. Yazılanlara sinirlenen yazı işleri müdürü ise öğretmen ile ilgili şu yorumu yapar ve ardından kaymakamın da aklına ilk gelen çareyi, yani mektubu yırtıp atma teklifini dile getirir:

"İstanbul öğretmen okulunun başımıza bela ettiği kişilerden… Yani ilçede bunun gibi on öğretmen olsa taş üstünde taş kalmaz…

Arz ettiğim gibi kendisini gayet iyi tanırım. Huysuzdur, geçimsizdir, ukaladır. Anarşist gibi bir adamdır. Köylü ile daima hır çıkarır. Olur olmaz şeyler için ikide bir de Nahiye Müdürlüğü'nü, kaymakamlığı rahatsız eder. (…) Zımba ile delik deşik edilmiş gibi uğursuz bir surat… Bu suratta adamdan hayır gelir mi efendim!.. Bizim beğenmediğimiz o eski sarıklı hocalar böyle heriflerin yanında gülsuyu gibi kalır."[44]

Yazı işleri müdürünün bu yorumu ve yaptığı teklifi bir an düşündükten sonra kabul etmeyerek olayın mahiyetine dair nahiye müdüründen bilgi alınması ve doktorun köye gönderilmesi talimatını veren kaymakam, önüne gelen olay ile ilgili bir çözüm girişiminde bulunmanın 'iç huzuru' ile rahatladığını hisseder ve kendisi ile meslektaşlarını mukayese ettiğinde doğru bir iş yaptığı kanaatine varır. Bu durum, anlatıcı tarafından şöyle ifade edilir:

"Yazı işleri müdürü odadan çıktıktan sonra kaymakam geniş bir 'oooh' çekti. Vazifesini yapmak ne tatlı şeydi. (…) Onun yerinde bir başka kaymakam olsa bu mektubu burup burup kâğıt sepetine atıverirdi. Fakat zavallı halk, memura Allah'ın ve devletin bir emanetiydi. Vicdan sahibi bir adamın emanete hıyanet etmesi yakışık almazdı." [45]

Kaymakam aslında vicdanlı biridir; fakat hem memuriyet yılı hem de sürekli Anadolu şehirlerinde bulunma durumu onun bir yılgınlık / bıkkınlık içerisine girmesine sebep olmuştur. İlçede yaşanan vakalara karşı verdiği talimat ve gösterdiği tutumlar ile gelen ziyaretçileri yazı işleri müdürüne havale ederek psikolojik olarak kendisini sorumluluktan azat etmesi ise onun, ikilem içerisinde kalmış olan ruh hâlini somutlaştırmaktadır.

Yazı işleri müdürü ise kaymakamdan daha yaşlı ve tecrübeli olmasını bir üstünlük olarak görerek hareket etmekte, kaymakamla çoğu zaman sıradan biri gibi konuşmakta, kendi düşünceleriyle onu yönlendirmektedir. Söz konusu mektuba karşı kaymakamın vicdanlı davranarak işinin gereğini yapmak için talimat vermesi ile yazı işleri müdürünün mektubu gönderen öğretmen hakkındaki son derece rahat edici yorumları, onların karakteristik özelliklerini de ortaya koymaktadır.

Kaymakamın talimatından bir hafta sonra nahiye müdürünün cevabı gelir. O cevapta Öğretmen Cevdet'in köylü ile anlaşamayan geçimsiz ve fazla vehimli biri olduğu, üzerine vazife olmayan şeylere müdahil olarak okulu ve öğrencileri ihmal ettiği, hastalığı bilinçli olarak mübalağalı anlatıp yetkilileri zor durumda bırakmaya çalışan art niyetli bir kimse olduğu yazılmaktadır.[46] Yazıda yer alan bu düşünceler ile nahiye müdürü ve yazı işleri müdürünün öğretmen hakkındaki düşüncelerinin paralellik gösterdiği anlaşılmaktadır. Hikâye boyunca da hem yazı işleri müdürünün hem de nahiye müdürünün söz konusu düşüncelerinde herhangi bir değişiklik meydana gelmeyecektir.

Nahiye müdürünün bu cevabının ve köye doktor gönderilmesi talimatının ardından bir süre unutulan salgın vakası, on iki gün sonra mutasarrıflıktan kaymakamlığa gelen resmî yazı ile tekrar gündeme gelir. Yazıda, öğretmenin salgını önce nahiye müdürüne sonra da kaymakamlığa bildirmesine rağmen bir netice alamaması üzerine mutasarrıflığa ihbarda bulunması sonucunda yazıldığı belirtildikten sonra, yapılan muamelenin ivedilikle kendilerine bildirilmesi istenir.[47] Bunun üzerine telaşa kapılan kaymakam, yazı işleri müdüründen doktorun dokuz gün önce köye gitmek için yola çıktığı bilgisini alır. Lakin doktor köye doğru yola çıktığı vakit, köye en yakın olan Ihlamur kasabasına ulaştığında kasabada bir yaralanma vakası meydana gelmiş, yaralılardan birisinin durumu ağır olduğu için doktor da kasabada kalmaya devam etmiştir. Bu durumu da öğrenen kaymakam, mutasarrıflığa verilecek müspet bir cevabın olmaması üzerine endişelenir ve bir an önce köye gidip gerekli incelemeyi yapması için doktora telgraf çektirir.

Kaymakamın bu telaşı, yazı işleri müdüründe mevcut değildir. O, zaman zaman kendisine ve akrabalarına yardımcı olan doktoru dostu olarak gördüğü için menfi bir eleştiri yapmaktan kaçınarak kaymakamı sakinleştirmeye çalışır "Hiç yoktan bir zevzeklik için birbirimize mi gireceğiz Allah aşkına?"[48] diyerek öğretmenin yapmış olduğu şikâyeti 'zevzeklik' olarak değerlendirir ve fikirlerinde hiçbir değişiklik olmadığını ispat eder.

Telgrafı alan doktor, yoğun kış şartlarına rağmen köye gitmek için hazırlıklara başlar. Bu sırada yanında bulunan nahiye müdürü ise hava ve yol şartlarının uygun olmadığından dolayı yola çıkmasının risk oluşturduğunu söyler; fakat doktor "Birader bunağın ne kadar titizlendiğini bilmiyor musunuz? Eli kulağındadır. Neredeyse yine telgraf başında sorguya çağrılırız. Bir ayak evvel gideyim"[49] diyerek hazırlıklarını bitirir ve yola çıkar.

Burada yer alan doktorun kaymakam için kullanmış olduğu 'bunak' ifadesi, memurların birbirleri ile ilgili menfi bakış açılarına sadece bir örnektir. Zira yazı işleri müdürü de kaymakam için benzer düşünceler içinde bulunmakta, kaymakam da yazı işleri müdürünün tavır ve davranışlarını 'lakayt' bulmaktadır. Ayrıca, doktorun bu davranışından insan canına yeteri kadar değer vermediği, yalnızca görev olarak tebliğ edildiğinden dolayı kendisini yola çıkmak zorunda hissettiği anlaşılmaktadır.

Doktor, kar hızını arttırınca yol üzerindeki Erenler köyünde konaklamak zorunda kalır. Orada bulunan köylülerden bilgi toplamaya çalışırken onların bunu sadece bir ecel ve kader meselesi olarak değerlendirdiklerini, fazla telaşa lüzum görmediklerini, hastalığın bahane olduğunu, vakit geldiğinde ölümün insanı nerede olursa olsun bulduğuna inandıklarını öğrenir. Erenler köyünde yaşayan insanların bu bakış açısı, Karlıbel köyü sakinlerinin yaşananlara verdikleri tepkiler ile örtüşmektedir. Öyle ki köylünün salgın vakası ve neticesinde ortaya çıkan ölümlerin sebebini kadere bağlaması, hastalığın geçmesi için sadece dua okumaları ve yakın köylerinde yaşanan bu olayın kendilerine sıçramasına dair herhangi bir endişe içinde olmamaları, anlatıcının onları vurdumduymaz ve temelsiz bir dinî inanca sahip oldukları yönünde betimlemesine sebep olmaktadır.

Doktorun konakladığı köyün ihtiyar öğretmeni ise Öğretmen Cevdet'in kendi köyünde gözü olduğu düşüncesiyle onu sevmemekte, "hastalık mastalık hep uydurma efendim… Onun maksadını biliyorum ben… Böyle dedikodularla ortalığı birbirine katarak göze girecek, aşağı köylerden birinin öğretmenini attırıp yerine geçecek"[50] diyerek Öğretmen Cevdet'i eleştirmektedir.

Bir süre kaldığı bu köyde, halkın umursamazlığından dolayı Karlıbel köyüne dair bilgi edinemeyen doktor, çetin kış şartlarının elverişsiz olmasından ve hastalanmasından dolayı nahiyeye geri dönmek durumunda kalır. Ona göre kaymakamın verdiği vazife yerine getirilmiştir. Nitekim nahiye müdürü ile konuşmalarında bu durumu ifade eden doktor, aynı zamanda yöneticilerin kendisi gibi yaşlı olan doktorlar için düşüncelerinden sitem ile şöyle bahseder:

"Kaymakam bugün yarın telgrafla bilgi isteyecek, dedi; vazifemi yaptığımı, köyün ta yakınlarına kadar çıktığımı ve maddi imkânsızlıktan dolayı ne halde döndüğümü bildiriniz. Hastalığımın ehemmiyetsiz olduğunu söyleyiniz… Zaten de öyle ya… 'Efendim ihtiyar hükümet doktoru olmaz. Gençler gibi çalışamıyorlar. Onları çıkarıp yerine yenilerden almalı' diye bir terane tutturmuşlar. Hatta mümkünse hastalandığımı bile bilmesinler. Ne çare daha birkaç sene çalışmaya mecburuz."[51]

Doktor; yaşadığı yerin şartlarından, verilen talimatlardan ve yetkililerin yaşlı doktorlar ile ilgili düşüncelerinden son derece mustariptir. Emekliliğine az bir süre kalmasından dolayı rahatsız olduğu hiçbir konuyu dile getirmeyen doktorun verilen görevlerden kimisini yapması kimisini de -salgın vakasında olduğu gibi- şartları bahane ederek elinden geleni yaptığına kendisi ve çevresini inandırması, onun şahsî geleceğinden başka kimseyi önemsemediğini göstermektedir.

Doktordan gelen telgrafın ardından fırtınanın dinip köy yollarının açılması beklenirken tekrar unutulan salgın, Tanin gazetesinde çıkan haber üzerine valinin tahkikat yapması için gönderdiği il sağlık müdürünün ilçeye gelmesi ile hatırlanır. Gazetede Karlıbel köyünde bir salgın çıktığı, on beşten fazla vatandaşın telef olduğu, vakanın sırasıyla bütün makamlara bildirilmesine rağmen kimsenin ilgilenmediği yer almaktadır. Gazetede yer alan bu yazıyı ve ilçeye sağlık müdürünün geldiği haberini yazı işleri müdüründen öğrenen kaymakam, salgın olayının iyice ortalığı karıştırdığı kanaatine varır. Bu kanaate vesile olan ise yazı işleri müdürünün öğretmen Cevdet hakkındaki "O çopur Cevdet haininin işi olduğuna ne şüphe… Baş münafık teres memleketi birbirine kattı…"[52] yorumu olur.

Gelen il sağlık müdürü ise bu zihniyetten farklı bir bakış açısına sahip değildir. Nitekim konuyu soruşturmak adına kaymakam ile görüştüğü vakit, edebiyat ve güzel yazı üzerine konuşarak vakti dolduran sağlık müdürü, kaymakam ve yazı işleri müdürüne abartılı iltifatlar etmekten de geri durmaz. Ardından akrabasının evinde tertip edilen eğlenceye katılan sağlık müdürü, davetli olarak gelen kaymakama olay ile ilgili konuşmak istediğini; fakat bir türlü fırsat bulamadığını anlatır. Katıldığı eğlence programlarından arta kalan vakitte ise olayı araştırıyormuş gibi yapıp işi güzellikle başından savmaya çalışan sağlık müdürü, köy yolunun fırtınadan dolayı kapalı olduğunu resmî olarak kayıtlara geçirip araştırmayı neticeye bağlamak ister. Bu düşüncesinin temelinde ise kendisinin bir fen adamı olması, idare işlerinden anlamaması ve vazife olduğu için yapmak zorunda kalması yatmaktadır. Tahkikat ile ilgili planını ise kaymakam ve yazı işleri müdürü ile şöyle paylaşır:

"Tahkikatın nasıl yapılması, kimlerden neler sorulması lazımsa beraberce kararlaştıralım. Şu sıkıntılı meseleyi bir hale yola koyalım. Zaten biraz evvel buyurduğunuz gibi bu iş bir toy ilkokul öğretmeninin ukalalığından ibaret… Tevekkeli dememişler 'bir deli bir kuyuya taş atar, kırk akıllı çıkaramaz' diye. Evet açık söylüyorum. Öyle idare işlerine, tahkikat muamelelerine aklım ermez… Şimdiye kadar ne kimse hakkında tahkikat yaptım. Ne de Allah bundan sonra da saklasın, benden kimse bir şey sordu. Ne sorulacaksa beraberce yazarız, sorarız, olur biter."[53]

Sağlık müdürünün bu teklifi, olayın kendisine sıçramadan ve uzamadan bitmesi, öğretmen dışında kimsenin canının yanmaması amacıyla yapılmış bir tekliftir. Teklifin ardından son bir kez daha olay ile ilgili yazı işleri müdürü ile konuşan sağlık müdürü, zihni karışmaya başlayınca köye gitmeye karar verir ve vakit kaybetmeden hazırlıklara başlayarak doktor ile yola çıkar. Tahkikat iki gün sürer. Hava ve yol şartlarından dolayı Karlıbel köyüne ulaşamadan civar köylerdeki kişiler ile salgın hakkında konuşan doktor ile köylü arasındaki diyalog şöyle gerçekleşir:

"-Karlıbel'de salgın varmış diyorlar, dedi, doğru mu? Kaç kişi hastalandı, kaç kişi öldü?

Köylü: -Ölmüş bir iki üç beş kişi dirler ama doğru mu yalan mı? Eh insanın eceli geldi mi ölür. Allah taksiratlarını affetsin, dedi.

-Yahu arkadaş! İki saatlik bir yerde salgın var derler de insan merak etmez mi? 'Ya bizim köyümüze de gelirse' diye korkmaz mı? Bu ne gamsızlık böyle?

-Eh ecel geldi mi Azrail Alehisselam hani söz temsili iğnenin deliğinden… Doktor ötekine döndü:

-Arkadaş köye uğramışsın, iki gün de misafir kalmışsın. Hastalık ne halde?

-Hasta olmaz mı bir köyde efendi?

-Hiç hastaya tesadüf etmedin mi?

-Ettik ya… Bizim bir tapocu vardır onun babası…

-Gördün mü?

-Gördüm.

-Nasıl gördün?

-Yanıyor.

-Çok ateşi var mı? Böğrüme bir şeyler batıyor falan diyor mu? Titreme geliyor mu? Öksürüğü nasıl? Nefes alırken hırlıyor mu? Tıkanıyor mu? Balgamlarında kan var mı?

-Vallahi o kadarını bilmem… İki yıldan beri yatar… Yatalaktır…

-Hay Allah müstahakını versin…"[54]

Civar köylerdeki kişilerin alıntıdaki gibi salgına son derece vurdumduymaz yaklaşması, salgın olan köyde birkaç gün kalan köylünün dahi hastalıktan bîhaber olması, ölümlerin kader ve ecele bağlanması -daha önce de zikredildiği gibi- hikâye boyunca köylünün dine ve hastalığa bakış açısını somutlaştırmaktadır.

Köylülerden istediği yanıtı alamayan sağlık müdürü, köyde ciddi bir hastalık vakasının olmadığı kanaatine varır ve Öğretmen Cevdet'e olan kızgınlığı artar. Olayın kimseye sıçramadan kapanması için bir rapor düzenler. İlçeden ayrılacağı vakit ise bir mülkiye müfettişinin ilçeye geldiği haberini alır ve düzenlediği rapordan dolayı telaşa kapılarak ne salgından ne de tahkikattan haberi olan, ilçeye farklı bir amaçla ziyarete gelen müfettişe her şeyi açıkça anlatır. Duyduklarını önce önemsemeyen müfettiş, daha sonra pürdikkat dinlediği konu hakkında notlar almaya başlar. Yaşanan bu trajediyi ise şöyle özetler ve hem olayı çözmek ister hem de çözdüğü vakit kazanacağı itibarı düşünerek kendisiyle gurur duyar:

"Bir facia, bir rezalet karşısında bulunuyoruz, dedi, bir okul hocası köyünde halkın bulaşıcı bir hastalıktan kırıldığını haber veriyor. İlk önce kimse kulak asmıyor. Sonra yangın saçağı sarınca harekete geliyorlar; köye bir doktor göndermeye kalkıyorlar; kış geldiği, yollar kapandığı için mümkün olmuyor. Bu budala ne yapacağını kestiremiyor; suçlular etrafını alarak bir kat daha zihnini karıştırıyor. Nihayet öteden beriden alınan yarım yamalak haberlere dayanarak tahmini bir rapor yazılıyor, doktorlar görmedikleri bir hastalık için bu yüksek dağ köylerinde her zaman görülen mevsim hastalıklarından biridir diyorlar.

Fakat rezalet bununla da kalmıyor. İddiayı çürütmek için o iddiayı ortaya atan ilkokul öğretmenine çullanıyorlar. Onun mübalağacı, yalancı, ortalığı karıştıran bir adam olduğunu ispat için adeta resmî belgeler yapıyorlar; sayfalar dolusu yazılar yazıyorlar. Hesap fena değil. Meseleyi kapatmak ve bir daha hortlatmamak için bu zavallı adamı mutlaka yakmak lazımdır. Bereket versin ki ben buradayım. Ne çare yarından tezi yok yine çizmeleri çekeceğiz. İnceleme şekli ve rapor hakkında doktordan öğrendiğim şeylere göre bu işteki rezaleti, sahtekârlığı meydana çıkarmak benim için çocuk oyuncağı gibi bir şey olacak… Neyse yine öğretmenin şansı varmış!"[55]

Müfettiş, yaşananları özetlediği bu düşüncelerinden sonraki gün diş ağrısı ile uyanır. Hem diş ağrısının tesiri hem de olayın vahameti nedeniyle bir an önce İstanbul'a dönme kararı alan müfettişe göre "bu Karlıbel işine el koymak tehlikeli bir şey[dir]…"[56] İstanbul'a döndüğünde gereğini yapacağını belirtip sağlık müdürü ile vedalaşarak ilçeden ayrılan müfettişin ardından bir süre sonra ilden beklenen karar gelir. Kararda "Adi bir mevsim hastalığını helak edici bir salgın şeklinde haber vererek halkı dehşete düşürdüğü, devlet dairelerini ihmal ve salgının yayılmasına meydan vermekle itham eylediği, bu dairelerin başındaki kişileri üst makamlara şikayet suretiyle fitne ve fesat çıkarmaya çalıştığı ve bunlara sırf yaradılışındaki karıştırıcılık ve intikamcılık, meyillerinin sebep ve etkili olduğu belirmiş bulunan Karlıbel öğretmeni Cevdet efendiye kat'i bir ihtar ve on beş gün maaş kesme"[57] cezası verilir.

Cezanın gönderildiği zarf kasaba postanesinde haftalarca bekler. Bir süre sonra yıpranmış ve sararmış bir şekilde üzerinde "Muallim Cevdet efendinin bir buçuk ay evvel bilinmeyen bir hastalıktan dolayı vefat ettiği anlaşılmış olmakla iade kılındı."[58] yazısıyla ile geri gönderilir ve hikâye burada sona erer.

 

Sonuç

Babası ve kendisinin mesleğinden dolayı Anadolu'nun birçok şehrinde yaşamış olan Reşat Nuri Güntekin, Salgın hikâyesinde belirli bir Anadolu tasviri ortaya koymaktadır. Bu tasvire göre, şahıs kadrosunun seçimi ve betimlemelerinde yapılan tercihlere bakıldığında, yazarın Anadolu'yu tanıdığı ve bilinçli bir tavır ile esere yaklaştığı görülmektedir. Öyle ki hikâyede yer alan memurlardan görevini bihakkın yerine getiren tek kişi olarak Öğretmen Cevdet idealize edilirken kaymakam her ne kadar salgın vakasına karşı duyarlı davranmaya çalışsa da karşısına çıkan engellere baş eğmekten de kendisini alamayarak irade sahibi olmadığını ispat eden biri olarak tasvir edilmekte, diğer memurlar ise sorumluluktan uzak olmanın yanında işini yapanları da son derece aşağılayıcı ifadeler ile eleştirerek önlerine set çekmekte ehil olmuş kimseler olarak betimlenmektedir. Dolayısıyla kaymakam, yazı işleri müdürü, nahiye müdürü, sağlık müdürü gibi tahsil görmüş kişilerin yine tahsilli bir öğretmenin düşünce, talep ve beklentilerine karşı göstermiş oldukları bu mukabele ise son derece dikkat çekici bir detay olarak verilmektedir.

Anadolu tasvirini oluşturan bir diğer durum ise köylü halkın umursamaz tutumları ile inançları doğrultusunda olayları değerlendirmeleridir. Nitekim hem yakın köydekiler hem de salgının yaşandığı köydeki kişiler hastalığı önemsemeyerek gamsız davranmakta, salgının sebebini ya kendi hatalarıyla ya da ecel vaktiyle bağdaştırarak kadere bağlamaktadırlar. Bu durum ise yazarın köylü halka eleştirel yaklaşmasına sebep olurken Öğretmen Cevdet dışındaki tüm kahramanların vurdumduymaz kişiler olarak karakterize edilmiş olmaları, yazarın öğretmenlik mesleğine vermiş olduğu önemi somutlaştırması bakımından önem arz etmektedir. Dolayısıyla hikâyenin başından sonuna kadar yazar, yaşanan salgın vakasından yola çıkarak şahıs kadrosunu ‘kendi’ perspektifindeki portreler ile sentezleyip 'kendi' Anadolu tasvirini okuyucuya sunmaktadır.

 

KAYNAKÇA

ÇALIK, Ramazan, Muzaffer Tepekaya (2006). "Birinci Dünya Savaşı Esnasında Anadolu'daki Salgın Hastalıklar ve Ermeniler". Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi. S. 16. Konya.

Emil, Birol (?). Türk Kültür ve Edebiyatında Şahsiyetler 2. Ankara: Akçağ Yayınları.

Emil, Birol (1989). "Edebiyatımızın Her Zaman Yaşayacak Adlarından Biri, Reşat Nuri Güntekin". Gösteri. S.109.

Emrence, Cem (1999). "İstanbul'da Kolera Salgını (1893–1894)". Tarih ve Toplum. C. 32. S. 188. İstanbul: İletişim Yayınları.

Enginün, İnci (2005). Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Göksoy, Vildan (1999). "Kız Kulesi ve Salgın Hastalılar". Tarih ve Toplum. C. 2. S. 188. İstanbul.

Güntekin, Reşat Nuri (2005).  Salgın - Madalyonun Ters Tarafı. İstanbul: İnkılâp Yayınları.

 

Hobsbawn, Eric J. (2010). Milletler ve Milliyetçilik – Program, Mit, Gerçekli.  Çev. Osman Akınhay. İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Horton, Richard (1995). "Küresel Tehdit: Bulaşıcılık". Toplumsal Tarih. C. 4. S. 22. İstanbul.

Kanter, Fatih (2008). Reşat Nuri Güntekin’in Romanlarında Yapı ve İzlek, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Doktora Tezi, Elazığ.

 

Kudret, Cevdet (1970). Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman II 1859-1959. İstanbul: Bilgi Yayınevi.

Kurdakul, Şükran (1992). Çağdaş Türk Edebiyatı II. Ankara: Bilgi Yayınevi.

Naci, Fethi (2010). Yüzyılın 100 Türk Romanı. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Necatigil, Behçet (2004). Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü. İstanbul: Varlık Yayınları.

Nikiforuk, Andrew (2007). Mahşerin Dördüncü Atlısı, Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi. Çev. Selâhattin Erkanlı. İstanbul: İletişim Yayınları.

Özdemir, Hikmet (2005). Salgın Hastalıklardan Ölümler (1914–1918). Ankara: AKDTYK Türk Tarih Kurumu Yayınları.

Panzac, Daniel (1997). Osmanlı İmparatorluğu’nda Veba. Çev. Serap Yılmaz. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.

Prokopius (2002).  İstanbul'da İsyan ve Veba. Çev. Adil Calap. İstanbul: Lir Yayınevi.

Tuğrul, Saime (2014). Canım Sana Feda – Yeni Zamanların Kutsallık Biçimleri. İstanbul: İletişim Yayınları.

Tanpınar, Ahmet Hamdi (2005). Edebiyat Üzerine Makaleler. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Temel, Mehmet (2008). Atatürk Döneminde Bulaşıcı ve Salgın Hastalıklarla Mücadele. İstanbul: Nehir Yayınları.

Türkçe Sözlük (1998). Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

Yalçın, Alemdar (2012). Siyasal ve Sosyal Değişimler Açısından Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı 1920-1946. Ankara: Akçağ Yayınları.

Yıldırım, Nuran (2006). "Kolera ve İstanbul Suları", Toplumsal Tarih, S. 145, İstanbul.

Yıldırım, Nuran (1994). "Salgınlar". Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. C. 6. İstanbul: Kültür Bakanlığı/Tarih Vakfı ortak Yayını.

Yıldırım, Nuran (2008). "I. Dünya Savaşında Tıbbiyeliler ve 14 Mart'ın Tıp Bayramı Oluşu". Toplumsal Tarih. S. 171. İstanbul.

Yücebaş, Hilmi (1957). Bütün Cepheleriyle Reşat Nuri. İstanbul: Yeni Matbaa.

 

 

[1]  "Salgın" Maddesi, Türkçe Sözlük, C. 2, Ankara 1998, s. 1896.

[2] Andrew Nikiforuk, Mahşerin Dördüncü Atlısı Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi, Çev. Selâhattin Erkanlı, İstanbul 2007, s. 28, 29.

[3] Hikmet Özdemir, Salgın Hastalıklardan Ölümler (1914–1918), Ankara 2005, s. 18.

[4] Prokopius, İstanbul’da İsyan ve Veba, Çev. Adil Calap, İstanbul 2002, s. 238-239.

[5] Richard Horton (1995), "Küresel Tehdit: Bulaşıcılık", Toplumsal Tarih, C. 4, S. 22, İstanbul 1995, s. 32.

[6] Hikmet Özdemir, a.g.e., s. 23.

[7]Daniel Panzac, Osmanlı İmparatorluğu'nda Veba, Çev. Serap Yılmaz, İstanbul 1997, s. 36.

[8] Vildan Göksoy, (1999), "Kız Kulesi ve Salgın Hastalılar", Tarih ve Toplum, C. 32, S. 188, İstanbul 1999, s. 53.

[9] Mehmet Temel, Atatürk Döneminde Bulaşıcı ve Salgın Hastalıklarla Mücadele, İstanbul 2008, s. 89.

[10] Nuran Yıldırım, "Kolera ve İstanbul Suları", Toplumsal Tarih, S. 145, İstanbul 2006, s. 20.

[11] Cem Emrence, "İstanbul'da Kolera Salgını (1893–1894)", Tarih ve Toplum, C. 32, S. 188, İstanbul 1999, s. 46.

[12] Andrew Nikiforuk, Mahşerin Dördüncü Atlısı Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi, s. 36.

[13] Nuran Yıldırım, "Salgınlar", Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi, C. 6, İstanbul 1994, s. 424.

[14] Hikmet Özdemir, a.g.e., s. 41.

[15] Ramazan Çalık, Muzaffer Tepekaya, (2006), "Birinci Dünya Savaşı Esnasında Anadolu'daki Salgın Hastalıklar ve Ermeniler", Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 16, Konya 2006, s. 208.

[16] Nuran Yıldırım, "I. Dünya Savaşında Tıbbiyeliler ve 14 Mart'ın Tıp Bayramı Oluşu", Toplumsal Tarih, S. 171, İstanbul 2008, s. 43.

[17] Andrew Nikiforuk, Mahşerin Dördüncü Atlısı Salgın ve Bulaşıcı Hastalıklar Tarihi, s. 96-97.

[18] Hikmet Özdemir, a.g.e., s. 44.

[19] Nuran Yıldırım, "Salgınlar", s. 424.

[20] Hikmet Özdemir, a.g.e., s. 222, 223, 267.

[21] A. Ömer Türkeş, "Destanlardan modern romanlara salgın edebiyatı", Hürriyet Kitap Sanat, 09.04.2020.

https://www.hurriyet.com.tr/kitap-sanat/destanlardan-modern-romanlara-salgin-edebiyati-41490716

[22] Birol Emil, Türk Kültür ve Edebiyatında Şahsiyetler 2, Ankara (?), s. 285.

[23] Cevdet Kudret, Türk Edebiyatında Hikâye ve Roman II 1859-1959, İstanbul 1970, s. 256.

[24] Behçet Necatigil, Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü, İstanbul 2004, s. 197.

[25] Birol Emil, "Edebiyatımızın Her Zaman Yaşayacak Adlarından Biri, Reşat Nuri Güntekin", Gösteri, Aralık 1989, S. 109, s. 3.

[26] Hilmi Yücebaş, Bütün Cepheleriyle Reşat Nuri, İstanbul 1957, s. 41.

[27] Birol Emil, "Edebiyatımızın Her Zaman Yaşayacak Adlarından Biri, Reşat Nuri Güntekin", s. 3.

[28] Behçet Necatigil, a.g.e., s. 197-198.

[29] Birol Emil, Türk Kültür ve Edebiyatında Şahsiyetler 2, s. 288-289.

[30] Fatih Kanter, Reşat Nuri Güntekin’in Romanlarında Yapı ve İzlek, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı Doktora Tezi, Elazığ 2008, s. 18.

[31] İnci Enginün, Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı, İstanbul 2005, s. 260.

[32] Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul 2005, s. 458.

[33] Fethi Naci, Yüzyılın 100 Türk Romanı, İstanbul 2010, s. 22-23.

[34] İnci Enginün, a.g.e., s. 260.

[35] Alemdar Yalçın, Siyasal ve Sosyal Değişimler Açısından Cumhuriyet Dönemi Türk Romanı 1920-1946, Ankara 2012, s. 199.

[36] Şükran Kurdakul, Çağdaş Türk Edebiyatı II, Ankara 1992, s. 111.

[37] Reşat Nuri Güntekin, Salgın - Madalyonun Ters Tarafı, İstanbul 2005.

[38] Saime Tuğrul, Canım Sana Feda – Yeni Zamanların Kutsallık Biçimleri, İstanbul 2014, s. 146.

[39] Eric J. Hobsbawn, Milletler ve Milliyetçilik – Program, Mit, Gerçeklik, Çev. Osman Akınhay, İstanbul 2010, s. 115.

[40] Reşat Nuri Güntekin, a.g.e., s. 15.

[41] A.g.e., s. 11-12.

[42] A.g.e., s. 13.

[43] A.g.e., s. 14.

[44] A.g.e., s. 16.

[45] A.g.e., s. 19.

[46] A.g.e., s. 21-22.

[47] A.g.e., s. 27.

[48] A.g.e., s. 29.

[49] A.g.e., s. 35.

[50] A.g.e., s. 39.

[51] A.g.e., s. 40.

[52] A.g.e., s. 42.

[53] A.g.e., s. 57.

 

[54] A.g.e., s. 64.

[55] A.g.e., s. 74-75.

[56] A.g.e., s. 75.

[57] A.g.e., s. 76.

[58] A.g.e., s. 77.

Bu haber toplam 576 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim