• İstanbul 27 °C
  • Ankara 24 °C

ABD Başkanlık Sistemi, Kuvvetler Dengesi ve Farklı Uygulamaları

ABD Başkanlık Sistemi, Kuvvetler Dengesi ve Farklı Uygulamaları
TYB Akademi Amerika Sayısından: Abdullah KIRAN ve Murat AKTAŞ : ABD Başkanlık Sistemi, Kuvvetler Dengesi ve Farklı Uygulamaları

 

Özet

Keskin bir erkler ayrılığı ilkesine dayanan Amerikan Başkanlık Sistemi, tarihsel süreç içerisinde kendine özgü dinamiklerle gelişen federal sistemin de etkisiyle oluşan ve dünyada en iyi işleyen başkanlık sistemi olarak kabul edilen bir temsili demokrasi rejimi olarak bilinmektedir. ABD’nin kurucu babalarının önemli oranda John Locke ve Montesquieu’nün erkler ayrılığı prensibinden esinlenerek oluşturduğu sistem, “gücün gücü durması” (que le pouvoir arrête le pouvoir) ilkesinden hareketle yasama ve yürütmenin bölüşülerek bir fren ve denge sistemi oluşturması üzerinde şekillenmiştir. Böylece kuvvetler dengesine dayanan bu sistem doğduğu ülkede olan ABD’de sorunsuz bir şekilde işlemesine rağmen başka ülkelerde çeşitli sorunlara neden olmaktadır. Peki, bu sistem özellikle Latin Amerika ülkeleri başta olmak üzere başka yerlerde neden demokratik bir şekilde işleyememektedir? ABD başkanlık sistemini dayandığı temel prensip olan kuvvetler ayrılığı ile fren ve denge sistemini ele alan bu çalışma, aynı zamanda bunların uygulandığı diğer ülkeleri de incelemektedir.

Anahtar Kelimeler: ABD Başkanlık Sistemi, Erkler Ayrılığı, Kuvvetler Dengesi, Parlamenter Sistem ve Yarı Başkanlık Sistemi.

 

 

US Presidential System, Balance of Powers and Its Different Applications

Abstract: The American Presidential Systems are based on a sharp of the principle of the separation of powers. In the historical process, the federal system with its own specific dynamics occur due to the effects on presidential system, which is accepted as the best performing in the world and is known as the regime of representative democracy.  The founding fathers of the United States of America were inspired by John Locke and Montesquieu’s the separation of powers principle which creates “que le pouvoir arrête le pouvoir”. This principle has been shaped to create a system on the legislative and executive branches split by check and balance. Thus, the balance of forces of this system, which is based on country of birth in the U.S. while other countries operate seamlessly in various, causes problems. Why this system especially in other places in particular Latin American countries do not process in a democratic way? This study is based on separation of powers, check and balance systems which are the basic principles of the US presidential system. At the same time, this work examines that other countries are implemented by this principles.

Key words: US presidential system, separation of powers, balance of powers, parliamentary system and semi presidential system.

 

 

Giriş

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) tarihinde yaşanmış bir takım olaylar, yalnızca bu ülkedeki devlet organlarının oluşumuna ve siyasî partilerin gelişimine katkıda bulunmakla kalmamış, aynı zamanda federal devlet yapılanması ile etkin bir şekilde işleyen demokrasi kültürü ve başkanlık sisteminin ortaya çıkmasına da yol açmıştır. Bir diğer deyişle, ilk olarak ABD’de uygulamaya konmuş olan başkanlık sistemi, bir devlet yönetimi modeli olarak bu ülkenin kendine özgü koşullarında doğup burada gelişmiş ve bu ülkede sağlıklı biçimde işlemektedir. Böylece bu sistem siyasal istikrar ve demokrasi açısından önemli bir dayanak oluşturmaktadır. Dolayısıyla net bir şekilde ayrıştırılmış kuvvetler ayrılığı prensibi ile fren ve denge mekanizmaları ilkelerine dayanan başkanlık sistemi[4] ABD’de önemli oranda demokratik bir şekilde işleyebilmektedir.

ABD Anayasası’nı hazırlayanlar 1787 yılında Philadelphia’da toplandıklarında, onları en çok meşgul eden konuların başında nasıl bir yürütmenin oluşturulacağı sorunu geliyordu. Anayasayı oluşturan siyasetçi ve yazarlar, monarşiye dönüşecek bir sistemin oluşturulmasına karşı idiler. George Washington (1732-1799) ve Alexander Hamilton (1755-1804), etkin bir şekilde karar verecek tek bir yürütmenin, diğer bir deyimle güçlü ulusal bir hükümetin gerekli olduğunu dile getirirken; James Madison (1751-1836) ve Thomas Jefferson (1743-1826) gibi düşünürler ise yasama, yürütme ve yargı erklerinin tek bir elde toplanmasını tiranlık olarak değerlendirmekteydiler. Onlara göre tiranlık yukarıdan, yöneticilerden gelebileceği gibi, aşağıdan, halk kitlelerinden de gelebilirdi.[5] Bu yüzden anayasada kuvvetler ayrılığı prensibi oldukça sağlam bir dengeye oturtulmalı ve bir fren ve denge mekanizması oluşturulmalıydı. Peki, böylesine hassas bir denge nasıl kurulabilirdi? Çözüme kavuşturulması gereken asıl sorun buydu. ABD Anayasası’nı oluşturanlar, bu sorunu aşmada Fransız Charles de Secondat Baron de Brede et de Montesquieu’den (1689-1755) ciddi oranda ilham aldılar.[6]

Amerika Birleşik Devletlerinin Kurucu Babaları III. Gegorge ve onun idarî diktatörlüğünden bağımsızlıklarını yeni kazanmış vaziyette, devletin bir dalını diğer bir dalının gücüne karşı kontrol mekanizması olarak kurdular. ABD’nin bu akıllıca düzenleme sayesinde tiranlıktan korunduğu kabul edilmektedir. Bugün demokrasisi ciddi biçimde işleyen ABD’nin kuvvetler ayrılığı ve Kurucu Babaların üzerinde ısrarla durduğu “kontroller ve dengeler” sistemi ile gurur duyduğu bilinmektedir.[7]  

  1. Kuvvetler Ayrılığı ve Dengesi

Yasama, yürütme ve yargı devlette birleşen üç temel kuvvet olarak dikkat çekmektedir. Yasama kanun yapımı, yürütme kanunların uygulanması ve yargı kanunlarla ilgili ihtilafların yargı organları tarafından ve aracılığıyla çözülmesi fonksiyonlarını ifade etmektedir. Bu üç kuvvetin aynı elde toplanması ortaya zapt edilmesi güç, hatta imkânsız bir canavar çıkarır. O yüzden, özgürlüğü korumak isteyen her sistem bu kuvvetleri ayırmak ve ayrı ayrı organlara teslim etmek durumunda kalmıştır.[8]

Modern demokrasinin ilk örneklerinin yerleşmesinde kuvvetler ayrılığı ilkesinin temel bir prensip olarak geliştiği kabul edilmektedir. Kuvvetler ayrılığının düşüncesi için en belirgin anayasal model, konsüller, senato ve halk tribünlerinden oluşan sistemiyle cumhuriyet Roma’sı kabul edilmektedir. Ardından Roma modeline 18. yüzyılda, belirgin bir örnek olarak eklenen İngiliz sistemi dikkat çekmektedir. Monarşi, lordlar ve avamdan oluşan ve Montesquieu’ye dengeli bir yönetim sisteminin örneği olarak görünen İngiliz sisteminin teorik olarak incelenmesi bundan sonraki demokratik sistemler için önemli oranda örnek teşkil etmiştir. Aslında teorisi daha önce Aristoteles tarafından yapılmış olan bu sistem çok uzun bir süre sonra Montesquieu tarafından yeniden ele alınmış[9] ve geliştirilmiştir.

John Locke ve Montesquieu tarafından teorize edilen kuvvetler ayrılığı ilkesi “iktidarın istismar edilmemesi için gücün gücü durması gerektiğini”[10] öngörmüştür. Yasama gücünü en temel ve en önemli güç olarak kabul eden John Locke, bunun kontrol edilebilmesi için “yasaları yapanlar ile uygulayanların farklı kimseler olması gerektiğini” savunmuştur. Böylece yasama ve yürütme ayrımı gündeme gelmiş ve bu kuvvetlerin yanında “üçüncü kuvvet olarak dış politika sorunlarıyla ilgili olarak federatif kuvvet önerilmiştir.”[11] Bu yaklaşım demokratik hükümet sistemleri açısından temel bir yaklaşım ortaya koyarken, onu takip eden Montesquieu de bunu özgürlüğün temel dayanaklarından biri olarak formüle etmiştir. John Locke’un Hükümet Üzerine İki İnceleme adlı eseri onu müteakiben gelişen demokratik sistemlere ilham kaynağı olmuştur. Kamusal alana tamamen politik bir boyut kazandıran John Locke, aynı kamusal alanda bireyler ve gruplara, dolayısıyla örgütlü topluma da yer bırakmış ve devleti mutlak bir hegemonya aygıtı olmaktan çıkararak[12] denetlenebilir olduğunu göstermiştir.

Montesquieu’nun 1748’de yayınlanan Kanunların Ruhu adlı eseri, siyaset biliminin temel klasikleri arasında sayılmaktadır.  Yazar bu eseri için materyal toplamak amacıyla nerdeyse bütün Avrupa’yı dolaşmış ve bir süre de İngiltere’de kalarak İngiliz sistemini incelemişti. Fransa kralı ile birtakım sorunlar yaşayan Montesquieu’nün bu seyahatleri aslında bir nevi “zorunluluktan” kaynaklanmaktaydı. Bu yüzden uzun yıllar İngiltere’de yaşayan Montesquieu, burada devlet yönetiminde yasama ve yürütmenin karşılıklı bir denge üzerine temellendirildiğini görmüş ve buna hayran olmuştu. Özü itibariyle bu yapı, kralın (executive) ve parlamentonun (the legislative) karşılıklı olarak birbirlerini dengelemelerine dayanmaktaydı.[13]

Egemen olan insan tipi ya da onun siyasal karakterinin devletin yönetim şeklini belirlediğini savunan Montesquieu, demokrasinin karakteristik özelliğini ise halkın yasa koyucu iktidarı kullanması ile anayasa ve tek tek yasalar konusunda karar verme hakkına[14] bağlıyordu. Montesquieu, “eğer yasama organı yürütmenin işine burnunu sokmaya kalkarsa o zaman yürütme organı yıkılır”[15] diyordu. Bu yüzden Montesquieu; yasama, yürütme ve yargı organlarının karşılıklı bir dengeye oturtulmadığı, “üç erkin bir durgunluk ya da hareketsizlik meydana getirmediği” sistemlerde özgür bir yönetimin oluşturulabilmesini adeta imkânsız görmektedir. Ona göre özgürlük yalnızca eğer devlet, birbirini kontrol etme ve dengeleme yeteneğine sahip iki dala, yasama ve yürütmeye bölünürse korunabilirdi. Modern devletler hala bu iki dala sahiptir fakat bu iki gücün birbirini en iyi şekilde kontrol ederek dengelediği sistem ABD’de sorunsuz bir şekilde işleyebilmektedir. En azından teorik olarak yasama organı topluma değerleri tahsis eden kanunları yapar ve yürütme yasama tarafından çıkarılan yazılı kanunları uygular.[16]

Demokrasinin ilkesinin erdemle bağlantılı olduğunu, titizlik isteyen ve zor yerine getirilebilecek bir şart olduğunu belirten Montesquieu, ayrıca demokrasinin iki türlü tehlikeyle de karşı karşıya olduğunu belirtmektedir. Ona göre: “eğer eşitlik ruhu” kaybolursa demokrasi yozlaşır ve eğer “abartılmış eşitlik ruhu bir kenarından yırtılırsa” demokrasi çöker. “Eşitsizlik ruhu” demokrasiyi, aristokrasi veya tek kişinin egemenliğine dönüştürür; buna karşın “abartılmış eşitlik ruhu” despotik egemenliğe yol açar. Siyasal-kültürel temellerin erozyona uğraması ile bütün yönetimlerin yozlaşacağını belirten Montesquieu aracı güçlerin ortadan kalkmasıyla despotik yönetimlerin kendilerini tahrip edeceğini kaydetmektedir.[17]

Kanunların Ruhu kitabının XI. bölümünde İngiltere’ye önemli bir yer veren Montesquieu, burada kuvvetler ayırımı teorisi olarak yanlış yorumlanan, aslında devlet güçlerinin yasama, yürütme ve yargıda birbiri ile bağlantılı kısmı güçler ayırımı kuramı olarak ifade edilebilecek bir düşünce yapısı kurmaktadır. Montesquieu’nün “özgürlükçü devlet modeli”ni kuvvetler ayırımı ve kuvvetler dengesi olarak anlamak daha uygundur. Montesquieu Kanunların Ruhu’nun XII. bölümünde açıkça üç kuvvetin dağılımından söz etmektedir. Bu münasebetle geliştirilmiş olan kuvvetler ayrılığı öğretisi yetkili toplumsal güçlerin -taç, aristokrasi ve burjuvazi- pay sahibi oldukları “meşruluk, temel haklar, iktidarın bölünmesi ve karma anayasa”dan oluşan özel bir sentez içermektedir. Montesquieu’nün devlet modelinin demokrasi kuramı bakımından önemi iki yönlüdür. İktidarın iktidarla sıkıca dizginlenmesi- bunun temel anlatımı “que le pouvoir arrête le pouvoir” biçiminde formüle edilmiştir. Yani her devlet gücü ancak diğeri ile durdurulabilir.[18]

“Montesquieu, yasa yapma, yasayı uygulama ve yasaya göre ceza verme yetkilerinin yani üç kuvvetin ayrı toplumsal güçler tarafından paylaştırılmasını öne sürmüştür.”[19]

 “Montesquieu’nün modeli özgürlüğün, ancak bir iktidarın (devlet otoritesi anlamında) diğer iktidarlar tarafından sıkıştırıldığı devlette egemen olacağı kabulüne dayanır. Model dört parçadan oluşmaktadır: 1) Yasama, yürütme ve yargı otoritesi arasında farklılaşabilen otorite; 2) Toplumu belirleyen toplumsal güçler, özellikle taç, aristokrasi ve burjuvazi; 3) Devlet organları; bunlar arasında seçme hakkına sahip olanlar, ayrıca halk meclisi, doğuştan gelen asalete dayanan aristokrat meclisi, periyodik olarak toplanan ve halk arasında kura ile seçilen halk mahkemesi, parlamentonun aristokrasi meclisinin komisyonu olarak aristokrasi mahkemesi, irsî olarak monark ve kralın danışmanı olarak bakanlar sayılabilir; 4) Yetkiler, başka yetkilerle birlikte temsilcileri seçmek ve yasaları çıkarmak, veto hakkı ve daha birçok yetki.”[20]

 İktidarın kontrolü ve denge sağlamaya yönelik kuvvetler ayrılığı modelini teorize eden Montesquieu’nün özgürlükçü devlet modelinin parçalarının birleştirilmesi için bazı kurallar gerekmektedir. Birinci kurala göre, iki veya üç otorite, yalnızca bir tek toplumsal kuvvetin veya tek başına bir devlet organının tasarrufunda olurlarsa, özgürlük egemen olamaz. İkinci kurala göre, eğer üç otoriteden biri, münhasıran bir toplumsal kuvvet veya tek başına bir devlet organı tarafından üstlenilirse özgürlük olamaz. Üçüncü kural, toplumu belirleyen toplumsal kuvvetler üç otoriteden her birine uygun biçimde katılmayıp, onlara tabi oldukları sürece, özgürlük olmayacağını ifade ediyor. Dördüncü kurala göre, en önemli toplumsal kuvvetlerin –taç, aristokrasi ve burjuvazi- eşitlik ve bağımsızlığı, işbirliğinin temelini oluşturtur.”[21]

Montesquieu’nün kuvvetlerin bölüşümü olarak meşhur olan öğretisi, toplumsal güçlerin pay sahibi oldukları, “meşruluk, temel haklar, iktidarın bölünmesi ve karma anayasa”dan oluşan bir sentez içermektedir. Devletin, farklı siyasal güçlerin temsilini organize edecek bir yapıda, monarkın, aristokrasinin ve halkın güçler dengesini ifade edecek bir karma rejim olarak örgütlenmesinin teorisidir bu.  Aristokrasi de monark ve halk arasındaki dengeyi sürdürmek için gereken temeli oluşturmaktadır.[22]

Kuvvetler ayrılığı özünde, aristokrasiyi krala karşı korumak için kurulmuş olsa da; “burjuva devrimleri başarıya ulaşınca Fransız ve Amerikan devletlerinin anayasalarına geçerek, varlığını çağdaş anayasalara kadar sürdürebilen bir anayasa ilkesi durumuna gelmiştir.”[23] Demokrasinin ve yönetim şekillerinin zamanın şartlarına uyarak yeni biçimler alması kuvvetler ayrılığı fikrinin özünü değiştirmemiştir.[24]

John Locke gibi Montesquieu de Fransız Devrimi’nde, İngiliz kolonilerinin Kuzey Amerika’daki bağımsızlık savaşında ve ABD’nin anayasal düzeninin hazırlanmasında kendilerine dayanılan düşünürler arasında sayılmaktadır.[25] ABD’nin kurucu babaları,  Montesquieu’nun erklerin ayrılığı ve birbirini dengelemesi konusundaki kaygılarını esas alarak, kuvvetler ayrılığı ilkesinde denge olgusunu göz önünde bulundurarak, ülkenin temel yasalarını belirleyen anayasalarını hazırladılar. 1787’de kabul edilen federal Anayasa bir önsöz ve 7 maddeden oluşmaktadır. Şimdiye kadar 27 değişiklik yapılan Anayasa üzerinde yapılan bazı küçük değişikliklerle günümüze kadar gelmiştir. Yetki kullanımını ulusal ve federe devletlerarasında paylaşan ABD Anayasası, federal bir sisteme dayanmaktadır.  Anayasa, yürütme organının başı olarak Başkana yasaları uygulama görevi, yasama organına, diğer bir deyimle Kongreye de yasa yapma, Yüksek Mahkeme ve diğer Federal mahkemelere ise kanunları yorumlama, uygulama ve davaları karara bağlama yetkilerini tanımaktadır. Yüksek Mahkeme, Anayasa ile çelişen veya çatışan federal, eyalet veya yerel bir yasayı geçersiz kılma veya kaldırma yetkisine sahiptir. Bu anlamıyla Yüksek Mahkeme, Anayasayı yorumlamada nihai yetkiyi elinde bulundurmaktadır.

Kuvvetler ayrılığı ilkesinin çıkış noktası güçlü olan kimsenin veya organın bu gücünü kötüye kullanacağı, “ötekini” etkisi altına alacağı varsayımıdır. Kuvvetin kötüye kullanılmasını önlemek ve bu güçler arasında bir denge sağlamak, demokrasilerde bu kuvvetlerin değişik organlar tarafından icra edilmesi ve birbirlerinden tamamen bağımsız olmaları yolu ile gerçekleştirilir. Böylece bu organların yetki ve görevlerini yerine getirirken, birinin diğerini kendi çıkarı için kullanması ve onu etki altına almasının önüne geçilmesi sağlanmaktadır. Demokratik sistemlerde “kuvvetler ayrılığı” ilkesi gereği, yasama, yürütme ve yargının birbirinden bağımsız olması esastır ve en büyük tehlike ise yargının bağımsızlığının zedelenmesi, yara almasıdır. Çünkü demokrasi denilen şey sadece sandıktan ibaret değildir. Elbette halkın iradesi çok değerli ve belirleyicidir. Ancak halkın oyu ile gelenlerin güç zehirlenmesi yaşaması, yetkilerini kötüye kullanmaları olasılığı her zaman vardır ve halkın bu kötüye kullanma eğilimine karşı korunması gerekmektedir. Bu gücü kullanarak halka karşı suç işlenmesinin önüne geçmek gerekir. Hitler de halkın oyuyla gelmiş ama bu hakkını kötüye kullanmış ve halka karşı ağır suçlar işlemişti.[26]

  1. Başkanlık Sisteminin Yapısı ve Özellikleri

Başkanlık; yürütme organının başı ve aynı zamanda devlet başkanı olan başkanın belirli bir süre için halk tarafından seçildiği ve yasama organının başkanı düşüremediği, başkanın da yasama organını feshedemediği bir siyasi rejim olarak tanımlanmaktadır. 1787 anayasasıyla birlikte kökeni ABD’ye dayanan başkanlık rejiminin; başkanlık, yarı başkanlık ve seçilmiş başkanlık şeklindeki üç değişik uygulamasından biri olan başkanlık sisteminin yürütme ile ilgili yetkilerin tamamı neredeyse başkanda olup, genelde de Latin Amerika ülkelerinin uygulayıcısı olduğu görülmektedir. Ne var ki, söz konusu bu toplumlarda süregelen “şef” anlayışı günümüz siyaset literatüründe “başkancı” olarak zikredilmiş olsa da, özünde kurumsallaşamamış toplumların yönetim tarzı şeklinde tezahür ettiği görülmektedir.[27]

Başkanlık sisteminin genel olarak üç temel özelliği olduğu söylenebilir. “Bunlardan ilki hem yürütmenin başı olan başkanın, hem de yasama organının ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız bir biçimde doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesidir. Bu bağlamda, her ikisinin de meşruiyet temelleri halkın oyu olduğu için, başkan ve yasama organı birbirine bağımlı değildir. Buradaki temel yaklaşım, yürütmenin başı olan başkan ile yasama organının yalnızca kendilerine ait olan belirli görevleri yerine getirmeleri ve kendi yetkilerini kullanmaları gerektiğidir. Bu bağlamda yasaları yapma görevi ve yetkisi olan yasama organı üyelerinin, yasaları yürütmeye koymakla yükümlü yürütme organı (başkan ve altındakiler) ile organik bir bağ içinde olmaları mümkün değildir. Bir diğer deyişle yasaları yapanlar ile yürürlüğe koyanlar aynı kişiler olamaz. ABD bağlamında bunun pratik sonucu, hiçbir Kongre üyesinin aynı zamanda başkan olmaması veya başkanın kabinesinde yer alamamasıdır. Aynı şekilde ABD Başkanı da Kongre üyesi olamaz.”[28]

Başkanlık sisteminin ikinci temel özelliği, hem başkanın hem de yasama organı üyelerinin birbirlerinden farklı ama belirli dönemler için seçilmeleridir. Bu süre ABD’de başkan için 4 yıl, Temsilciler Meclisi ve Senato üyeleri için sırayla ikişer ve altışar yıldır. Hem başkan hem de Kongre üyeleri görev sürelerinin bitimine dek iş başında kalırlar. Başkanın Kongreye karşı siyasal sorumluluğu olmadığı için (bu sorumluluk seçmenlere karşıdır), Kongre başkanı görevden alamaz. Yani, başkanın göreve başlayabilmesi ve görevde kalabilmesi Kongrenin onayına bağlı değildir. Benzer şekilde Kongre de siyasal açıdan başkana karşı sorumlu değildir ve başkan tarafından feshedilemez. Seçimle göreve gelen Kongre üyeleri de tıpkı başkanın kendisi gibi görev sürelerinin bitimine dek iş başında kalırlar.[29]

Başkanlık sisteminin üçüncü temel özelliği, başkanın neredeyse tek başına yürütmeyi temsil etmesidir. Başkanlık sisteminde yürütme organı başkanın egemenliğinde ve güdümündedir. Başkan, devletin tüm kademelerinde önemli atamaları yapar. Kabineyi ve kendisine Beyaz Saray’da hizmet verecek kadroyu kendisi oluşturur. Bu kişileri istediği zaman görevden alma ve yerine yeni kişileri atama yetkisine sahip olan başkan için, kendi kadrosu ve kabine yalnızca danışman konumundadır. Son karar başkana aittir.[30]

Bugün dünyada var olan başkanlık sistemlerinin büyük bir çoğunluğu, kimi farklılıklarına rağmen Amerika’daki başkanlık sistemini model almışlardır. Başkanlık sisteminin ana ekseni, başkanın seçimle doğrudan doğruya halk tarafından seçilmesidir. Yukarıda da belirtildiği gibi başkanlık sisteminde ne yasama, yürütmenin hukuki varlığına son verebilir, ne de yürütme yasama organını feshederek yeni seçimlere gidebilir. Bu sistemde başkan ve yasama organı halk tarafından genel oyla, ayrı ayrı ve sabit süreler için seçilirler ve bu süre içinde diğer organ karşısında bağımsız varlıklarını sürdürebilirler. Başkanlık sisteminde yasama ile yürütme arasında bazı karşılıklı etkileşim yolları elbette vardır; ancak bu yollar, organlardan birine, diğerinin hukukî varlığına son verme yetkisini vermez.[31]

Bu sistemde halk tarafından seçilen başkanın yürütme gücü, yine halk tarafından bağımsız olarak seçilen yasama (meclis) ile dengelenmektedir. Yürütmenin, diğer bir deyimle bakanlar kurulunun tüm üyeleri arasında sadece başkan kamuya karşı genel sorumludur. Başkan bakan veya kabine üyelerini atar. Kendi bakanlıklarından sorumlu olan kabine üyeleri, yasamaya karşı değil, başkana karşı sorumludurlar. Gerçek anlamda bir kuvvetler ayrımı ilkesini sağlamlaştırmak amacıyla ne başkan ne de kabine üyeleri meclis üyesi olamaz. Üstelik kabine üyeleri meclis toplantılarına bile katılamaz. Başkanlar sabit bir görev süresi için seçildiklerinden, olağanüstü bir durum yaşanmadıkça görevlerine devam ederler. Başkanın sabit görev süresi meclisin de görev süresini sabitleştirmektedir. Öte yandan başkanlık sistemlerinde devletin ve hükümetin başı gibi bir ayrım yoktur. Başkan hem devletin hem de hükümetin başıdır.

            Başkanlık yönetiminin en temel özelliklerini şöyle sıralamak mümkündür:

  1. Devlet ve hükümetin başı: Başkanlar devlet başkanının seremoni (törensel) görevlerini yerine getirir ve hükümetin yürütme dalından sorumlu olurlar. Genellikle başkanlar silahlı kuvvetlerin başı ve ulusal sivil hizmetlerin de başı olurlar. Dış politikada sorumlu olan başkan, iç mevzuatın başlatılmasında da sorumludur.
  2. Politikaların Yürütülmesi: Bakanlar Kurulunu tayin eden başkan, devlet bürokrasisini yürütmeleri amacıyla onlara tavsiyelerde bulunur.
  3. Yasa Koluna Bağımlılık: Başkan yasa yapma (mevzuatı başlatma) sürecini başlatır ancak kanun teklifinin yasallaşması için meclisin onayı gereklidir.
  4. Sabit Görev Süresi: Başkanlar sabit bir görev süresi için seçildiklerinden, olağanüstü bir durum yaşanmadıkça onlar görevine devam ederler. Başkanın sabit görev süresi meclisin de görev süresini sabitleştirmektedir. Böylece ne başkan meclisi dağıtabilir, ne de meclis başkanı görevinden indirebilir. Yürütmenin başındaki başkan ve meclis (ister tek, ister çift kameralı olsun) doğrudan halk tarafından seçildiklerinden dolayı, demokratik yasallıktan yararlanırlar. Bu nedenle başkanlık sistemini, “ikili demokratik meşruiyet”  şeklinde tanımlayabiliriz.[32]
  5. Başkan adayları kendi yardımcılarını seçer ve yardımcı da aynı seçimde başkan ile beraber seçilir. Başkan Kennedy 1963 yılında suikasta uğradığında yardımcısı Lyndon Johnson başkan olarak görevi devraldı.
  6. Parlamenter sistemlerden farklı olarak, Bolivya hariç bütün başkanlık sistemlerinde, hükümetin oluşturulması tamamen başkanın inisiyatifine bağlı olup, başkan meclis desteğini aramaksızın hükümeti teşkil edebilir. Bolivya’da, başkanlık seçimlerinde adaylardan biri çoğunluğu sağlamadığı durumda, anayasaya göre meclis çoğunluk kararı doğrultusunda başkanı seçer.[33]
  7. Parlamenter sistemlerden farklı olarak başkanlık sistemleri koalisyon hükümetlerinin kurulmasına olanak tanımaz.[34]

Yürütme ve yasamanın birbirlerinden bağımsız olarak genel seçimler ile yetkilendirilmesi, başkanlık sisteminde kuvvetler ayrılığı ilkesini parlamenter sisteme nazaran çok daha netleştirmektedir. Teoride hem başkanın hem de meclisin birbirlerinden bağımsız olarak güçleri var, ancak uygulamada başkan ve meclislerin, sahip oldukları gücü paylaşma durumları söz konusudur.  Ancak işlerin sağlıklı olarak yürümesi için her iki kurumun işbirliği esastır. ABD’de Kabine üyeleri meclis toplantılarına katılamaz. Yasama üyeleri kendi seçim bölgelerinden aldıkları oylar ile seçilirken, başkan ülke çapındaki seçimlerle iş başına gelir. Politikaların yürütülmesinde başkanın en önemli dayanağı ikna etme gücünden kaynaklanır. Siyasî bir kararın hayata geçirilebilmesi için ya başkan Washington’daki Kongreyi ikna edecek veya kamuoyu desteğini sağlayarak dolaylı yoldan Kongreyi yola getirmeye çalışacaktır. Örneğin Başkan Reagan (1981-1989), genellikle ikinci yolu tercih ederdi.

Aslında bir sistemde hem başkan hem de başbakan görev alabilir.  Ancak biz bu sistemin parlamenter sistem mi, yoksa başkanlık sistemi mi olduğunu soracağımız üçlü bir testle kolaylıkla cevap bulabiliriz. Birinci soruyu şöyle formüle edebiliriz: Başkan, parlamentonun çoğunluk kararıyla çıkarttığı bir yasayı veto edebilir mi? Eğer cevabımız evet ise, o zaman başbakan mevcutsa da bu sistem başkanlık sistemidir. İkincisi, eğer başkanlar bu yetkiden yoksun iseler, o zaman biz başkanların kabineyi oluşturma (başbakan dâhil olmak üzere) veya dağıtma yetkisine sahip olup olmadıklarını sorarız. Eğer başkanlar bu yetkiye sahip iseler, sistem yine başkanlık sistemidir. Son olarak eğer bu durum ve detaylar ana materyalde belirtilmemiş ve ana materyalde önemli kararları verme mercii olarak başbakan değil başkandan söz ediyorsa, bu durumda da biz sistemin başkanlık sistemi olduğunu söyleyebiliriz: Romanya ve Kırgızistan’da olduğu gibi.[35]

Birçok başkanlık sisteminde başkanlık süresi iki dönem ile sınırlandırılmıştır. 1951’de yapılan anayasa değişikliği ile ABD, başkanın ikiden fazla seçilmesini engelledi.  Buna rağmen başkanın üç dönem için seçilebileceği birkaç ülke de vardır. Ancak bütün ülkelerde adayların belli bir yaşta, örneğin ABD’de 36 yaşında olması ve vatandaş olarak en az 14 yıl bu ülkede ikamet ediyor olması şartı aranmaktadır (ABD Anayasası mad. 2, 1. Kısım).

2.1 ABD Başkanlık Sisteminin 5 Önemli Özelliği

  1. Başkan bir yasayı veto edebilir; ancak Kongre, eğer her iki mecliste üçte iki oy desteğini sağlarsa başkanın vetosunu aşabilir.
  2. Başkan silahlı kuvvetlerin başıdır; ancak savaş açma yetkisi Kongreye aittir.
  3. Başkan siyasî atamaları yapabilir, ancak senato bunları reddetme hakkına sahiptir.
  4. Normal koşullarda Kongre Başkanı görevinden uzaklaştıramaz ve Başkan da Kongreyi dağıtamaz, anacak olağanüstü koşullarda Kongre başkanı görevinden alabilir.
  5. Yasalar Kongre tarafından tartışılarak çıkartılır, ancak yasaları uygulamaya koymak başkanın sorumluluğundadır.

Kongre ve başkanın farklı politik düşüncelere sahip oldukları durumlarda işlerin yürümesinde aksaklıklarla karşılaşılır. Özellikle başkanın farklı bir partiye mensup olması, bunun yanında meclislerdeki çoğunluğun, birinin veya ikisinin farklı partilerden olması yasaların geçmesini zorlaştırıp engelleyebilir. Örneğin George Bush (1988-92) başkan iken, ABD Kongresindeki çoğunluk Demokrat Parti’den oluşmaktaydı. Cumhuriyetçi Bush, bu dönemde Kongre tarafından geçirilen pek çok yasa tasarısını veto ederek yasallaşmasını engelledi. Başkan tarafından veto edilen bir yasa tasarısının kanunlaşması için Kongrede üçte iki çoğunlukla geçmesi gerekmektedir. 1992’de Bill Clinton başkan seçildi ve bu kez 1994’te Kongredeki çoğunluk Cumhuriyetçilere geçti. Bush’un yaşadıklarına benzer bir durumla Clinton da karşılaşmak durumunda kaldı.[36]

Kısacası güçlü başkan, bazen meclisler tarafından hareket edemez bir duruma düşebilir. Ancak her şeye rağmen, başkanın nerdeyse her durumda başbakandan daha güçlü olduğunu kabul edilmektedir. Başkanlık sisteminde başkan yasamaya (yasama organına, yasama meclisine) karşı sorumlu değildir. Bu anlamıyla yasama ve yürütme arasındaki ilişki zayıftır. Parlamenter sistemlerde farklı olarak hükümetin iki temel kolu (yasama ve yürütme) birbirlerini görevden alamaz. ABD’de Yüksek Yargı üyeliklerine ve Yüksek idarî makamlara atananların, Senato tarafından onaylanmaları gerekmektedir. Başkanlık sisteminin en önemli zaafları şunlardır:

  1. Yasama ve yürütme arasındaki çatışma, kimi durumlarda sistemin tıkanmasına yol açabilir.
  2. Zayıf ve etkisiz başkanlar, kendilerini daha güçlü kılmak için yetkilerini artırmaya kalkışabilirler.
  3. Kuvvetler ayrılığı ilkesinden sapma.

Samuel P. Huntington Amerikan sisteminin gittikçe güçlü bir yürütmeye doğru giderekten kuvvetler ayrılığı ilkesinden uzaklaştığını ileri sürmektedir. Huntington tezini şu argümana dayandırmaktadır: 1882 ve 1909 yılları arasında önemli yasa tasarılarının %55’i Kongreden çıkmış iken, 1910-1932 yılları arasında bu rakam %46’ya, 1933-1940 yılları arasında, başlıca yasaların sadece %8’i Kongreden kaynaklanmıştı. Böylece yasama gittikçe yürütmenin gölgesinde kaldı. Öyle ki Amerikan başkanlarından Johnson, Kongreye danışmadan Vietnam Savaşı kararını almıştı. Richard Nixon savaşı Laos ve Kamboçya’ya yaymıştı. Ronald Reagan da 1986’da Kongreden habersiz olarak İran’a silah satarak Nikaragua’daki hükümeti düşürmek için bütçe oluşturmuştu. 11 Eylül terörist saldırıları da Başkan Bush’a ülke savunması konusunda sınırsız yetkiler sağladı.[37]

Schlesinger, ABD politikalarının oluşumunda yürütme kolunun oldukça baskın konuma gelişini “emperyal başkanlık” olarak adlandırmaktadır. Özellikle “olağanüstü hal bahanesiyle” bu güç artışının nasıl oluştuğuna dikkat çeken Schlesinger’e göre; Abraham Lincoln’un 1861’de, Habeus Corpus’ (ihzar müzekkersi, hazırlama yazısı) kaldırarak sıkıyönetim yasasını uygulamaya koyması, Franklin Rooseveltin’in Pearl Harbor saldırısından 6 ay önce “sınırsız ulusal olağanüstü hali” ilan etmesi, Harry Truman’nın ABD askerlerini Kore Savaşı’na gönderme taahhüdü ve Lyndon Johnson’un Vitenam’a asker konuşlandırması “emperyal başkanlık” örneklerini teşkil etmektedir.[38]

Ancak her şeye rağmen başkanlık sistemi, özü itibarıyla güçler dengesini birbirine karşı daha iyi konumlandırarak dengelemektedir. Sistem, yürütmenin yasama ile işbirliğini esas alarak, otoriter bir yapının ortaya çıkmasını engellemektedir. Zaten Montesquieu de; “Özgür bir devlette, yasama organının yürütmeyi durdurma yetkisi olmamalı, ama buna karşılık, çıkardığı yasaların nasıl ve ne şekilde uygulandığını denetlemek hakkı ve yetkisi olmalı”[39] derken bunu kastediyordu.

  1. Başkanlık Sistemi ve Parlamenter Sistem Uygulamaları

ABD’den etkilenmiş olarak birçok Orta ve Güney Amerika’daki demokrasi, başkanlık sistemi ile yönetilmektedir: Arjantin, Bolivya,  Şili, Kosta Rica, Dominik Cumhuriyeti, El Salvador, Meksika, Peru, Uruguay, Brezilya. Aynı şekilde Afrika’daki pek çok demokrasi de başkanlık sistemini benimsemiştir: Benin, Bostevana Gana, Namibya, Nijerya, Güney Afrika. Bağımsızlığına yeni kavuşmuş veya demokrasiyi yeni benimsemiş Arjantin, Hırvatistan, Filipinler, Güney Kore ve Tayland gibi ülkeler de başkanlık sistemi ile yönetilmektedirler.  Bilindiği gibi Amerikan başkanlık sisteminde iki parti ön plana çıkmaktadır. Ancak başkanlık sistemi ile yönetilip çok partili sistemi benimsemiş ülkeler de vardır. Amerika’da iki parti Kongreyi oluştururken Brezilya’da çok partili bir başkanlık sistemi yürürlüktedir. 2002 yılında Brezilya Millet Meclisinde 19 parti temsil edilirken, senatoda 10 parti bulunmaktaydı. Aynı yıl başkanın partisi her iki mecliste de azınlıktaydı. Üstelik Brezilya’daki parti disiplini oldukça gevşektir; vekiller sık sık parti değiştirmektedirler.

Başkanlık sistemi genellikle Orta ve Güney Amerika’da revaçta iken parlamenter sistemler Batı Avrupa’daki “eski” demokrasiler arasında yaygındır. Amerika’daki federalizm ve başkanlık sistemi, bilinçli bir tercih sonucunda dizayn edilmiş bir kurumlaşma iken, parlamenter sistem İngiltere’de birkaç yüzyıllık evrimleşme süreciyle yavaş yavaş şekillenmiştir. Philip Norton, 1688 yılını parlamenter egemenliğin başlangıcı olarak kabul etmektedir.[40] O yıl Parlamento ve Kral II. James arasındaki çatışmada, parlamento üstün gelmiş ve böylece Kral ülkeyi terk etmek durumunda kalmıştır. 1689 yılında kral olarak Orange’li William’ı atayan parlamento,  yeni kralın yetkilerini de önemli oranda kısıtlamıştır. Ancak parlamenter yönetimi 1693 yılıyla da başlatanlar bulunmaktadır. A. Lawrence Lowell, 1693-96 yılları arasında, kralın Temsilciler Meclisi’ndeki çoğunluğu oluşturan Whigs Partisi’nden hükümeti atamış olmasını, anayasal düzenin, diğer bir deyimle parlamenter hükümetin başlangıcı olarak kabul etmektedir. Oysa daha önceleri kral bakanları her iki parti öncülerinden, yani Whigler ve Torilerden (Tories-Whigs) seçerdi ve bunlar çoğunlukla uyum halinde çalışamazlardı.[41] Ancak bu dönemde Temsilciler Meclisi halen ağırlıklı olarak kral ve aristokrasinin hâkimiyeti altındaydı.

     Başta İngiltere olmak üzere, Avusturya, Belçika, Danimarka, İrlanda, Hollanda, Norveç ve İsveç gibi ülkeler parlamenter demokrasiyi özümsemiş ülkeler olarak bilinirler. Parlamenter demokrasilerin yaklaşık yarısı İngiliz Uluslar Topluluğuna mensup ülkelerden oluşurlar. Avustralya, Kanada, Hindistan ve Yeni Zelanda vb. Bugün dünyada parlamenter sistem ile yönetilen 58 ülke bulunmaktadır. Bunların 31’i anayasal monarşi, 25’i kurulu demokrasidir. Parlamenter sistemde demokratik meşruiyete sahip yegâne kurum parlamentodur. Orta ve Batı Avrupa’daki Bulgaristan, Macaristan, Letonya ve Slovakya yeni kurulan parlamenter demokrasiler arasında yer almaktadırlar. Hindistan hariç,  parlamenter demokrasi ile yönetilen ülkeler genellikle coğrafi olarak küçüktürler. İsrail hem başkanlık hem de parlamenter sistemin kimi özelliklerini bir araya getirerek farklı bir model geliştirmiştir.

Başkanlık sisteminden farklı olarak, parlamenter sistemlerde sabit bir görev süresi yoktur. Bu nedenle başbakanlar bir kaç kez üst üste aynı göreve gelebilmektedir. Özgün parlamenter rejimlerde demokrasi karşılıklı bir bağımlılık sistemi meydana getirir ve kabaca iki temel bileşene dayanır:

  1. Yürütme meclisteki çoğunluğa dayanır ve meclis güvenoyuyla hükümeti düşürebilir.
  2. Hükümetin meclisi dağıtma ve seçimlerin yapılması yönünde çağrıda bulunma kapasitesi bulunmaktadır.[42]

Parlamenter sistemde yürütme işlevi iki farklı organ tarafından yerine getirilir. Yürütme yetkisi devlet başkanı ve bakanlar kurulu arasında bölüşülmüştür. Dolayısıyla devletin ve hükümetin başı farklı kişilerden oluşur. Parlamenter sistemlerin hem cumhuriyetlerde ve hem de monarşilerde bulunması nedeniyle devletin başı farklı adlar alır. Monarşilerde devletin başı kral, prens, imparator gibi unvanlarla anılırken, cumhuriyet rejimlerinde devletin başı cumhurbaşkanıdır.  Ülkenin siyasî rejimi esas alınarak devlet başkanı ya veraset yoluyla veya seçimle iş başına gelir. Devlet başkanın seçimle iş başına geldiği rejimlerde, seçim organı genellikle parlamentodur. Parlamenter sistemde devlet başkanı siyasi olarak sorumsuzdur. Bu nedenle görev süresi boyunca ne meclis ne de başka bir organ tarafından görevinden alınamaz.

Parlamenter sistemde yürütme organı, yasama organından güvenoyunu aldıktan sonra işe devam edebilir. Başkanlık sisteminden farklı olarak, bu sistemde hem başbakan hem de bakanlar sorumludur. 19 yüzyılda, henüz günümüz anlamında bir demokratikleşmeden söz edilemeyeceği bir ortamda bakanlar monarşi rejiminin başında bulunan krala karşı sorumluydular. Parlamenter sistemin başkanlık sistemi karşısındaki önemli bir zaafı da seçimlerde meclisin çoğunluğunu ele geçiren partinin, yasama ve yürütme organı üzerinde denetim kurabilmesidir.  Bu durum, özellikle özgürlüklerin kullanılması konusunda ciddi sıkıntılara yol açabilir. Montesquieu, “Yasama erkiyle ya da yürütme erki aynı kişiye ya da aynı memur görevliler topluluğuna verilirse, ortada özgürlük diye bir şey kalmaz”[43] diyordu.

1945’ten 1979’a kadar bağımsızlığını kazanan 93 ülkeden 41 parlamenter sistem, 36’sı başkanlık sistemi, üçü yarı başkanlık sistemini seçerken, 13’ü monarşi rejimi yönünde karar kılmıştır. 1980’den önce bağımsızlığını kazanan ülkelerin en çok tercih ettikleri yönetim biçim parlamenter sistem iken, daha sonra bu tercihin başkanlık sistemi lehine kullanıldığı görülmektedir.  Özellikle 1980 ve 1990’lı yıllarda demokrasiye geçmeye eğilimli ülkelerin, hem Latin Amerika, hem Asya ve hem Doğu Avrupa’da, daha çok başkanlık sistemine yöneldikleri görülmektedir. Eski Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’daki yaklaşık 25 ülkeden sadece üçü (Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Slovakya) parlamenter rejimle yönetilirken, geri kalanı başkanlık rejimini tercih etmişlerdir. Aynı dönemde, Asya’da Kore ve Filipinlerin de başkanlık sistemini benimsediklerini görmekteyiz.[44]

Başkanlık ve yarı başkanlık gibi sistemlerin tercih edilmesinde istikrarlı hükümetlerin oluşturulması önemli bir gerekçe olarak ileri sürülmektedir. Fransa, 1792’den başlayarak Birinci (1792-1804), İkinci (1848-1852) ve Üçüncü Cumhuriyet (1870-1940) deneyimleriyle sistemini reform etme ihtiyacını duymuştur. Fransa’da, Üçüncü ve Dördüncü Cumhuriyet dönemlerinde, hiçbir zaman, bir parti tek başına Ulusal Meclis’teki sandalyelerin çoğunu alamadı. Bu zaman periyodunda kurulan 119 hükümetin ortalama ömrü bir yıldan az idi. Bazen kurulan hükümet sadece birkaç hafta veya birkaç ay iktidarda kalabiliyordu. Benzer bir durum, İkinci Dünya Savaşından sonra İtalya’da da yaşandı. 1945 ve 1986 yılları arasında 40’tan fazla başbakan görev aldı.[45]

Ancak Fransa’daki durum özellikle Dördüncü Cumhuriyet (1946-58)  döneminde katlanılmaz bir hal aldı ve bir türlü istikrarlı hükümetler çıkartılamadı. Öyle ki sadece 13 yıllık bir zaman dilimde Fransa’da 27 hükümet kurulup dağılmak durumunda kaldı. Bu sorunu aşmak amacıyla Fransa’daki Beşinci Cumhuriyet (1958), parlamenter sistemi bir yana bırakarak devlet başkanının doğrudan halk tarafından seçildiği yarı-başkanlık sistemini benimsedi.  Böylece 1962 yılında Anayasa’da yapılan düzenleme ile Yarı Başkanlık sistemine geçildi. Amaç ülkede istikrarlı bir yönetime kavuşup güçlü bir başkanlık oluşturmaktı.[46]

Bu yeni düzenlemeye göre:[47]

  1. Fransa Cumhurbaşkanı, başbakanı seçilmiş meclis üyeleri arasından atar ve gerektiğinde onu görevinden alabilir;
  2. Parlamentoyu dağıtıp erken seçim çağrısında bulunabilir;
  3. Olağanüstü hal ilanında bulunabilir;
  4. Bakanlar konseyine başkanlık yapabilir;
  5. Uluslararası antlaşmaları müzakere edebilir;
  6. Kabine üyelerini başbakan meclis içinden atar. Ancak eğer çoğunluğu sağlayan parti başkanın partisi ise, o zaman başkan kabine üyelerini de atayabilir.
  7. Cumhurbaşkanı tarafından atanan başbakan meclise karşı sorumludur.
  8. Cumhurbaşkanı, ulus için hayati olan konularda referandum çağrısında bulunabilir.

Fransa’daki sistem Charles de Gaulle zamanında, hem cumhurbaşkanının hem de başbakanın aynı partiden olması nedeniyle iyi işledi.  Kuşkusuz bu sistemin motor gücü Cumhurbaşkanı idi. Ancak daha sonra Mitterrand ve Chirac’ın farklı partilere mensup olmaları nedeniyle hükümetlerinde sorunlar yaşandı. Yarı başkanlık sistemi başkanlık ve parlamenter sistem kadar yaygın değil. Zaten yakın döneme kadar yarı başkanlık sistemi sadece birkaç ülkede uygulanmaktadır. Fransa, Finlandiya ve Portekiz bu rejimin uygulayıcısı olarak bilinen ülkülerdir. Ancak Finlandiya’nın gittikçe parlamenter sisteme doğru kaymakta olduğunu belirtmek gerekir. Çek Cumhuriyeti, Estonya, Litvanya ve Slovenya da yarı-başkanlık sistemini benimseyen ülkeler arasındadır. Çek Cumhuriyeti’nde başkan, parlamento tarafından en fazla iki dönem için (beşer yıllık) seçilirken, bir yasa tasarısını veto etme,  başbakan ve anayasa mahkemesi hâkimlerini atama ve belirli koşullarda parlamentoyu dağıtma yetkilerine sahiptir. Fransa’da Cumhurbaşkanı 1962-2000 yılları arasında 7 yıl için görev yaparken, daha sonra yapılan düzenleme ile bu süre 5 yıla indirildi.  ABD’den farklı olarak Fransa’da, ulusal çapta oldukça geniş bir yelpazede siyasi partiler faaliyet göstermektedir. Pek çok Avrupa ülkesindeki çok partili yapıda olduğu gibi, Fransa’da da sağ ve sol yelpazeden değişik partiler bulunmaktadır. Sol yelpazede Komünist Parti, Sosyalist Parti, Yeşiller Partisi ve Troçkist Parti göze çarpmaktadırlar. İkinci Dünya Savaşı’ndan 1970’lerin sonuna kadar yapılan bütün genel seçimlerde Komünist Parti en az %20 civarında oy alırdı, ancak daha sonraki dönemde bu parti gücünü yitirerek ciddi oranda oy kaybına uğradı. Böylece sol yelpazenin en güçlü partisi olarak Sosyalist Parti öne çıktı. 1981 seçimlerinde Sosyalist Parti kesin bir zafer elde ederken, François Mitterrand Cumhurbaşkanı oldu ve 1995 yılına kadar, 14 yıl Cumhurbaşkanı olarak kaldı. Fransa’daki merkez-sağ, ancak 1993’de Ulusal Meclisteki çoğunluğu alabildi.

Aslında ABD hariç, başkanlık sistemine sahip pek çok ülkenin, Batı Avrupa’daki pek çok parlamenter rejime göre daha yeni ve sonradan bağımsızlıklarını kazanmış olmalarından dolayı,  genellikle istikrarsız bir demokrasiye veya otoriter bir yapıya sahip oldukları inkâr edilemez. Üstelik bu istikrarsızlık sadece Latin Amerika’ya özgü bir durum da değil, demokrasi deneyimleri yeni olan Filipinler, Güney Kore, Nijerya ve hatta Lübnan da bu örneğe dâhil edilebilir. Ancak bu istikrarsızlık ve otoriter eğilimler, başkanlık sisteminden ziyade, henüz tam olarak yerleşmemiş demokrasi kültürü ve deneyiminden kaynaklanmaktadır. Zaten başkanlık sisteminden söz edildiğinde, Latin Amerika ülkelerinden ziyade genellikle başarılı bir örnek olan ABD akla gelmektedir. Amerika kıtasında ABD ve Arjantin saf (pure) başkanlık sistemleri olarak gösterilmektedirler. Başkanlık sistemine 1853 yılında geçen Arjantin’in ABD sisteminden etkilendiği açıktır, ancak kuvvetler ayrılığı ilkesinde Arjantin’in daha dengeli bir yapıya sahip olduğu kabul edilmektedir.

ABD başkanlık sisteminden etkilenmeleri veya burayı örnek almalarından dolayı başkanlık sistemlerinin benzer yönleri parlamenter sisteme nazaran biraz daha fazladır. Parlamenter sistemde demokratik olarak meşru kabul edilen yegâne kurum parlamentodur ve bu nedenle hükümet yönetim yetkisini güvenoyuyla buradan alır. Aynı şekilde hükümetin iktidarda kalma süresi meclisin desteğine bağlıdır. Meclis yeni bir hükümet alternatifi ortaya çıkartamadıkça veya bu güce sahip olmadıkça hükümet güvendedir.

Daha önce de belirtildiği gibi, başkanlık sisteminde bir kere seçildikten sonra hem başkan ve hem de meclisin diğerini düşürme gibi bir yetkisi yok. Ancak bu durum sistemin istikrarı açısından her zaman olumlu bir avantaj olarak görülemez. Başkanlık sisteminin en önemli çıkmazlarından biri doğrudan halk tarafından seçilmiş başkan ve meclisin farklı ideolojik ve politik tercihler üzerinde ısrar etmelerinin ortaya çıkaracağı tıkanıklıktır. Peki, böyle bir tıkanıklık durumda, demokratik prensipler esas alındığında halk adına kim konuşacak ve kim karar verecektir? Başkan mı,  kongredeki çoğunluğu temsil eden meclis mi? Her iki kurum da meşruiyetini halktan aldığından dolayı, ortaya çıkan çatışma ve anlaşmazlık durumu bir dereceye kadar gizli kalabilse de, daha sonra dramatik bir şekilde yüzeye çıkabilir. Ancak böyle bir anlaşmazlığı çözebilecek demokratik bir ilke bulunmamaktadır ve çoğunlukla bu soruna çözüm getirecek bir mekanizma ya anayasada yoktur veya oldukça komplekstir. İşte bu tür durumlarda genellikle askerî müdahaleler “poder moderador” (arabulucu güç) olarak gündeme gelmektedirler.[48] Belki bu türden bir çatışma Amerika’da ciddi bir krize yol açmayabilir, ancak sosyal ve ideolojik kutuplaşmaların belirgin olduğu toplumlarda bu tür bir çatışma sistem açısında ciddi bir tehdide sebep olabilir.

Kısacası başkanın sabit bir süre için seçilmesi her zaman avantajlı bir durum olarak sayılamaz. Ancak bazı beklenmedik durumlarla karşılaşıldığında, örneğin görevli başkanın ölmesi veya hüküm vermede yapılan ciddi yanlışlar başkanlık sistemini parlamenter sistemden daha zayıf bir konuma düşürebilmektedir. Parlamenter sistemlerde başbakan bu tür durumlarda her zaman kendi yönetimini güçlendirme ve gerektiğinde tekrar meclisten güvenoyu alma gibi girişimlerde bulunabilirken, başkanlık sistemi böyle bir esnekliğe sahip değil ve buna olanak tanımaz.  Bu nedenle başkanlık sistemindeki bu katılık, parlamenter sistemdeki esneklik yanında her zaman avantajlı bir durum olarak sunulamaz. Öte yandan başkanlık sisteminde, görevi kötüye kullanma suçlamasıyla başkanı görevden alma, parlamenter sistemde güvenoyuyla hükümeti görevden düşürmekten çok daha zordur. Güç durumdaki bir başkan, görevi bırakmak istemediği sürece muhaliflerinin onu görevden alması pek de kolay değildir. Çünkü başkan istifa etmek istemediği sürece, anayasayı ihlal etmeden onu görevden alacak bir mekanizma yoktur. Örneğin Bolivya’da Başkan Hernan Silles Suazo’nun istifa etmesi, ülkede yıllık enflasyonun %22’ye çıkması ve siyasî kaosa rağmen 2 yıl 10 ay sürecektir. 1982’de yönetime gelen, Silles Suazo, ancak askerî müdahale riski belirince istifa etmeyi kabullenmek durumunda kalmıştır.[49]

Latin Amerika’da, Andean ülkeleri olarak bilinen ve başkanlık sistemiyle yönetilen Bolivya, Kolombiya, Ekvator, Peru ve Venezüella’da yaşanan ekonomik ve siyasî istikrarsızlıklar, nerdeyse günümüze kadar bir türlü bu ülkelerin yakasını bırakmadı. 1825 yılında bağımsızlığını kazanan Bolivya, dünyada en çok askerî darbelerin yaşandığı ülkelerin başında gelmektedir. 1825’ten 1982’ye kadar bu ülkede 191 askeri darbe gerçekleşti. 157 yılda, 191 darbe olduğuna göre,  demek ki bu ülkede nerdeyse her 8 ayda bir darbe olmuş. Daha sonraki yıllarda doğrudan darbe girişimlerinden bir azalma olsa da Bolivya’nın halen ciddi anlamda bir istikrara kavuştuğu söylenemez. 2003 yılı Ekim ayında köylüler ve yerel halk tarafından artarda gerçekleştirilen sosyal protestolarda Bolivya Başkanı Sanchez de Lozada istifa etmeye zorlandı. Venezüella Başkanı Hugo Chavez, Nisan 2002’de bir gün sonra tekrar başkan seçilecekken işveren kuruluşlarının da desteklediği başarısız bir askeri darbeyle görevinden alınmak istendi. Ekvator’da, demokratik seçimlerle iş başına gelmiş olan Başkan Jamil Mahuad, Ocak 2000’de, işverenlerin de desteklediği yerel ayaklanmayla iktidardan düşürüldü ve ülkede askeri cunta yönetime geldi; ancak henüz birkaç saat geçmeden dış baskılar nedeniyle askeri cunta, yönetimi Başkan Yardımcısı Gustavo Noboa’ya bırakmak durumunda kaldı. Aynı şekilde 2000 yılında Peru Başkanı Alberto Fujimori, ülkede patlak veren yolsuzluk skandalı ve siyasî ithamlardan dolayı ülkesini terk etmek durumunda kaldı.[50]

 ABD gibi iki partili sistemlerde yasama ve yürütme arasındaki ilişki biraz daha nettir; ancak nadir de olsa çok partili başkanlık sistemlerinde de parlamenter sistemdeki gibi “vekil pazarı” şeklinde adlandırılabilecek durumlar ortaya çıkabilmektedir. Bu sistemlerde, özellikle başkanın partisinin mecliste güç kaybetmesi ve marjinal bir partiye dönüşmesi durumunda başkan, kabine üyelerini diğer parti üyelerinden seçebilir. Brezilya’da,  1990’da, askerî yönetimden sonra halk tarafından seçilen ilk başkan olan Fernando Afonso Collor de Mello’nun partisinin mecliste %10’nun altına düşmesi üzerine, Başkan kimi kabine üyelerini diğer partilerden atadı. Ancak bu seçim, bir partiyle yapılan antlaşmadan ziyade, şahıs ile varılan antlaşmaya dayanmaktadır. Çünkü bir parti veya partilerle yapılan antlaşma, ister istemez parlamenter sistemlerde başvurulan bir koalisyon hükümetini hatırlatacaktır. Brezilya’daki çok partili başkanlık sistemi bazen yasama ve yürütmeyi ciddi çıkmazlara da sokabilmektedir. 1990 seçimlerinde 8,5 parti Temsilciler Meclisi’nde yer alırken, 6 parti Senatoya girebilmiştir. Başkanlık sistemiyle yönetilen Polonya’daki parti sayısı Brezilya’dan daha fazladır. 1991’deki seçimde mecliste yer alan etkin parti sayısı 10,8’dir. Aynen Brezilya gibi Polonya’daki pek çok partinin de net bir programa sahip olmadıkları görülmektedir.[51]

1990’ların başında Brezilya, çok partili başkanlık sisteminin sebep olduğu tıkanıklıkları aşmanın bir yolu olarak parlamenter sisteme geçiş alternatifini gündeme getirdi. 21 Nisan 1993’te bu ülkede başkanlık sisteminde parlamenter sisteme geçiş için bir halk oylaması yapıldı, ancak seçimde çoğunluk sağlanamadığından dolayı, başkanlıkta devam edildi. Uzun ömürlü ve istikrarlı başkanlık yönetimlerinde meclisteki partilerin sayısı ortalama olarak 2,7 iken, 1992’te Brezilya’da mecliste 8,5 parti bulunmaktaydı. Brezilya’da, 1985-92 yılları arasında uygulamaya konulmak istenen 7 farklı istikrar planın hayata geçirilmemesinin en önemli sebebi olarak dağınık parti sistemi gösterilmektedir. Üstelik Brezilya bu dönmede ekonomik olarak bir çöküş içinde de değildi. Örneğin 1992’de Meksika’nın ticari açığı 22,8 milyar dolar iken Brezilya’nın 15 milyar Dolar ticaret fazlası ve 20 milyar dolardan fazla rezervi bulunmaktaydı. Ancak siyasî krizlerden dolayı ilk üç başkan da istikrar politikalarını hayata geçirmek için yeterli desteği bulamayacaktır. Böylece çalışanların gelirlerinde bir gerileme meydana gelirken ülke mali bir krizle karşı karşıya gelecek ve 1992’de faiz oranları %30’u bulacaktır. Yüksek faiz oranları özel sektörün yatırım yapmasını nerdeyse imkânsız kılarken iç borç yükü de hükümetin temel servisleri sağlamasında yetersiz kalmasına yol açacaktır. Kimi araştırmacılar başkanlık sistemindeki dağınık (parçalanmış) çok partili yapıyı, kalıcı bir demokrasinin oluşturulması yönünde engel olarak görse de[52], bu doğru bir genellemeye örnek teşkil etmez. Aksi takdirde çok partili bir yapıya sahip olan Fransa yarı başkanlık sistemi de başarısız olmalıydı. Oysa biz Fransa’daki demokratik işleyişin pek çok açıdan örnek bir model teşkil ettiğini biliyoruz. Bu nedenle başarısızlık başkanlık veya parlamenter sistemden ziyade, çoğunlukla ülkenin coğrafî, sosyal ve ekonomik yapısından kaynaklanabilmektedir.

 İster başkanlık, ister parlamenter rejime sahip olsun, halkın yoksul olduğu demokrasilerde, iktidardaki partiler, zengin ülkelere nazaran daha çok oy kaybına uğrarlar ve bu da sistemi istikrarsızlığa doğru sürükler. Bazen bu kayıp %20’ye kadar ulaşır ve hatta geçebilir. Örneğin DSP, 18 Nisan 1999’de %22,19 oy alıp meclise 136 milletvekili gönderirken, 3 Kasım 2002’de %1,2 oy alıp barajın altında kalmıştır. DSP’nin trajik başarısızlığı yerel seçimlere de yansımıştır. 18 Nisan 1999 yerel seçimlerinde %19,28 oy alan parti 26 Mart 2004’te % 2,18’e düşmüştür. 2001’de Türkiye’de yaşanan ekonomik kriz ve yüksek enflasyon da DSP’nin bu başarısızlığını etkilemiştir. Dolayısıyla ister sağ, ister solcu yönetimler olsun, seçmen yüksek enflasyon gibi ekonomik başarısızlıkları cezalandırırken, ekonomik kazanım ve başarıları ödüllendirir. Zaten ekonomik kalkınma ve doğrudan demokrasi arasında da birebir bir ilişki bulunmaktadır. Zayıf demokrasiler genellikle zayıf bir ekonomiye sahiptirler. Ancak hesap verme sorumluluğu, zengin ülkelerde fakir ülkelere nazaran daha iyi işleyebilmektedir.[53]

Peki, bu sistemlerden hangisi demokrasiyi geliştirme yerleştirme mücadelesinde daha başarılı bir model olarak kabul edilebilir? Başkanlık sistemi mi, yoksa parlamenter sistem mi?  Doğrusu bu soruya cevap vermek hiç de kolay değil. Demokrasi hem bir ideal, hem de bir dizge kurumlar ve uygulamalar sistemidir. İdeal olarak iki temel ilkeyi içerir: Öncelikle her grup ve topluluk, kendilerini ilgilendiren ortak çıkarların müzakere edilmesinde, sistemce uygulanan kurallar ve politikalar üzerinde belirleyici bir etki ve denetime sahip olmalıdır. İkincisi bu uygulamalarda birbirlerine eşit davranmalı ve eşit davranılmalıdırlar.  Ayrıca bu ilkeler en küçük gruptan en büyüğüne uygulanabilmelidirler. Modern devlette bu ilkeler ancak belirli kurumlarla hayat bulurlar. Dolayısıyla demokrasi derken vatandaş haklarının belirli hukuki bir çerçeveyle garanti altına alındığı, kurumsal düzeyde temsilin sağlandığı, sorumlu bir hükümet, etkin bir sivil toplum, siyasi partiler ve medya gibi vatandaş ve hükümet arasında aracılık yapan bir mekanizmanın olmasından söz ediyoruz.[54]

  Amerikalılar kendi sistemlerinin daha demokratik olduğunu düşünürler. Ancak 20. yüzyılın başlarında Amerikalı anarşist Emma Goldman, kendi ülkesinde ifade özgürlüğünden dolayı ezilirken, anayasal monarşi ve parlamenter sisteme sahip Avrupa ülkelerinde düşüncelerini özgürce dile getirebilmiştir.[55]

Stepan ve Skach, 1993’te yaptıkları bir araştırmada, parlamenter sistemlerin demokrasiyi topluma yerleştirmede başkanlık sistemlerinden daha başarılı olduklarına iddia ederler. Araştırmacılar bu tezlerine kanıt olarak,  OECD üyesi olmayan 53 ülkeden 22’sinin son 10 yılda kesintisiz olarak demokrasi ile yönetildiğini ve bunların 17 tanesinin parlamenter sisteme sahip olduğuna işaret ederler.[56] Ancak bu bulgunun pek de sağlıklı olmadığını, başkanlık sistemiyle yönetilen ülkelerin de demokrasiyi ve demokratik kültürü topluma yerleştirmede parlamenter sistemlerden aşağı kalmadığını ortaya çıkaran araştırmalar da mevcuttur. Örneğin, Beck, Clarke ve arkadaşlarının daha geniş bir veri tabanını esas aldıkları bir araştırmada, 1975-1995 yılları arasında, OECD üyesi olmayıp 10 yıl kesintisiz bir demokrasiyle yönetilmiş ülkelerin listesi çıkartılmıştır. Buna göre parlamenter sistem ile yönetilen 40 ülkeden 22’si demokratik bir rejime sahipken, aynı dönemde başkanlık sistemiyle yönetilen 68 ülkeden 22’si demokrasiyi benimsemiştir.[57]Benzer şekilde, başkanlık demokrasilerinin parlamenter demokrasilere nazaran daha çabuk diktatör yapılara kaydığı yönündeki görüşlerin de sağlıklı verilere dayanmadıkları ileri sürülmektedir.[58]

İki rejimi objektif ve sağlıklı bir analize tabi tutabilmemiz için, şu üç temel soruya cevap aramak durumundayız: 1) Rejimin istikrarı, 2) Politik yeterlilikler (policy outputs) ve bunların vatandaşların tercihleriyle uyumlu bir halde olması, 3) Yönetim süreci. Linz (1994) başkanlık sisteminde zaman zaman karşılaşılan geçici esnemezliğin (temporal rigidity) demokratik istikrara zarar verdiğini ileri sürmektedir. Bu durum da yönetimde bölünme, tıkanıklık, hükümet krizi ve son olarak demokrasinin çöküşüne yol açabilmektedir. Linz’e göre Parlamenter sistem bu yönüyle başkanlıktan daha avantajlı görülmektedir, çünkü meclis güvenini yitirmiş bir hükümet her an için görevinden alınabilir. Stepan ve Scach (1993), Colomer (1995), Riggs (1997), Prezeworski (2000)  gibi araştırmacılar, Linz’i bu anlamıyla desteklerken, Shugart ve Carey (1992), Mainwering ve Shugart (1997), Von Mattenheim (1997) gibi araştırmacılar başkanlık sisteminin rejimin istikrarı açısından daha avantajlı olduğunu ileri sürerler. Kısacası her iki sistem üzerine yapılmış olan çalışmalardan, araştırmacılar, gerek istikrar, gerek politik yeterlilik ve gerekse de yönetim süreçleri açısından birinin diğerinden daha üstün olduğu konusunda bir anlaşmaya varmaz.[59]

Aslında 20. yüzyıl demokrasilerin iki temel kırılmaya maruz kaldığı görülmektedir.  İlk kırılma dalgasının, Birinci ve İkinci Dünya savaşları arasında, ikinci kırılmanın 1960’lardan sonra yaşandığı kabul edilmektedir. Birinci kırılmada çoğunlukla parlamenter rejimler etkilenmişken, ikinci kırılma dalgasında daha çok başkanlık sistemleri etkilenmişlerdir. Bununla birlikte 20. yüzyılda üç demokratikleşme dalgasına rastlanmaktadır: İlki Birinci Dünya Savaşından sonraki dönemi, ikincisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sömürgelerin bağımsızlığını kazanmasıyla başlayıp 1960’lara kadar süren dönemi kapsarken, üçüncüsü 1980’lerde başlayıp 1990’larda devam eden dönemi içerir. Başkanlık sistemiyle yönetilen demokrasilerin ortaya çıkışı çoğunlukla bu üçüncü dalgada olmuştur. Bu nedenle, özellikle bu ülkeler bazında demokratik başarı veya başarısızlığı zaman olgusuyla ölçmeye kalktığımızda sağlıklı bir sonuca varamayız. Ancak 20. yüzyılda, bir bütün olarak demokratik rejimlerin çöküşü (darbe vb. müdahalelerle demokratik rejimden sapma) ele alındığında, yukarıdaki tablodan da görüldüğü üzere, parlamenter sistem ile yönetilen 21 ülke çöküşe uğrarken, başkanlık sistemiyle yönetilip çöküşe geçen ülke sayısı 12’dir.[60] 

 

Tablo: 20. yy. Demokratik Rejimlerin Çöküşü

Parlamenter Sistem

Başkanlık Sistemi

Diğer Sistemler

Burma 1962

Arjantin 1930

Avusturya 1933

Estonya 1934

Bolivya 1964

Ekvador 1962

Fiji 1988

Brezilya 1964

Almanya 1933

Yunanistan 1936

Şile 1973

Kore 1961

Yunanistan 1967

Kolombiya 1953

Peru 1968

Guyana 1978

Küba 1954

Sri Lanka 1982

İtalya 1922

Guatemala 1954

 

Kenya 1969

Kore 1972

 

Latviya 1934

Nijerya 1983

 

Lituanya 1926

Panama 1968

 

Nijerya 1966

Filipinler 1972

 

Pakistan 1954

Uruguay 1973

 

Pakistan1977

 

 

Portekiz 1926

 

 

Sierra Leone 1967

 

 

Singapur 1972

 

 

İspanya 1936

 

 

Surinam 1986

 

 

Tayland 1976

 

 

Türkiye 1980

 

 

Kaynak: President and Assemblies, s.40

 

Genel olarak parlamenter demokrasilerin daha eski bir geçmişe sahip oldukları gözden kaçmaz. Parlamenter yönetim, bakan sorumluluğu anlamında (ministerial accountablty) Belçika ve Lüksemburg da ilk olarak 1830’da, Hollanda’da 1848, İtalya’da 1867, İspanya’da 1869, Norveç’te 1884, Danimarka’da 1901, Avusturya, Finlandiya, Almanya, İzlanda ve İrlanda’da Birinci Dünya Savaşından sonra uygulamaya geçtiği kabul edilmektedir. Yine Avrupa’da genel seçimlere dayalı parlamenter demokrasinin Norveç’te 1897, İsveç ve Hollanda’da 1917, İngiltere, İtalya, Belçika ve Lüksemburg’da 1918’den beri uygulamada olduğu gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, iki sistemin karşılaştırılmasında,  parlamenter sistemin demokrasiye daha çok uygun olduğu düşüncesine yol açabilir. Ama bu parlamenter demokrasilerde bile, kadınların genel seçimlerde oy kullanma hakkı ancak İkinci Dünya savaşından sonra mümkün olabilmiştir. Örneğin kadınlar İtalya’da 1945, Fransa’da 1946 ve Belçika’da 1948’de oy hakkı elde edebilmişlerdir.[61]

Dolayısıyla, bu ülkeleri, Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra bağımsızlıklarının kazanıp başkanlık sistemini benimseyen ülkelerle karşılaştırdığımızda, parlamenter sistemin demokrasi açısından daha işlevsel olduğu sonucuna varabiliriz. Zaten Avrupa parlamentarizmin ana vatanı olarak karşımıza çıkar. Batı Avrupa’da, Vatikan gibi minik ülkeleri saymazsak, sadece İsviçre parlamenter sisteme sahip değil; diğer ülkelerin tamamı parlamentarizmi benimsemiş ve bu anlamda önemli bir yönetim deneyimine sahiptirler. Ancak bu karşılaştırmanın adil olmadığını da kabul etmek durumundayız.

Sonuç

Montesquieu’ye göre, “Vatandaşların siyasal özgürlüğü demek, insanın kendini güvenlik içinde duyduğu zihin huzuru demektir.”[62]  Bu özgürlüğü sağlamada,  kuvvetler ayrılığı ilkesinin gözetilmesi en önemli husus olarak karşımıza çıkmaktadır. İster başkanlık, ister parlamenter sistemler olsun,  kuvvetler ayrılığı ilkesini hakkıyla işleten rejimler, demokratik rejimler olarak kabul edilmektedirler.  İki sistemi birebir karşılaştırdığımızda, başkanlık sistemindeki kuvvetler ayrılığı ilkesi, diğer bir deyimle fren denge sistemi daha nettir.  Bir de başkanın fiks bir süre için yürütmenin başına geçmesi, meclis tarafından görevinden alınma veya güven oyunla düşürülme kaygısını taşımaması,  sistemin daha istikrarlı bir şekilde devam etmesini sağlamaktadır.

 Buna karşılık Parlamenter sistemde partilerin oy kaygısı ve hükümetlerin düşme korkusu, yürütmenin (liderlerin) cesur ve kararlı çözümler üretmesini engelleyebilir. Hem başbakanın hem de kabinenin meclise karşı sorumlu olması, bütün önemli kararların alınmasında meclis gerçeğinin göz önünde bulundurulmasını zorunlu kılmaktadır. Oysa başkanlık sisteminde kabinenin sadece başkana, başkanın da kamuya karşı sorumlu olması sorunların çözümünü kolaylaştırmaktadır.

Diğer yandan başkanlık sisteminin âdem-i merkezi yapılanmaya parlamenter sisteme nazaran çok daha elverişli ve esnek bir yapı arz ettiğinin de altını çizmek gerekmektedir. Zaten ABD ve Rusya’da olduğu gibi, çoğu başkanlık sistemi eyalet ve federe bölgeler yönetimi üzerine inşa edilmişlerdir. Yarı başkanlık sistemiyle yönetilen Fransa’da bile üniterlik idari değil teritoryal (toprak bütünlüğü) düzlemde ele alınmaktadır. Genellikle coğrafi olarak hacimli, dinsel ve etnik anlamda çoğulcu ülkelerde, başkanlık sistemini, üniter devlet modeline dayılı bir zemin üzerinde inşa etmeye kalkmak, bir binayı bir gecekondu temeli üzerinde inşa etmeye benzer.   

 

Kaynakça

Akçalı, P., “Siyasal İstikrar ve Başkanlık Sistemi: Amerika Birleşik Devletleri Örneği”, Başkanlık Sistemi ve Türkiye, Derleyen: İhsan Kamalak, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2007, s.59.

Baudot  P.Y., ve Thomas Ribemont, Science Politique, 2.Edition, Sup Foucher, Paris, 2013, s.31.

Bayhan, V., “Demokrasi ve Sivil Toplum Örgütlerinin Engelleri: Patronaj ve Nepotizm”, C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 26,  No: 1, Mayıs 2002, ss.1-13.

Beceren, E., Türk İktidar Yapısında Değişim: Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemi, Yeni Türkiye, Başkanlık Sistemi Özel Sayısı, Mart-Nisan 2013, Yıl: 9, Sayı:51, s.284.

Beck, T., vd., “New tools and new tests in comparative political economy: The Database of Political Institutions”, The World Bank Economic Review, Vol:15, No:1, ss.165-176.

Beetham, D., Parliament and Democracy in the Twenty- First Century, a Guide to Good Practice, Inter-Parliamentary Union, Switzerland.

Cheibub, J. A., Presidentalism, Parliamentarism and Democracy, Cambridge University Press, 2007.

Çelik, İ., “Kuvvetler Ayrılığı: Bir İndirgeme ve Dönüşüm”,  Liberal Düşünce, Yıl: 16, Sayı: 61-62, Kış-Bahar 2011, ss. 143-166.

Edwards III,  G. C., Stephen J. Wayne, Presidential Leadership Politics  and Policy Making,  St Martin’s Press, Fourth Edition, New York,1997.

Girdner,  E. J., Power &People An Intoduction to Politics, Literatür Yayınları, İstanbul, 1996.

Hague R., and Martin Harrop, M., Comparative Governments and Politics, 6th edition, Macmillan, 2004.

Kışlalı, A. T., Siyasal Sistemler, İmge Kitabevi, Ankara, 1998.

Lantis, J. & Moskowitz, E., “The Return of the Imperial Presidency? The Bush Doctrine and US intervention in Iraq,” in  Contemporary Case in US Foreign Policy, from terrorism to trade, ed. by Ralph G. Carter, Second Edition, CQ pres, Washington DC, 2005.

Linz, J. J. ve Arturo Valenzuela, The Failure of Presidential Democracy, Comperative Perspectives, Vol:1, The Johns Hopkins University Press, 1994.

Linz, J. J. ve Alfred Stepan, Problems of Democratic Transition and Consolidation Southern Europe, South America, and Post Communist Europe, The John Hopskins University Press, 1996.

Lowell, A. L., Governments and Parties in Continental Europe, In Two Volumes, Vol. I, Boston and New York, Houghton, Mifflin and Company, 1897. 

Magstadt, Thomas M., Understanding Politics, Ideas, Institutions & Issues, Thomas Wadsworth, United States, Seventh Edition, 2006.

Maravall J M & Ignacio S. Chuenca, Controlling Governments Voters, Institutions, and Accountability, Cambridge University Press, 2008.

Montesquieu, “Yasaların Ruhu’ndan Seçmeler,” Çev: Fehmi Baldaş,   Derleyen: Mete Tunçay, Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 3. Baskı, 2009.

Müller, W. C., vd., “Parlimentary Democracy: Promise and Probles,” in Delegation and Accountability in Parliamentary Democracies, eds. Kaare Storm,  Wolfgang C. Müller and Torbjorn B, Oxford University Press, 2003.

Norton, P., The Commons in Perspective, Oxford: Basil Blackwell, 1981.

Özbudun, E., “Hükümet Sistemi Tartışmaları”, Yeni Türkiye, Başkanlık Sistemi Özel Sayısı, Mart-Nisan 2013, Yıl: 9, Sayı:51.

Roskin, M. G., vd., Political Science, Tent Edition, Pearson International Edition, 2008.

Roskin, M. G., vd., Siyaset Bilimi: Bir Giriş, Çev: Atilla Yayla, Adres Yayınları, Ankara, 2013.

Schmidt, M. G., Demokrasi Kuramlarına Giriş, Çev: M. Emin Köktaş, Vadi Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2002.

Shugart, M. S., John M. Carey, Presidents and Assemblies, Constitutional Design and Electoral Dynamics, Cambridge University Press, 1992, ss.39-40.

Solimano, A., Political Crises, Social Conflict and Economic Development: The Political Economy of the Andean Region, Edward Elgar Publishing, 2005.

Stepan, A. ve Cindy Skach, “Constitutional Frameworks and Democratic Consolidation: Parliamentarianism versus Presidentialism”, World Politics, Vol: 46, No:1, October, 1993, ss.1-22.

Şenel A., Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1997.

Tarhan, E. Ü.,  “Demokrasi, Kuvvetler Ayrılığı, Yargı Bağımsızlığı Üzerine…”, Akademik Bülten, Cilt:12, Sayı:1, Mayıs 2014, s.15.

Topçu, E., Kuvvetler Ayrılığı Temelinde Devlet Teşkilat Yapısı, https://www.kaysis.gov.tr/Makaleler/EmrahTopcu_kuvvetler_Ayriligi.pdf

Yayla,  A., Siyaset Bilimi, Adres Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2015.

 

 

[1] Bu makale; Murat AKTAŞ ve Bayram COŞKUN tarafından editörlüğü yapılan “Başkanlık Sistemi” adlı kitapta yer alan, “Başkanlık Sistemi Erkler Ayrılığı ve Türkiye” başlıklı bölümün gözden geçirilerek genişletilmesi suretiyle hazırlanmıştır

[2] Prof. Dr., Muş Alparslan Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı.

[3] Doç. Dr., Muş Alparslan Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölüm Başkanı.

[4] Pınar Akçalı, “Siyasal İstikrar ve Başkanlık Sistemi: Amerika Birleşik Devletleri Örneği”, Başkanlık Sistemi ve Türkiye, Derleyen: İhsan Kamalak, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2007, s.59.

[5] Eddie J. Girdner, Power &People An Intoduction to Politics, Literatür Yayınları, İstanbul, 1996, s. 203.

[6]  George C. Edwards & Stephen J. Wayne, Presidential Leadership Politics  and Policy Making,  St Martin’s Press, Fourth Edition, New York,1997, s.4.

[7] Michael G. Roskin, vd., Siyaset Bilimi: Bir Giriş, Çev: Atilla Yayla, Adres Yayınları, Ankara, 2013, s.270.

[8] Atilla Yayla, Siyaset Bilimi, Adres Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2015, s.154.

[9] İrfan Çelik, “Kuvvetler Ayrılığı: Bir İndirgeme ve Dönüşüm”,  Liberal Düşünce, Yıl: 16, Sayı: 61-62, Kış-Bahar 2011, ss.143-166.

[10] Pierre-Yves Baudot ve Thomas Ribemont, Science Politique, 2.Edition, Sup Foucher, Paris, 2013, s.31.

[11] Alaattin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1997, ss.344-345.

[12] Vehbi Bayhan, “Demokrasi ve Sivil Toplum Örgütlerinin Engelleri: Patronaj ve Nepotizm”, C.Ü. Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt: 26,  No: 1, Mayıs 2002, ss.1-13.

[13] Michael G. Roskin, vd., Political Science, Tent Edition, Pearson International Edition, 2008, s. 261.

[14] Manfred G. Schmidt, Demokrasi Kuramlarına Giriş, Çev: M. Emin Köktaş, Vadi Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2002. ss.50-53.

[15] Montesquieu, “Yasaların Ruhu’ndan Seçmeler,” Çev: Fehmi Baldaş,   Derleyen: Mete Tunçay, Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 3. Baskı, 2009, s.370.

[16] Michael G. Roskin, vd., Siyaset Bilimi: Bir Giriş, Çev: Atilla Yayla, Adres Yayınları, Ankara, 2013, s.268.

[17] Manfred G. Schmidt, Demokrasi Kuramlarına Giriş, Çev: M. Emin Köktaş, Vadi Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2002. s.56.

[18] Manfred G. Schmidt, Demokrasi Kuramlarına Giriş, Çev: M. Emin Köktaş, Vadi Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2002. s.56.

[19] Ahmet Taner Kışlalı, Siyasal Sistemler, İmge Kitabevi, Ankara, 1998, 201.

[20] Manfred G. Schmidt, Demokrasi Kuramlarına Giriş, Çev: M. Emin Köktaş, Vadi Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2002. ss.56-57.

[21] Manfred G. Schmidt, Demokrasi Kuramlarına Giriş, Çev: M. Emin Köktaş, Vadi Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2002. S.57

[22] İrfan Çelik, “Kuvvetler Ayrılığı: Bir İndirgeme ve Dönüşüm”,  Liberal Düşünce, Yıl: 16, Sayı: 61-62, Kış-Bahar 2011, ss. 143-166; David Held, Models of Democracy, Stanford University Press, USA, 1996, ss.84-85.

[23] Alaattin Şenel, Siyasal Düşünceler Tarihi, Bilim ve Sanat Yayınları, Ankara, 1997, s.355.

[24]Emrah Topçu, Kuvvetler Ayrılığı Temelinde Devlet Teşkilat Yapısı, https://www.kaysis.gov.tr/Makaleler/EmrahTopcu_kuvvetler_Ayriligi.pdf

[25] Manfred G. Schmidt, Demokrasi Kuramlarına Giriş, Çev: M. Emin Köktaş, Vadi Yayınları, 2. Baskı, Ankara, 2002. s.49.

[26] Emine Ülker Tarhan, “Demokrasi, Kuvvetler Ayrılığı, Yargı Bağımsızlığı Üzerine…”, Akademik Bülten, Cilt:12, Sayı:1, Mayıs 2014, s.15.

[27] Ertan Beceren, Türk İktidar Yapısında Değişim: Başkanlık ve Yarı Başkanlık Sistemi, Yeni Türkiye, Başkanlık Sistemi Özel Sayısı, Mart-Nisan 2013, Yıl: 9, Sayı:51, s.284.

[28] Pınar Akçalı, “Siyasal İstikrar ve Başkanlık Sistemi: Amerika Birleşik Devletleri Örneği”, Başkanlık Sistemi ve Türkiye, Derleyen: İhsan Kamalak, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2007, s.60.

[29] Pınar Akçalı, “Siyasal İstikrar ve Başkanlık Sistemi: Amerika Birleşik Devletleri Örneği”, Başkanlık Sistemi ve Türkiye, Derleyen: İhsan Kamalak, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2007, s.61.

[30] Pınar Akçalı, “Siyasal İstikrar ve Başkanlık Sistemi: Amerika Birleşik Devletleri Örneği”, Başkanlık Sistemi ve Türkiye, Derleyen: İhsan Kamalak, Kalkedon Yayınları, İstanbul, 2007, s.61.

[31] Ergun Özbudun, “Hükümet Sistemi Tartışmaları”, Yeni Türkiye, Başkanlık Sistemi Özel Sayısı, Mart-Nisan 2013, Yıl: 9, Sayı:51, s.206.

[32] Juan J. Linz ve Arturo Valenzuela, The Failure of Presidential Democracy, Comperative Perspectives, Vol:1, The Johns Hopkins University Press, 1994, s.6.

[33] Jose M. Maravall & Ignacio S. Chuenca, Controlling Governments Voters, Institutions, and Accountability, Cambridge University Press, 2008, s.23.

[34] Jose A. Cheibub, Presidentalism, Parliamentarism and Democracy, Cambridge University Press, 2007, s.7.

[35] Thorsten Beck, vd.,  “New tools and new tests in comparative political economy: The Database of Political Institutions”, The World Bank Economic Review, Vol:15, No:1, ss.165-176.

[36] Eddie J. Girdner, Power &People An Introduction to Politics, Literatür Yayınları, İstanbul, 1996, s. 205.

 

[37] Michael G. Roskin, vd.,, Political Science, Tent Edition, Pearson International Edition, 2008, s. 284.

[38] Jeffrey S. Lantis and Eric Moskowitz, “The Return of the Imperial Presidency? The Bush Doctrine and US intervention in Iraq,” in  Contemporary Case in US Foreign Policy, from terrorism to trade, ed. by Ralph G. Carter, Second Edition, CQ pres, Washington DC, 2005, s.90.

[39] Montesquieu, “Yasaların Ruhu’ndan Seçmeler,” Çev: Fehmi Baldaş, Derleyen: Mete Tunçay, Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 3. Baskı, 2009, s.369.

[40] Philip Norton, The Commons in Perspective, Oxford: Basil Blackwell, 1981, s.12.

[41] Abbott Lawrence Lowell, Governments and Parties in Continental Europe, In Two Volumes, Vol: I, Boston and New York, Houghton, Mifflin and Company, 1897, s.3. 

[42] Alfred Stepan ve Cindy Skach, “Constitutional Frameworks and Democratic Consolidation: Parliamentarianism versus Presidentialism”, World Politics, Vol: 46, No:1, October, 1993, ss.1-22.

[43] Montesquieu, “Yasaların Ruhu’ndan Seçmeler,” Çev: Fehmi Baldaş,   Derleyen: Mete Tunçay, Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 3. Baskı, 2009, s.362.

[44] Alfred Stepan ve Cindy Skach, “Constitutional Frameworks and Democratic Consolidation: Parliamentarianism versus Presidentialism”, World Politics, Vol: 46, No:1, October, 1993, ss.1-22.

[45] Thomas M. Magstadt, Understanding Politics, Ideas, Institutions & Issues, Thomas Wadsworth, United States, Seventh Edition, 2006, s.166.

[46] Rod Hague and Martin Harrop, M., Comparative Governments and Politics, 6th edition, Macmillan, 2004, s.282.

[47] Thomas M. Magstadt, Understanding Politics, Ideas, Institutions & Issues, Thomas Wadsworth, United States, Seventh Edition, 2006, s.170.

[48]Juan J. Linz and Arturo Valenzuela, The Failure of Presidential Democracy, Comparative Perspectives, Vol:1, The Johns Hopkins University Press, 1994, s.7.

[49] Andrés Solimano, Political Crises, Social Conflict and Economic Development: The Political Economy of the Andean Region, Edward Elgar Publishing, 2005, s.77.

[50] Andrés Solimano., Political Crises, Social Conflict and Economic Development: The Political Economy of the Andean Region, Edward Elgar Publishing, 2005, s.15.

[51] Alfred Stepan and Cindy Skach, “Constitutional Frameworks and Democratic Consolidation: Parliamentarianism versus Presidentialism”, World Politics, Vol: 46, No:1, October, 1993, ss.1-22.

[52] Linz, Juan J. and Alfred Stepan, Problems of Democratic Transition and Consolidation Southern Europe, South America, and Post Communist Europe, The John Hopskins University Press, 1996, s.181.

[53] Jose´ M. Maravall, &, Ignacio S. Chuenca, Controlling Governments Voters, Institutions, and Accountability, Cambridge University Press, 2008, s.42.

[54] David Beetham, Parliament and Democracy in the Twenty- First Century, a Guide to Good Practice, Inter-Parliamentary Union, Switzerland, ss.3-4.

[55] Eddie J. Girdner, Power &People An Introduction to Politics, Literatür Yayınları, İstanbul, 1996, s.205.

[56] Alfred Stepan, A. & Cindy Skach, “Constitutional Frameworks and Democratic Consolidation: Parliamentarianism versus Presidentialism,” World Politics, Vol: 46, No:1, October, 1993, ss.1-22

[57] Thorsten Beck, vdb, “New tools and new tests in comparative political economy: The Database of Political Institutions”, The World Bank Economic Review, Vol.15, No.1, ss.165-176.

[58] Jose A., Cheibub, Presidentalism, Parliamentarism and Democracy, Cambridge University Press, 2007, s.96.

[59] Wolfgang C. Müller, vd., “Parlimentary Democracy: Promise and Probles,” in Delegation and Accountability in Parliamentary Democracies, eds. Kaare Storm,  Wolfgang C. Müller and Torbjorn B, Oxford University Press, 2003.

[60] Matthew S. Shugart, and John M. Carey, Presidents and Assemblies, Constitutional Design and Electoral Dynamics, Cambridge University Press, 1992, ss.39-40.

[61] Wolfgang C. Müller, vd., “Parlimentary Democracy: Promise and Probles,” in Delegation and Accountability in Parliamentary Democracies, eds. Kaare Storm,  Wolfgang C. Müller and Torbjorn B, Oxford University Press, 2003.

[62] Montesquieu, “Yasaların Ruhu’ndan Seçmeler,” Çev: Fehmi Baldaş,   Derleyen: Mete Tunçay, Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 3. Baskı, 2009, s.362.

Bu haber toplam 439 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim