AYLA FİLMİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Önder SAATÇİ

 Yıllardır bekler dururdum. Hani şöyle bir film çevirseler, bizi bize anlatan cinsten. Marmara depremi, terör belası, 15 Temmuz sarsıntısı, Suriyeli sığınmacıların durumu,… Ne bileyim, bu kadar hareketli bir coğrafyada yaşayıp da bunları film malzemesi yapmamak sinemacıların ayıbıdır, diye düşünüyorum. Tabi, bu meselelere dair filmeler yapılmış da ben seyretmemişsem o da benim kabahatim. Ama son zamanlarda sinema salonlarına seyirciyi çekmek için yapılan filmleri hatırlamaya çalıştığımda hep Türkçenin kalıp ifadelerini hatırlıyorum: çarşı pazar, düğün dernek, aile arasında, vs.

                 Yerli film hasretimi, dün izleme fırsatı bulduğum Ayla filmiyle bir nebze olsun gidermiş oldum. Ayla, Kore gazisi Astsubay Süleyman Dilbirliği’nin hayat hikâyesinden uyarlanmış. Film Koreli bir kız çocuğuyla bir Türk astsubayın yollarının Kore’de kesişmesini anlatıyor. Gerçi film, ünlü ABD film şirketi Warner Bros’ın logosuyla başlıyor ama biz yine de hikâyenin yerliliğiyle idare edebiliriz.

                Ayla, Her şeyden önce, baştan sona gözyaşı içinde izlenecek bir film. Sevgi, hasret, kavuşma, aşk, hüsran hepsi var bu filmde. Oyuncular da rollerinin hakkını veriyor, diyebiliriz. Ama yine de hiçbir oyuncunun, filmde karakter seviyesine yükseldiği söylenemez. Belki de bu, yönetmenin bir tercihi. Buna da saygı duymak lazım; ama böyle bir filmde insan; filmi sürükleyen, zihinlerde iz bırakan bir karakter arıyor ne de olsa. Belki Türk seyircisinin alışkanlığı, kim bilir…

İnsan sıcaklığını fazlasıyla hissedebiliyorsunuz Ayla’da. Sevginin coğrafyalara sığmadığını, siyasi sınırların, hatta farklı kültürlerin gönül köprülerini yıkamayacağını anlıyorsunuz. Üstelik, filmin gerçek bir hayat hikâyesine dayanıyor olması bu duyguyu daha da güçlendiriyor. Zaman zaman amirleriyle ters düşme pahasına, Astsubay Süleyman’ın bir baba şefkatiyle, uzun süre dilini dahi çözemediği Ayla’yı bağrına basması, onu Türkiye’ye beraberinde götürmek istemesi; fakat yakalanışı baba-evlat ilişkisinin, genetiğin çok çok ötesinde bir şey olduğunu bas bas bağırıyor âdeta.

Filmdeki savaş sahneleri, ne kadar çirkin bir dünyada yaşadığımızı bir kere daha göstermiş oldu bize. Savaş sahnelerindeki ses ve görüntü efektleri Hollywood kokuyor. Bu belki de filmi genç seyirciler için çekici kılabilir. Bu arada, sinemanın ticari yönünü de atlamamak lazım. Bir film yaptıysanız her seyircinin sizin sanatınızı seyretmek için salona gelmediğini de bilmeniz lazım.

                Filmde bazı kareler oldukça düşündürücü: Mesela, filmin sonuna doğru adı “Ankara” konmuş bir okulda İngilizce öğretildiğine dair bir vurgu pek hoş olmamış. Gerçi İngilizce o yıllardan başlayarak bütün dünyada revaç bulan bir dil; ama yine de senaryoda yeri yok bence. Bunu dengelemek için okulda Ankara marşının öğretildiğini gösteren bir kare eklenmiş ve Ankara marşı birkaç kez tekrarlanıyor. Her hâlde Türklük gururumuz okşanmak istenmiş. Sonra Anadolu’nun ilk kez görüldüğü bir sahnenin fon müziğinin tangodan seçilmesi de biraz fantezi gibi geldi bana. 50’li yıllarda Türkiye’de bir tango rüzgârı vardı elbette; ama bir Anadolu kasabası olan İskenderun’un tangoyla anılması veya algılatılmaya çalışılması biraz garip doğrusu. Ayrıca Süleyman Astsubay’ın yaşlılığını oynayan Çetin Tekindor’un bomboş bir camide namaz kılması da biraz yapmacık kaçmış. Camilerimizin dolmadığından şikâyet ederiz ama, bu kadar da değil, diyesi geliyor insanın.   

                Filmde kullanılan dil ise hiç de 50’li yılların Türkçesi değil. “Önemsemek, sorumluluk” gibi, o devirde dilde yeni yeni beliren kelimeler; sonra, dublajlı Amerikan filmlerinden fırlamış geldiği besbelli, “Bu konuşma burda bitmiştir.” gibi bir cümle; hele hele “geri dönüş almak” gibi tamamen günümüz dilinin göstergesi bir ifade, dil üzerinde yeterince çalışılmadığını gösteriyor. Kim bilir belki yapımcı bir sürü danışman tutmuştur, bir de dil danışmanına mı para yetiştirsin.

                Filmin bazı repliklerinden Ayla’nın Kore’deki Türk birlikleri tarafından esirgenmiş tek çocuk olmadığını öğreniyoruz. Bir de Türkiye Cumhuriyeti’nin, BM’nin yaptığı çağrıya cevap veren ilk devlet olduğu hususu da klasik bilgilerimizin dışında bir bilgi. Çünkü biz, merhum Menders’in, NATO’ya girebilmek için askerimizi Kore’ye sevk ettiğini duya duya bugünlere geldik. Nitekim, filmin başlarında, Kore halkına yardım için Kore’ye gidildiğine dair bazı konuşmaklar da geçmiyor değil; fakat işin bu  tarafı, belki de filmin temasından sapmamak için çok fazla işlenmemiş. Aynı şekilde Komünist düşüncelere sahip Mesut Üsteğmen’in iç dünyasında film boyunca beklediğim kırılmalara da yer verilmemiş. Sadece bir yerde Üsteğmen, kafasının karışık olduğunu söylüyor; ama gerisi gelmiyor. Her hâlde yönetmen, filminin, sadece savaş ortamında bir baba-kız hikâyesi olmasını istemiş olmalı ki bu durumda Kore Savaşı herhangi bir savaş durumuna iniyor ve bir fon olmanın ötesine geçemiyor. Elbette bu da bir yönetmen tercihidir; ama böylesi bir tercihte bulunan yönetmenin hayat felsefesi de merak konusu olmuyor değil.

                   Astsubay Süleyman Dilbirliği’nin hayatta iken böyle bir filmi görmüş olması, hatta belgesel çekimi sırasında Kore’ye kadar gitmiş olması kendisi için çok sevindirici olsa gerek. Şimdilerde hasta yatağında olan Süleyman Dilbirliği’ne, yüce Mevla’dan acil şifalar diliyorum. Onun gibi sorumluluk sahibi ve şefkatli askerlere bu ülkenin ne derece ihtiyacı olduğunu bu film sayesinde bir kere daha anlamış olduk.

Kore’ye bazı siyasi sebeplerle gitmiş olsak da Türk ordusu katılmış olduğu bu türlü savaşlarda; Bosna’da, Somali’de, Afganistan’da her zaman insani girişimlerde bulundu. Bu ortamlarda yaşanan pek çok dram olduğunu zaman zaman basından okuyor, duyuyoruz. Bunların da filmlerini görmek Türk seyircisinin hakkıdır.          

Bu yazı toplam 147 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim