• İstanbul 14 °C
  • Ankara 10 °C

Basîreti Bağlanan Dil

C.Yakup ŞİMŞEK

Hangisi daha acıklı: yıllarca esir yaşamak mı yoksa kendini esir sanmak mı?

Kimler daha zavallı: senelerce hapis yatanlar mı, beden ve ruhlarını sürekli mahkûm zannedenler mi?

Evet, kendini yıllarca esir veyâ mahkûm sanan-sayan insanlar var. Hem de bir sürü... Şu uydurma Türkçeye teslîm olanlar gibi...

(Sağa dönüp "Dil İnkılâbı" aleyhinde nutuk çektikten sonra sola bakarak uydurukça döktürenler için ayrı bir yazı yazmalı... Yazacağım, hele durun... Olmadık kelimelerin sonuna "-sal / -sel" takıp takıp ahkâm kesen kel kâhyaların kuyruğunu tava sapına çevirmek lâzım... Sıra onlara da gelecek, bekleyin...)

Bunları anlamak mümkün değil. Dillerini de hâllerini de rollerini de...

Ama bir yanları var ki üstlerinden başlarından akıyor: zavallılık... Bu zavallılar uydurukçaya teslîm, esîr ve mahkûm olmuşlar. Uydurukça karşısında kendi asil kelimelerini âciz ve nâçiz görüyorlar. Konuşurken ve yazarken -çoğu yersiz- mebzul miktarda  uydurukça kullanıyorlar. Sanıyorlar ki uydurmacıların türküsünü söyledikçe ve uyduruk taklası attıkça biraz daha entel olacaklar...

Hem bol bol uyduruk konuşacaksın hem de “muhafazakâr / dindar / sağcı / milliyetçi / mukaddesatçı” sıfatlarından vazgeçmeyeceksin, oh ne âlâ memleket!..

(Gerçi bizâtihî dile, mantık ve hâfızaya zararlı olduğundan uydurmacılık hareketine herkes -Türkçe konuşan bilumum insanlar- muhâlefet etmeli: solcusu, sosyalisti, materyalisti, ateisti, nihilisti… Heyhât… Sanki diğer muzırlar karşısında hemen sesimizi yükseltiyor muyuz?)
***

Ama herhâlde uydurukçaya karşı çıkmak en çok ve bilhassa Müslüman hüviyetine sâhip olanlara yakışır. Fakat ne yazık ki onların da çoğu gaflet uykusunda uydurukça sayıklıyorlar. Öyle ki -bırakın yüzme, bale, müzik gibi sahaları- artık Kur'ân-ı Kerîm öğretme faâliyetine bile “Kur'ân eğitimi deyip duruyorlar. Hattâ vaaz kürsüsü veyâ minberden "namaz ibâdeti" demek varken cemaate doğru eğilip "namaz eylemi" diye bağıranlar var...

Biz size Müslüman muharrirlerden misal verelim:

Yeni Akit gazetesinden Faruk Köse, bir yazısında şöyle diyordu: Çünkü Ramazan orucunun iftarı, ‘İslam’a dair bir eylem’dir, ‘İslam’a dair bir durum’dur, ‘müslümana ait bir hal’dir…”

Haydi “durum”un uydurma olduğunu Faruk Köse bilmiyor diyelim, Müslümanların en tatlı hâllerinden olan “iftar” hakkında nasıl olur da “eylem” der?

Birçok dînî eser têlîf etmiş olan ve aynı gazetede (Yeni Akit) yıllardan beri yazan Abdullah Yıldız’a âit bir kitabın ismine bakın: Namaz Bir Tevhid Eylemi… (Bakalım, bu "namaz eylemi" için günde beş vakit câmîlere koşan ve oradan dağılan cemâat hakkında da "namazeylemcileri" sözünü kim îcâd edecek?)

Yeni Şafak’tan Yusuf Kaplan da şu “öngörü” uyduruğunu bir hadîs-i şerîf için kullanıyor: “Kâinatın Efendisi'nin 'müminin ferasetinden sakınınız' kutlu öngörüsü, işte böyle gerçek oldu bir kez daha, o gece, Rabiatü-l-Adeviye'de...”

Yusuf Kaplan, burada “öngörü” kelimesini yalnızca dînî yönden değil dil bakımından da yanlış kullanıyor aslında. Bu kullanış, o kelimenin îmâl edildiği 1935’teki mânâsı (basîret) için uygun olmadığı gibi şimdiki TDK lügatinin târîfine de (bir işin ilerisini kestirme veya bir işin nasıl bir yol alacağını önceden anlayabilme ve ona göre davranma) aykırı… Siyak ve sibâka bakılırsa Kaplan’ın bu kelimeyle “tavsiye, nasîhat, emir, îkaz, ihtar” gibi bir mefhûmu kasdettiği düşünülebilir.

Anlaşılıyor ki “öngörü” kelimesini tam yerinde kullanmak da zor; çünkü TDK bu kelimeye 1935’te verdiği mânâyı (basîret) on sene sonra değiştirdi ve Türkçe Sözlük’ün 1945-69 arası baskılarında “öngörü”yü “dûrendişlik”le karşıladı. 1966’dan îtibâren “basîret” karşılığında yine kendi uydurduğu “sağgörü”yü kullandı. 1978’in Özleştirme Kılavuzu’nda da “basîret” yerine “sağgörü” demenin öz Türkçeye uygun olduğunu kaydetti.

Peki, “basîret” ile “dûrendişlik” aynı şey mi ki TDK ikisini de “öngörü”ye karşılık olarak vermiş? Hayır, aynı değil. Aradaki farkı Kaamûs-ı Türkî’ye bakarak görelim:

basîret: kalb gözüyle görme, görüp künh ve hakîkatine varmak.

dûrendişlik: her şeyi önden düşünüp netâyic ve avâkıbını mülâhaza etme.”

Evet, bunlar -görüldüğü üzre- farklı şeyler... Fakat ne yazık ki aradaki fark bizzat TDK eliyle ortadan kaldırılmış.

***

Dilimize ökse gibi yapışan, bu milletin târihiyle kapışan, devlet desteğine rağmen apışan şu uydurukça belâsı yüzünden Türkçenin basîreti bağlandı…

Uydurukça bu ülkenin ilim, fikir, sanat, edebiyat ve siyâset adamları içinde -tâbiri câizse- bir grup normu, mantık kloroformu…

Tozdan dumandan ferman okunmuyor:

Aklımızı körelten, fikrimizi daraltan ve sözümüzü eğrilten şu uydurukça illetinden ne zaman kurtulacağız?

Allah hepimize biraz daha ferâset, kiyâset ve selâset versin…

Hele şu ilim, fikir, sanat, edebiyat ve siyâset adamlarımıza…

24.02.2014

Bu yazı toplam 1803 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 2
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim