"Şehri tarihin bir nesnesi olarak anlatmak bana göre değil"

"Şehri tarihin bir nesnesi olarak anlatmak bana göre değil"
İsmini 1975 yılında "Batılılaşma İhaneti" adlı eseriyle duyuran, Büyük Türkçe Sözlük çalışmasıyla ve dil konusundaki farklı düşünceleriyle önce çıkan TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan, Ömrüm Ankara kitabını anlattı

 

D. Mehmet Doğan’la yeni kitabı “Ömrüm Ankara-Bir Ankara Şehrengizi”ni konuştuk:

Bir şehri sadece tarihin bir nesnesi olarak anlatmak bana göre değil.”

 

Mehmet Kurtoğlu

D. Mehmet Doğan, 1975’te, yani 40 yıl önce ilk baskısı yapılan Batılılaşma İhaneti kitabı ile düşünce dünyamıza hızlı bir giriş yaptı. O günden bu yana dil ve düşünce eksenli otuza yakın kitabı yayınlandı. 2007’de yayınlanan Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu kitabı ile “resmî ideolojinin sonu geldi, bundan sonra tekrar Türkiye’yi etkileyecek bir konuma ulaşması mümkün değil” diyerek âdeta bugünleri haber verdi. Doğan aslında Darbeler Müdahaleler ve Siyasî Sistem, Bir Savaş Sonrası İdeolojisi: Kemalizm ve Türkendülüsiye-Hilâl Operasyonu gibi kitaplarıyla Batılılaşma İhaneti’nden sonra da konuyla alâkasını sürdürmüştü. Geçen sene Türkiye Cumhuriyeti Tarihine Giriş kitabı yayınlandı, inkılâp tarihî tartışmalarının, eleştirilerinin sistemli bir ifadesi olan bu kitap Türkiye’nin Millî Mücadele ve tek parti dönemini doğru anlama kılavuzu mahiyetinde.

Büyük Türkçe Sözlük ve dil siyaseti ile ilgili kitapları, Bir Lügat Bulamadım, Yüzyılın Soykırımı ve Devlet Sözlük Yazar mı? isimli eserleriyle de resmî ideolojinin bir başka vechesini gözlerimiz önüne seren Doğan, Ömrüm Ankara kitabında da bir şehir kitabından öte, resmî ideolojinin Ankara karşıtı başkent tasavvurunu şiddetle reddediyor. Bu red olmadan gerçek Ankara’nın anlaşılamayacağı düşüncesiyle elbete…

 

Yakın tarih yanında dil ve sözlük çalışmalarınız dikkat çekiyor. Bedenin yok edilmesi yanında dilin, kültürün yok edilmesini de “soykırım” olarak nitelendiriyorsunuz. Hatta  dil ve kültürün yok edilmesini konu alan kitabınıza  da “Yüzyılın Soykırımı” adını vermişsiniz. Dil ve kültürün tasfiyesi gerçekten soykırım mıdır?

Bedenlerin yok edilmesinin, katliamların, soykırımların esas sebebi kültürdür, dildir; diğer kimlik unsurlarıdır. Kültür unsurlarının arkaplanında din vardır. Savaşılan, yok edilmek istenen esasen beden değil, o bedene kimlik veren unsurlardır. Eğer kültürünüzü, kimliğinizi ve esasen dininizi değiştirse idiniz, onların dinine geçse idiniz yaşama hakkınız olacaktı. Nitekim buna zorlanan, zor altında dininden ve kültüründen vazgeçenlere aman verilmiştir. Bir soykırım insanı insanı yapan, kimlik kazandıran unsurlar ortadan kaldırılmadan gerçek anlamda amacına ulaşmaz.

 

“Bir Lügat Bulamadım” kitaplarınızdan birinin adı. Gerçekten lügat bulamadığınız için için mi sözlük hazırladınız?

Sözlükle ilgim gerçekten ihtiyaçtandır! 20. yüzyılın büyük yazarlarını 1960’larda, 70’lerde okurken mevcut sözlüklerin yeterince ihtiyaca cevap vermediğini gördüm. Öncelikle kendi ihtiyacımı karşılamak maksadıyla sözlük hazırlamaya karar verdim. Çoğu kimse dil devrimini, dildeki yozlaşmayı eleştiriyor fakat ortaya eser koyamıyordu. İşin temelinde sözlük vardı. Zor, zahmetli ve galib ihtimal sonuçsuz bu işe girmeye kimse teşebbüs etmiyordu. Eşrefoğlu Rumî, “belâ yağmur gibi gökten yağarken/Başını ona tutmaktır, adı aşk” diyor. Her şeyi göze alarak, “sorumluluk benimdir” diyerek işe giriştim.

Sözlüğün ilk baskısı 1981’de, 25 baskı geçen sene yapıldı. Bu arada sözlüğü genişlettiniz ve geliştirdiniz. Zaman içinde sözlük alanında ne gibi değişiklikler meydana geldi? Bu değişikliklerde sizin çalışmanızın rolü olduğunu düşünüyor musunuz?

1945’te yayınlanan TDK’nun ilk Türkçe Sözlüğününün sunuşunda esas olanın öztürkçe bir sözlük olduğu belirtilir. Şimdilik sözlüğe alınan yabancı kelimeler gelecek baskılarda ayıklanacaktır. Elbette bu yapılamamıştır. Bunun tam olarak başarılması dilimizin ve edebiyatımızın sonu olabilirdi. Kurum bunu yapamamıştır ama buna inanan birisi Öztürkçe Sözlük yapmıştır. Kurum’un sözlükle ilgili uygulamalarına bakarak sözlüklerinin 1980’ten sonraki değişiminde bizim anlayışımıza kademe kademe yaklaştığını görmek mümkündür.

 

Devlet’in sözlük yazmasını nasıl değerlendiriyorsuz?

Devlet’in hele de ideolojik ise, sözlük veya temel metinler oluşturması her zaman zihin hasarlarına yol açar. Sözlük’te bu apaçık görülüyor. Kelime kadrosunun tesbitinden, tariflere kadar bir dizi ideolojik tavır Türkiye’de sözlük alanını uzun süre etkilemiştir. Kurum dışında son yıllarda yayınlanan bazı sözlüklerde dahi bu tesirin devam ettiğine dair bir hayli malzeme var elimizde.

Devlet sözlük yazmaz, yazanların önünü açar, destek olur. Başlangıçta bu yapılsa idi, kültürümüz ve dilimiz için büyük kazançlara vesile olurdu. Dil Devrimi zihniyeti buna mani oldu. Dili tanzim ederek zihin muhtevamızı tayin etmek istediler. Bunun için kullandıkları en önemli araç sözlüktür.

Yeni kitabınız Ömrüm Ankara’da  Cumhuriyetin başkenti  çerçevesinde gerçekleştirilmek istenen laik ve batıcı zihniyete eleştirel bakış hakim iken, 70’li yıllarda yayınladığınız  “Batılılaşma İhaneti”nde ise benzer eleştirilerin ülke ölçeğinde ele alındığını görüyoruz. Bu bağlamda başkent ve ülkenin geneli açısından  zihniyet olarak değişen fazla bir şey olmadığını söyleyebilir miyiz?

Devletin ideolojisinde “başkent” kavramının önemli yeri var. Nasıl Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’nın devamı değil, yeni bir devlet olarak kutsanmışsa, başkent de yoktan var edilen şehir olarak yüceltilmiştir. Bu şehir ideolojinin ifadesini bulduğu bir merkezdir. Onun yapıları, caddeleri, sokakları bu ideolojiyi bize anlatır. Yapılarda görülmesi istenen, cadde, sokak ve meydan adlarında da ifadesini bulmuştur.

Diğer eserlerinize baktığımızda belli bir tezden yola çıkarak yakın tarihimizi değerlendirdiğinizi görüyoruz. Örneğin Batılılaşma İhaneti’nde yeni kurulan Cumhuriyetin ders kitaplarına koyduğu metinlerle nasıl bir algı oluşturduğunu,Türkendülüsiye’de 28 Şubat müdahalesinin Türkiye’yi Endülüsleştirmek istediğini ve bunda başarılı olamayacağını yazıyorsunuz.Yine 28 Şubat’ın etkilerinin devam ettiği 2000’li yıllarda ise “Mağlubiyet İdeolojisinin Sonu” adlı kitabınızla Cumhuriyetin  seküler ve batıcı zihniyetinin bittiğine işaret ediyorsunuz.  Bugün gelinen nokta yorumlarınızı doğrulamaktadır. Bu bağlamda “Yeni Türkiye” söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Her yeni eskidir! Bir atasözümüz “eskisi olmayanın yenisi olmaz” der. Bugün “Yeni Türkiye” diyenler bin yıllık kökleri üzerinde yükselen bir Türkiye’den söz ediyor olmalılar. Yoksa, daha önce yenilik iddiası çok öne sürülmüştür. Nizam-ı Cedit’ten bu yana bir hayli sıfat eskitilmiştir. Cumhuriyet de yenilik iddiasıyla ortaya çıkmış fakat köksüz yeniliğe mahkûmiyetinden ötürü başarısız olmuştur.

Kadim şehirlerimiz bir yandan fizikî özelliklerini kaybederken diğer yandan geleneksel değerlerinden uzaklaşıyor. Buna paralel olarak son yıllarda şehir üzerine kitapların yayınında büyük bir artış olduğunu ve “Ömrüm Ankara” ile bu kervana sizin de katıldığınız görüyoruz. Sizi, genel anlamda şehri, özel anlamda Ankara’yı yazmaya iten şey nedir?

20. yüzyılın son çeyreğinde şehir kimlikleri ciddi bir değişime hatta sarsıntıya maruz kaldı. Bu 1950’lerden beri şehirleri zorlayan göçlerle ilgili olduğu kadar şehirli kimliğini ayakta tutan sözlü kültürün zayıflamasıyla da ilgili olmalıdır. Şehirlerimiz yüzlerce yıl boyunca farklı kimliklerini oluşturdular ve ayakta tuttular. İki komşu şehrin farklı kimlikleri onları ayırd edecek kadar barizdi. 20. Yüzyılda bu zorlaştı. Bir yandan merkezî idarenin kimlik dayatmaları, diğer taraftan radyo ve televizyon gibi kitle yayın araçları ve kısmen de öğretim sistemi ile dilin standartlaşması bu sonuçta etkin oldu. Köklü şehirlerimizin bariz kimlik unsurlarını unutmaya başladığı bir dönemde şehir kitaplarında ciddi bir artış gözleniyor. Bir taraftan araştırma inceleme kitapları, diğer taraftan edebî şehir kitapları bu kaybolan kimliği onaramasa bile bize tanıtma ve hatırlatma vazifesi görüyor.

Ankara kimlik zayiatı ile en erken karşı karşıya kalan şehrimiz. “Ankara başkent yapılmakla, kimliğinden vazgeçmeye zorlandı” bu işin ideolojik yanı. Birçok şehrimizin 1950’lerden itibaren yaşamaya başladıkları göç ve yeni nüfus unsurları Ankara’da 1920’lerden itibaren hissedildi. Şehrin 40 bin civarındaki nüfusu kısa zamanda katlanarak büyüdü. 1950’lerde 10 katına çıkmış nüfusuyla Ankara Türkiye’nin İstanbul’dan sonra en kalabalık şehri idi.

Şehir kimliklerindeki farklılığın gerçek anlamda ülkenin zenginliği olduğunu düşünüyorum. Türkiye’nin rengini bu farklı renkler oluşturuyor. Hatta bütünlüğümüze işaret olduğu kanaatindeyim. Bir ailenin fertlerinin farklı kişilik yapıları gibi bir şey. Birörneklik çok da alkışlanacak bir şey değil. Her şehir kimliği ile bütünlüğü oluşturuyor.

Ankara’nın şehir kimliklerinin tanınması açısından en fazla haksızlığa maruz kaldığı düşüncesi beni “Ömrüm Ankara” kitabını yazmaya zorladı desem yanlış olmaz.

Ankara denilince hep ideolojik bir bakış söz konusudur. “Tamam, Ankara övgüsü Cumhuriyet sonrasının vazgeçilmezlerinden, bunu biliyoruz. Fakat o bildiğimiz gerçek Ankara değil; resmî ideolojinin sanal Ankarası. “Yeni”, yani hepten köksüz; yani “mabedsiz şehir” Ankara... Asıl Ankara’ya nisbet edilmekten nefret edercesine kaçınan karşı-Ankara! Eski fotoğrafçılık tabiriyle: Ankara’nın “arab”ı, yani “negatif”i! diyorsunuz. Ömrü Ankara’da geçmiş bir yazar olarak bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Resmî ideolojinin Ankara’yı yüceltmesi aslında kendini yüceltmesi, tekebbürünü yüksek sesle ilan etmesidir. Bu “ben önemli olduğum için Ankara önemli, ben büyük olduğum için Ankara büyük, ben yoksam o yok” demekten başka bir şey değil. İdeoloji bittiğinde Ankara da sıfıra müncer olacak. Çünkü Ankara daha önceden bir hiçti ve yoktan var edilmişti!

Bu Ankara’ya yapılmış en büyük haksızlıktır. Eğer Cumhuriyet Millî Mücadele’nin fikir zemininde kurulsa idi, demokratik yönetim yapısı devam edecek, tasfiyeler yaşanmayacak yeni başkent oluşturulurken de şehir kimliği hiçe sayılmayacaktı. Fakat böyle olmadı. Ankara kimliği reddedilerek yeni Ankara oluşturuldu. Biz şimdi "gerçek Ankara nedir?" sorusunun cevabını aramalı ve bilmeliyiz. Madem ki devlet yeni bir değişim dönemine girmiştir, bunu yapmanın tam zamanı.

 

  • “Modernizmin değiştirip dönüştürdüğü kadim şehirlerimizi artık  “eski” ve “yeni” diye tanımlama gereği hissediyoruz. Bu çerçevede “eski” ve “yeni” olgusunun şehirler için bir kader olduğunu söyleyebilir miyiz?

Batı ülkeleri 19. Asırda, en fazla 20. Asrın başında şehirlerini yenilediler. Değişen teknolojilere göre yaşanır hâle getirdiler. Türkiye bunda geç kaldı. Bunun istisnalar hariç 1950’lerden sonra yapılabildiğini söyleyebiliriz. Artan nüfus baskısı kadim şehirlerimizi değişime zorladı. Kimi yüzlerce yıllık şehir unsurlarını ortadan kaldırarak şehri bulunduğu yerde yeniden kurdu, kiminde eski şehir unsurları şöyle veya böyle devam ettirerek yenilendi. Her şeye rağmen, şehirlerimizi, yüzlerce yıllık ümrana işaret eden yapılarıyla ayakta tutamadık. Bunda malzemenin de yeri ve rolü var elbette. Ahşap, kerpiç, tuğla... Bütün bunların yerini beton aldı. Ya taş? Hiç olmazsa taş yapılarıyla bilinen şehirlerimiz bu tahribata direnmeliydi, bunun da çok fazla başarılamadığını görüyoruz. Bir Mardin bütüne yakın kaldı, o da o sarp haliyle!

İşin kötüsü şehirlerimizin tarihi alanlarında en ciddi tahribatın “muhfazakâr” kimlikli belediye yönetimleri eliyle gerçekleşmesidir. Şimdi şehirlerde eskinin kıymeti takdir ediliyor, fakat iş işten geçtikten sonra! Buna rağmen tarihî şehir parçalarını koruma ve yaşatma yolunda bazı ciddi hamleler yapıldığını görüyoruz.

 

  • Kürselleşme ve modernizm şehirlerimizin binlerce yıldır süre gelen özellikleri yanında “hemşerilik” ve “yerlilik” dediğimiz aidiyet duygusunu kaybettiriyor. Bu konuda neler söylersiniz?

Hemşehrilik kavramı büyük göçlerden, nüfus haraketlerinden ötürü bir hayli kayba uğradı. Şehirlerin yerlileri azaldı. Onların hemşehrilik şuurunun şehre yeni dahil edilenlere kendiliğinden geçmesi beklenemez. Göçen hemşehriler ister istemez bir süre geldikleri şehirle, vilayetle bağlılığını sürdürecek, hemşehrilik yeni yerleşilen şehirlerde bir tutunma unsuru olacak, bir veya iki nesil sonra gelenlerse yeni şehrin hemşehrileri olacaklar ve bunlar artık dedelerinin, babalarının şehirlerini çok fazla hatırlamayacaklar. Bunun küresellikle çok fazla alâkası olmadığını düşünüyorum. Elbette şehir kimlikleri birbirine yaklaşıyor ve belirsizleşiyor. Yine de coğrafyanın, tarihin ve kültürün şehir kimliklerinin yeniden tanımlamasında rolü olacak. Bu şehirlerde yerlilikle birlikte küreselliği de hisseden insanlar yaşamaya devam edecek.

  • Dostoyevski, “Bir şehrin yerlisi olmak gidecek yeri olmaktır” diyor. Küreselleşmenin insanları birbirine benzettiği bu süreçte insanların “gidecek yeri olanlar” olacak mı acaba?

Şimdilik gidecek yeri olanlar çoğunlukta. Zamanla ne olur, bilinmez. Zamanla dedik ama, dünyanın gözü önünde gidilemeyecek, yaşanamayacak şehirler çoğalıyor. Bunlardan biri de Halep. Gerçek bir şehir. Ekonomisi, kültürü, mimarisi ve hayli kozmopolit halkı ile. Fakat şimdi yok hükmünde!

Halep tekrar var olur mu, bu ağır hasardan sonra kendine gelebilir mi? O yüzlerce yıllık renkli kültürünü sürdürebilir mi? Bu yıkıma maruz kalmadan önce Halep 50 yıllık ıslah projesine göre tedricen onarılıyordu. Acaba onarılacak bir şey kaldı mı bunca tarihî yapıdan?

  • Ankara söz konusu olunca Yahya Kemal’in o meşhur ”İstanbul’a giden yolu sevdiğinden” bahsedilir. Oysa Yahya Kemal’in Milli Mücadele’de ve Ankara’nın başkent olması noktasında yazdığı yazılara baktığımızda, Ankara’nın seçilmesinin isabetli bir karar olduğunu söyler. Bu anlamda Ankara üzerinde neden durulmaz?

Yahya Kemal'in 1920'li yıllarda, milletvekili olarak Ankara'ya gelip gittiği sıralardaki bir aforizması hâlâ çok meşhur. Tek ve İstanbul merkezli düşünmenin dayanılmaz kolaylığı bu sonucu doğuruyor. Şunu diyebilmeliyiz:  İstanbul İstanbul'dur, Ankara da Ankara! Modern dönem için düşünüyorsak, Yahya Kemal 1920'lerde Ankara'nın zor şartlarında hem de Osmanlı medeniyetinin timsal şehri İstanbul'u yücelten bir şahsiyet olarak kendine yakışanı söylüyor. Bu onun için aynı zamanda bir konfor ve hayat tarzı meselesi. Şunu düşünmemiz lâzım: Yahya Kemal bugün aynı şeyi söyler miydi? Çünkü ne İstanbul o eski, Yahya Kemal'in İstanbul'u ve ne de Ankara o Ankara.

  • Ömrüm Ankara’da iki Ankara üzerinde duruyorsunuz. Biri Ahilik ve Hacı Bayram Veli Hazretleri’nden ilhamını alan “Ruhaniyetli Ankara”, diğeri bu ruhu dışlayan Cumhuriyet Ankara’sı... Bu noktada Cumhuriyet’in ruhaniyetli ve kadim Ankara’yı yok sayarak yeni bir Ankara inşa etme çabasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Asıl mesele bu. Ankara maddesi ve mânasıyla Milli Mücadele'nin merkez şehri oldu. Hacı Bayram-ı Veli’nin şehri manevî bir hamle için doğru bir seçimdi.

Zamanına göre nüfus olarak Anadolu'nun en kalabalık şehirlerinden biri idi Ankara. O sıralar belki Bursa ve İzmir'in nüfusu Ankara'dan fazla olabilir. 10 yıl savaş yaşamış bir ülkede bir taşra şehri, her şey ona göre. Aynı zamanda 1915 büyük yangınına maruz kalmış bir şehir. Buna rağmen Milli Mücadele’nin yükünü taşıyor. Çünkü 1920’den itibaren çok sayıda gelen var siyasilerden, yöneticilerden, askerî erkândan. Bir müddet sonra yönetim merkezi olmanının gerektirdiği unsurlar da şehre katılıyor. Peki bu kadar yeni nüfus nerede barındırılıyor?

Ankara bir bağ ve bahçeler şehri… Eski şehrin etrafı bağlarla bahçelerle çevrili. Kayıtlara göre, şehrin ev mevcudundan fazla bağ evi var. Dolayısıyla çözüm kısmen bu evler devreye sokularak sağlanıyor.

Ya sonrası? Yani başkentlik resmileştikten sonra nüfus hareketlerinde artış kaçınılmaz. Aynı zamanda devlet kurumlarının binalara ihtiyacı var. O zamana kadar çoğu Abdülhamid Han zamanında yapılmış binalarla idare ediliyor.

Başkentin planlı büyümesi için yarışma açılıyor ve bir Alman mimara iş veriliyor. Jansen planı… ne kadar uygulandı? Çünkü işin içinde rant var! Buna rağmen yeni Ankara’nın yeni yönetim, ticaret ve kültür yapıları ile kurulmaya çalışıldığı görülüyor. Jansen eski şehre dokunmadan yeni bir şehir kurulmasını tavsiye etmiş. Buna geniş ölçüde uyuluyor. Fakat yeni şehir kurulurken Ankara dikkate alınan bir şehir değil. Ondan kurtulmak mümkün değil, fakat onu unutmak ve unutturmak mümkün. Bu ideolojinin konusu haline getiriliyor. Meşhur Ankara marşında “Senden yardım umar her düşen dara” mısraı var. Ankara rejimin istinatgâhı. Ayın zamanda İstanbul’a arşı yükselttiği bir sur. Eski Ankara’nın kültürel anlamda tabiî bir devamı olmayı başaran bir Başkent ne yazık ki o zaman istenmemişti, şimdi istendiğine dair bir emare de yok.

  • Kitabınızda orijinal tespitlerden biri sanırım Ankara’nın kurucu iradesini Ahiliğe bağlayarak, şehrin ulu camisinin (Arslanhane Camii) bir padişah veya paşa tarafından değil de bir ahî şeyhi olan Ahî Şerafeddin tarafından yaptırıldığını ve bu konumuyla Ankara’nın farklı olduğunu söylüyorsunuz. Buradan yola çıkarak ahiliğin Ankara’daki yeri ve tesirinden bahseder misiniz?

Ankara Anadolu’nun ortasında…Bir istikrar adası âdeta. Değişim dönemlerinde Ankara’nın rolü hep önemli. Roma’dan beri bölgenin merkez şehri. Bu Selçuklu’da da pek değişmiyor. Konya tahtında büyük hükümdar otururken Ankara’da şehzadelerden biri bulunuyor. Bunlardan en meşhurları Mes’ud ve Aleaddin. Şu bildiğimiz Anadolu Selçuklularının en büyük sultanı Alaeddin Keykubad veya “Uluğ Keykubat”. Alaeddin biraderiyle taht kavgasında askerleriyle Ankara’ya sığınıyor. Fakat kuşatmaya uzun süre dayanamıyor. Şehre zarar vermemek için teslim oluyor, Malatya’da bir kaleye hapsediliyor. İzzeddin Keykavus vefat edince Konya tahtına oturuyor. Onun şehirde belli başlı bir eseri var: Ak Köprü. Bir de adını taşıyan cami. Kale’de Alaeddin Camii Mes’ut tarafından yaptırılmış ama, ad onun olmuş. Muhtemelen onun da eli değmiştir. İşte bir fark daha: Ankara’da bir selatîn camii var!

Selçuklu’nun inkırazı ile Anadolu’da çok sayıda beylik ortaya çıkıyor. Ankara bu dönemi güçlü ahî teşkilatının idareyi yüklenmesi ile hasarsız geçiriyor. Ahiler Ankara’ya imar ediyorlar. Osmanlı Devleti’nin oluşumunda ahiliğin rolü ihmal edilemez. İsmail Hakkı Uzunçarşılı, ilk Osmanlı beylerinin ahilerin tasvibi ile tahta oturduğunu yazıyor. Ankara bu geçiş döneminde yüzünü Osmanlıya dönmüştür. Eğer Ankara Karamanlılara meyletse tarihimiz başka yazılırdı! Ahilik iktisad temelli bir kardeşleşme teşkilatı. Çalışmak, üretmek, yapmak ve paylaşmak. Helâl kazanç ve toplum yararı ahiliği özetlemek için bir başlangıç olabilir.

Doğumuz ve batımız Ankara’da karşı karşıya geliyor. Timur Bayezid mücadelesini kaybeden Osmanoğulları fetret dönemini Ankara’da aşıyorlar. Çelebi Mehmed’in hayatında bir Ankara safhası var. Fetret sonrası halkın manevi bünyesinin tahkimi Ankara merkezli bir faaliyet olarak görülebilir. Bu dönem aynı zamanda İstanbul’un fethine hazırlık mahiyetindedir.

  • Ömrüm Ankara’da iki tür şehir yazısı yer alıyor. Birincisi Sizin de kitabınıza alt başlık olarak koyduğunuz gibi “bir Ankara Şehrengizi” tarzında kaleme alınmış yazılar, diğeri ise daha çok şehircilik ve belediyecilik bağlamında eleştirel yazılar… Kitabınızın eleştirel bölümünü okuduğumda Necip Fazıl’ın “Şehir planı yaptırmışız, ne çıkar? Belediye reisinin şahsiyet planını yaptıralım. Belediye reisinde vücudu gereken ana vasıf, sanat ve estetik terbiyesidir” sözünü hatırladım. Demek ki Cumhuriyetin ilk yıllarından günümüze şehircilik bağlamında değişen pek bir şey olmadığını görüyoruz. Bu konuda neler söylersiniz?

Bir şehri sadece tarihin bir nesnesi olarak anlatmak bana göre değil. Şehrin geçmişi elbette önemli ve Ankara sözkonusu olduğunda bilinmeyen, hatta bilinmek istenmeyen bir geçmiş var ortada. Bu geçmişi öyle tarihçi gibi değil, tarkipçi bir nazarla görmek istedim. Ankara neydi, ne oldu. Onun değerleri, büyükleri, tarih içindeki sıradan olmayan rolü en iyi Ömrüm Ankara’da çizilmiştir. Mesela Ankara’nın İstanbul’un fethinde oynadığı ihmal edilemeyecek rolün daha önce hiç bir metinde yer aldığını görmedim. Şehrin geçmişini anlatırken amacımız sadece tasvir değil, bugüne bir şeyler söylemek. Ya bugün? Bugün Ankara ne âlemde. Ankara çeyrek asırdır bir “tek adam” tarafından yönetiliyor. Ve Ankara kimliği bu dönemde en fazla zayiata maruz kaldı. Şehir barbarca müdahalelere daha önce de maruz bırakılmıştı, fakat hiçbiri bugün olanlarla kıyaslanamaz.

Son sözümüzü yarın için söylemek durumundayız, Ömrüm Ankara’da bunu yapmaya çalıştık. Yoksa bunca zahmet ve emek boşa giderdi.

 

Bu haber toplam 1670 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim